Samira’nın Sam Vuruğu Gözleri

02 Eylül 2009

Samira’nın Sam Vuruğu Gözleri

-1

Sürüyüp saçlarından düşlerimi hayata
Döşte tufan koparan bir aşka yor istedim
Kavimler geldi göçtü aklımın kıracından
Otağlar sökülüyor,
Sarsılıyor ehramlar
Korkuyor
Yongalarımdan yarattığım adamlar

Arraflar, fincan okuyucuları
Çöl kahinleri gayba saf tutmuş gece
Gelip geçen katarlar yaramı efsunluyor
Aklımı kusacakken azap gününden önce
Samira’nın sam vuruğu gözleri
Önüme dökülüyor.

Yılanlar raksediyor gözlerinde samira
Ellerin firavnlara müşfik ve rahim
Ne Musa geçer Nil’den
Ne zehir uçar dilden
Sen kıvrım kıvrım oynaşırken samira
Yılanların tıs tısları beni boğar bilirim..

Teninde fravnlardan kalma günah izleri
Yılanların dansından çentik çentik kıvrımlar
Samira sen mi tuttun Musa’yı yakasından
Ilgımlar boşaltıyor göğe uçkun ellerin
Hiç mi yok nasibin meryemin duasından
Ehramları süslüyor kahkahaçiçeklerin…

Akrepler beslenirdi tortularımdan
Ben ıslandıkça kokan bir yağmur ölüsüydüm
Gövdem azizlerden dökülen cüruflarla kapanmış
Su görünce boğulan bedevi köylüsüydüm
Suyu terden tanırım, teri korkularımdan
Yok bende
Yok öyle bir güzellik nehirlerde yıkanmış…

-2

Koca bir kum saatidir akıp gidiyor Sahra
Sarıdır kum akıyor, zehir-zakkum akıyor
Eksibe gölgesidir Samira’nın düş yeri
Sam yeli tırpan gibi dolanır saçlarına
Kavlanmış yüreğini sahra’da kum yakıyor.

Kum fırtınası
Kahır kumkuması Samira,
Su sanıp soyunduğu ılgımlara aldanmış
Taunlu nefeslerle kapatmış ikbalini
Fal oklarından çıkan her yalana inanmış,
Koca bir kum saati devrilmiş gibi sahra
Ve Samira,
Gözleri kumda pişmiş yılan gibi bakıyor.

-Sırmalı bürdesiyle bir mezopotamyalı
Samira’yı kum falında raksederken görürmüş
Çöllere revan olup Sasani’li yiğitler
Kisra’dan Samira’ya haberler götürürmüş
Rakkaseler taş kesmiş, kahkahalar mumyalı
Firavnlar mumyalanmış, pis kokuyor lahitler.

Melikeler kahrolmuş kasırlarda matem var
Samira’nın gözlerinde umarsız bir sitem var
Hüdhüd kuşları artık gelmiyor ötelerden
Samira,
Sam vuruğu göğsüne zehir za’feran sürmüş-

Samira’nın o sahir gözlerinde
Kisralara diz çöktüren izzet ve haya
Kavimler, kabileler han-u manlar dağılmış
Otağlar sökülüyor
Kırılıyor kervanlar
sarsılıyor Samira’nın süslediği ehramlar.
Bir vahaya dönecek artık mezopotamya…

Serin bir çöl rüzgarı bedir vaktinde gece
Samira’nın kafur kokan göğsünde vurunuyor
Mavera yolcuları geldi geçti Samira
Yar göğsümü gel artık ciğerimin üstüne
Bin duayla çevirdiğin fincanın okunuyor.

-3

Gel buzul düşlerimi çöz uçkun nefesinle
Çöl ayazında kaldım, gel döşte yan Samira

Çıngıraklı yılanlar susmuş sesin geliyor
Esrik bir hurma dalı elemin besteliyor
Ağzının boşluğundan bir hilal yükseliyor

Hilal bir orak gibi bileniyor sesinle
Gönenmiş börtü-böcek mey kokan nefesinle

Andolsun ki Samira, çölde ikimiz kaldık
Seril boylu boyuncu kumda üryan Samira

Allah, kitap, peygamber ve melekler üstüne
Tutunduğun yıldızlar, mavi gökler üstüne
Ger göğsünü Samira göğsümün ser üstüne

Otağımız devrildi yersiz bürdesiz kaldık
Yırt haya perdesini çölde ikimiz kaldık..

Mehmet Sait Yakut

Kokmuş Suların Sarnıcı

02 Eylül 2009

MSY3Kokmuş Suların Sarnıcı

Farkına varılmamış bir ağaç gibi büyüdüm
Benim ilm-u haberim yok kimsenin kaydında
doğduğumu bilen yok ki kayda geçsin öldüğüm
bugün benim doğum günüm,
bugün benim doğum günüm,
şimdi nasıl kurulur devrik hayat tümcesi
nasıl varılır artık döne döne en başa
bu mu hayat dedikleri öle öle gördüğüm

Çıplak bir isimle kaldım hüviyetimde
ne edat kaldı ne bağlaç ismime ulanacak
bir şeyler,
yada yok birileri benimle anılacak
ölürsem kendime gömüleceğim
mezarlar açılacak siluetimde
ödenmiş insanlık borçlarım
kösnümüş dullar
ve ilençli Bakirelerin diş izleri etimde.

Aklımı çelmeleyen paranoya
susturdukça acı bir şeylere kurulan çalar saat
intihar provaları,
ayartılmış düşlerin çıldırısı
vesaire,
yüreğimi çırnaklayan bu münzevi isyan
karınca yuvasına çekilmiş cesedimin
miligramlarla yok oluşunu gösteriyor şimdi.
ve böyle sürüyor hayat…
sürüyor üstüme üstüme…

kısacası kokmuş suların sarnıcıyım
ne bir testiye doldum, ne bir kuşu suladım
bir yer bile olamadım namusun mahremine
artık
kavminin zulmünden kaçan bir adam
Sığınıp bende inzivaya durur mu bilmem
bir vahiy bekler mi cezbeyle malul
ve bir vahiyle döner mi kavmine

Mehmet Sait Yakut

Teodora Doni (Fırtına Adam)

13 Temmuz 2009

Fırtına Adam
Teodora Doni
13.07.2009 – 11:51


“…
şimdi paramparça can
işte bir kez daha doldu vakit
fırtına dindi ve gittin
açıldı kapı
kırıldı kilit
şimdi bütün kederler üryan
ey arkadaşım Sait
…”

Sıtkı Caney”in “Ey Arkadaşım Sait” şiirinden

Benim için kendisi hakkında yazmak çok zor. Bu dünyadan ansızın gitti ve arkasında o kadar çok kederli insan bıraktı ki. Tanıyanlar, onu ne çok sevdiklerini gidişiyle asıl anlamışlardı sanki.  Muhtemelen hayatta iken o da bunu hiç fark edemedi. Timeturk okuyucuları eminim ki onu hiç unutmadılar, unutmayacaklar.

Kimden bahsediyorum biliyor musunuz Mehmet Sait Yakut’tan. O gittiğinden beri onu hatırlamadığım bir tek gün yok. Paylaşım sitelerinden birinde M. Sait Yakut’un kardeşleri de var ve onu unuturmamak adına çok çaba harcıyorlar. Allah hepimize böyle kardeş nasip etsin, vefalı ve böyle büyük bir acıya dayanıklı.

Şimdi ben de M. Sait Yakut’un yazdığı Timeturk’te yazıyorum ama Sait artık yazmıyor. Bu benim için çok farklı, çok garip, hüzün dolu bir duygu. ilk günden beri hep kendi kendime diyorum; keşke Sait hayatta olsaydı şimdi burada yine yazsaydı ve benim yazılarımı da eleştirseydi. Yorumlarıyla, eleştirileriyle herhalde beni çok hırpalardı.

Çok güzel hızlı bir kalemi vardı. Kendisi gibi heyecanlı ve yeri gelince çok agresif.

Çok fazla zaman geçmiş değil, büyük tartışmalara neden olan şu “mayın temizleme” konusunda Sait sağ olsaydı da yazsaydı ne yazardı diye çok merak ediyorum. Eminim ki hiç yazılamayan ve çoğu insanın gözünden kaçan ve bizim hiç dikkat etmediğimiz o kadar çok ayrıntı verirdi ki. Mayınlar sınırda ve Sait’in memleketi Şanlıurfa da o sınır şehirlerinden biri, Suruç ilçesi de öyle. Sait o topraklarda büyüdü ve o mayınlarla ilgili öyle sağlam, öyle pervasız bir yazı yazardı ki.

Ki konu ne olursa olsun benim tanıdığım Sait doğru bildiğini, inandığını sonuna kadar savunurdu, sonuç ne olursa olsun. Sonuç derken herkes anlamıştır sanırım ne demek istediğimi.

Mayın temizleme konusu hakkında yazanları,  halk değil ama “Ankara “ nerede ise vatan haini ilan edecekti. En başta da M. Sait Yakut’un yakın dostu olan Hakan Albayrak ‘ı.

Hakan Albayrak’tan söz açmışken anmadan geçemeyeceğim: Sait için vefatının ardından bir yazı kaleme almıştı. Gazetesindeki köşesinde yayınlanmıştı. Belki de yazı çok aceleye getirilmişti de o yüzden olabilir ne alıştığımız Hakan Albayrak yazılarından biri gibiydi, ne de Sait’i anlatabilen bir yazıydı.  Biraz soğuk bir üslup vardı sanki. Yakın bir dostu son yolculuğuna uğurlarken daha sıcak daha dolu dolu bir yazı olabilirdi.

İnşallah Hakan Albayrak bana kırılmaz, Sait’le aralarındaki sıkı ve yakın dostluğu bilenler, o yazısını okuduklarında içten ve güçlü Hakan Albayrak kalemini orada tam anlamıyla göremediler diye düşünüyorum.

Neyse, Hakan Albayrak cezaevindeyken onu en çok ziyaret eden M. Sait Yakut’tu. Hatta neredeyse Sait de ceza evinde onunla birlikte yattı sayılır. Çünkü altı ay boyunca zamanının çoğu cezaevi yolunda geçiyordu.

Hakan Albayrak’ı ziyaret etmek isteyen birçok insan Sait’i arardı, çünkü yolu, yordamı en iyi kendisi öğrenmişti. Rehberlik yapmanın yanında aracı olmayanlar için de araç temin ediyordu. Hakan Albayrak’ın yazdığı gibi çok sık bir araya geliyorlardı.

M. Sait Yakut hakkında,  Salih Tuna çok güzel bir yazı kaleme aldı. Sait tam da onun anlattığı gibi biriydi.

Yazının başlığı Kayıtlara geçsin işte! ve şöyle diyordu:

“Bir entelektüel bu kadar yakışıklı olur mu, dedirtecek kadar yakışıklıydı. Kelimeleri mitralyöz gibi kullanıyordu. Bu delifişek çocuk nerden buluyordu bu kadar kelimeyi? Hem muzip, hem samimi… Hem zeki, hem delişmen… Hem öfkesiz “fikirleri” yerden yere vuran bir muharrir, hem romantik fikirlere anlam katan bir şair”.

Televizyonlarda gazetelerde vs. o kadar çok trafik kazası haberi veriliyor ki, insan kendi canı yanmayınca artık bu kazaları da sadece sıradan birer haber olarak algılıyor. Bu Trafik Canavarı’na bir türlü dur diyemiyoruz. Çok acı bir durum daha var. M. Sait Yakut un ölümüne neden olan yol kazadan bir hafta sonra kapatıldı ve otoban açıldı. Daha sonra öğrendik ki kazanın olduğu yerde, daha önce çok sayıda kaza olmuş ve çok insan hayatını kaybetmiş. Bu insanlardan biri de M. Sait Yakut oldu ve o yolda, o yerde sanırım son ölüm.

Sık sık Sait için açılan internet sayfasını ziyaret ediyorum. Ailesi akrabaları, dostları, arkadaşları ve okuyucularının yazdıklarını okuyorum. Yazılanlarla, paylaşılan anılarla, ayrılık ve özlem acısı biraz olsun dinmiştir diye düşünüyorum ve Sait unutulmadığı, unutulmayacağı, hep böyle dualarla anılacağı için rabbime şükrediyorum.

Kaza olduğu gün bana akşamüstü haber verildi, M. Sait Yakut’un eşine haber verilmeliydi ama cesaret eden yok. En sonunda bir iki arkadaş daha cesaretli oldu ve hem haber verdiler hem de Sevda hanımı çocuklarıyla beraber Urfa’ya götürdüler.

Sait’in cenazesini hastaneden alma görevi babasına düştü. Allah hiç bir anne ve babaya böyle acı bir görev nasip etmesin. Rabim öyle bir kuvvet verdi ki yöresinde çok sevilen âlim babasına, herkes onu teselli edeceğine, oğlunun bütün dostlarını o teselli etti. Bir insan bu kadar mı imanlı olur, bu kadar mı Rabbini sever ve O’ndan geldiğimize ve O’na döneceğimize inanır.

Sait de hayatını tam böyle bir babanın oğlu gibi yaşadı ve hiçbir zaman “O’ndan geldiğimizi ve O’na döneceğimizi” unutmadı. Zaten yakından tanımanıza gerek yok bunu anlamak için. Bütün şiirlerinden ve yazılarından fark edebilirsiniz, ne hayattan korkardı ne de ölümden.

Ben ilk duyduğumda M. Sait Yakut’un vefatını, kızmıştım. Çok saçma bir duygu ama birkaç gün sürdü ona kızgınlığım. Sevda’sını bıraktığı için, dünya tatlısı çocukları Hiram ve Sena’yı bıraktığı için. Sena’ya söz verdiği bebeği getirmeden kendisi gittiği için. Bütün ailesini ve destek verdiği bütün gençleri yüzüstü bıraktığı için. Sıtkı Caney kardeşsiz kaldığı için. İnanın ki bu kızgınlık yüzünden onun hakkındaki anılarımı unutmuş gibi oldum.

Bir sabah uyandım, kızımın odasını temizliyordum, elbise dolabına bir şey asmak isterken askılardan birinde bir kıyafet dikkatimi çekti. Kızıma artık olmuyordu ama orada duruyordu. Çıkarttım baktım, meğer Sait amcasının aldığı bir kıyafet ve hala duruyordu. Çok kötü oldum, bende adeta bir şok etkisi yaptı ama kısa bir süre sonra bir sürü anı aklıma geldi onunla ilgili. Kızgınlığım geçti,  hatta o vefat ettiğinden beri o gün galiba ilk defa gülümsedim. Mutfağa gittim, gözüme çok karışık geldi ama çok komik, yine Sait aklıma geldi.

Galiba bir başka yazımda yazmıştım, benim evime birkaç kişi aynı anda gelirse kafam karışıyor diye. İşte böyle bir günde evimize bir kaç tane arkadaş gelmişti, içlerinde Sait de vardı. Yemekten sonra bütün misafirler sabırsızlanıyordu çay için ve oğlum durmuyordu, daha bebekti o zamanlar. Bir kolumda bebek vardı diğer kolumla çay vermeye çalışıyordum misafirlere. Bir yandan da mutfağı toparlamaya çalışıyordum. Bebek kimsede durmadığı için benim yanımdaydı ve hiç fark etmemiştim ki Sait geldi mutfağa ve bana: Sen git otur, dinlen biraz ben toparlarım mutfağı, dedi. İnanın ki ilk anda bana şaka yaptığını sandım. Çünkü beni kızdırmayı çok severdi ama baktım ki ciddi ve her zamanki gibi ben ondan daha inatçı çıktım.

Sait sıkılırdı, diğer beyler gibi her şeyin önüne gelmesinden hoşlanan biri değildi, illa ki girecek mutfağa, bir şeylere yardım edecek. Çok güzel yemek yapardı ve arkadaşlarına yedirmekten büyük zevk alırdı.

Çok çabuk kırılıyordu bazen tam bir çocuk gibi davranıyordu. Diğerlerine bilmem ama bize, Sıtkı abisine çok sık küserdi. Bir bakıyorduk ki Çin’den arıyordu, bir bakıyorduk ki Yunanistan’dan arıyordu. Hep: Ağabey keşke sen de burada olsaydın, şimdi beraber çay içerdik, şiir okurduk, diyordu. Bir telefonuna cevap vermedi mi bir kaç gün küs kalırdı, çünkü o anda Sıtkı abisi ile mutluluğunu veya üzüntüsünü paylaşamamış diye.

Yazımın başlarında da dedim ya: Çok güzel, hızlı bir kalemi vardı. Kendisi gibi heyecanlı ve yeri gelince çok agresif.

Hiç kimse kimsenin yerini dolduramaz biliyorum, ama bir kaç gün önce M. Sait Yakut’un kardeşi Halil Yakut’un bir yerel internet gazetesinde yazısına rastladım, Halil Yakut aynı zamanda şiir de yazıyor.

Yazılarından ve şiirlerinden gördüğüm kadarıyla Halil Yakut,  bu alanda ağabeyinden hiç de geri kalmayacak gibi.

M. Sait Yakut’un aramızdan ayrılmasıyla yazı dünyası önemli bir kalemini kaybetti, daha çok yazacakları vardı. Ancak buna karşın Halil Yakut da inşallah tesellimiz olur ve yazı dünyası yeni bir kalem kazanır.

Ben hep çalakalem yazıyorum ama bu yazı çok daha fazla çalakalem oldu galiba, kırık, dökük ve savruk. Zaten en başta dedim: Benim için Mehmet Sait Yakut hakkında yazmak çok zor.  Ama bütün zorluğuna rağmen yazabildiğim kadarıyla yazmak istiyordum ve bu kadar yazabildim.

Ben sadece duygularımı paylaşmak istedim burada, onu yazılarıyla şiirleriyle çok iyi tanıyan siz Timeturk okuyucularıyla.

Tabii ki benim bu yazdıklarımla tanıyacak değilsiniz “hüznün ve isyanın o çılgın yazarını, derviş ve devrimci o yürekli şairi.”

Evet böyle demişlerdi arkadaşları vefatının ardından gazeteye verdikleri ilanda hatırladığım kadarıyla: “Hüzün ve isyan yazarı, derviş ve devrimci şair Mehmet Sait Yakut’u çok özlüyoruz. Onu hiç unutmayacağız.”

Çok deli dolu biriydi. Yerinde duramazdı. Sanki hayatın bütün rüzgârlarını toplar, önüne katar, sürüklerdi. Güçlü bir fırtına gibiydi.

“Adam”dı en önemlisi ve insandı sonuçta hepimiz gibi, hataları ile sevapları ile geldi, gitti.

Allah rahmet eylesin, mekânı cennet olsun.

Gitti ve Sıtkı Caney’in onun için yazdığı şiirde dediği gibi:

“Fırtına dindi”

Hüseyin Öğretici

27 Haziran 2009

Hüseyin Öğretici
27 Haziran 2009, 14:33
Mehmet Sait Yakut”un Trafik kazası sonucu yaşamını kaybettiğini yeni öğrendim.Gerçekten çok düzgün bir insandı.Allah rahmet eylesin.ailesine başsağlığı diliyorum.Mehmet Sait Yakut,benim memleketten arkadaşımdı ve gerçekten çok çok düzgün bir insandı…Çok üzüldüm.

Mehmet Lütfü Özdemir (Ve şairlerin ölümlerini önceden yazdığına da şahit oldum.)

05 Nisan 2009

05.04.2009
Ve şairlerin ölümlerini önceden yazdığına da şahit oldum. Sonsuzluğun sahibine kavuşmadan önce yazdıkları ile beni kendilerine bir kez daha hayran bıraktılar.

Geçtiğimiz aylarda elim bir trafik kazasında kaybettiğim canım ağabeyim Mehmet Sait Yakut’un kaleme aldığı bir şiiri.

Ne Var ki Ölmüşüm

… ve katarlar geçiyor uzaklardan
görebildiğim
götürdüğü ne varsa benden başka
klaksonlar, siren sesleri sonra
izlediğim levhalardan
vardığım yere baktım
ne var ki ölmüşüm oracıkta…

Mehmet Sait Yakut

Evet. Hayat, ölmektir. Ölmeden önce ölünüz..

Lâ ilâhe illallah..
Lâ ilâhe illallah..

Mehmet Lütfü Özdemir

Ahmet Yakut

09 Mart 2009

Ahmet Yakut
09 Mart 2009, 22:57
bende seni göremedim ama acın kaldı Allah rahmet eylesin mekanın cennet olsun amcaoğlu geride kalanlara allahtan sabır versin.

Yusuf Ateş

09 Mart 2009

Yusuf Ateş
09 Mart 2009, 00:33
Vay Sait dayım vay. Ahiret inancımız olmasa, buluşmalara inanmasak, ölümün hayatımızı alt üst ederdi. Ancak ölümün beni Allah’a iyice yaklaştırdı, inşallah sana bundan ecir vardır. Bizleri müslümanlardan kılan Allah’a hamdolsun…

Fâtıma Zehra Merinos (Mürekkebi Kan Tutarak Gitti: Mehmet Sait Yakut)

03 Mart 2009

Mürekkebi Kan Tutarak Gitti: Mehmet Sait Yakut

Farkına varılmamış bir ağaç gibi büyüdüm
Benim ilm-u haberim yok kimsenin kaydında
Doğduğumu bilen yok ki kayda geçsin öldüğüm
Bugün benim doğum günüm,
Bugün benim doğum günüm,
Şimdi nasıl kurulur devrik hayat tümcesi
Nasıl varılır artık döne döne en başa
Bu mu hayat dedikleri öle öle gördüğüm

Mehmet Sait Yakut

Zulasında ayrılık yazan tarihçenin alnına, vuslat mührünün vakti geldi demek. Peş peşe virgüllerle daralan dünyaya umdelerini saydı ve mürekkebi kan tutarak gitti. Kaza okuna ısmarladı daha söylenecek birçok şiiri. Şair ki; adı Mehmet Sait Yakut… Nahak yere yara kazan âleme, namert duruşu olamazdı. Tuz ve barut, acılarını yağarken ağız yoran harflerle sustu ve haykırdı yalaz içre, “Ölürsem kendime gömüleceğim.”

Göğe ağan menevişli düşlerinde ve girdaptaki düşüncelerinde “İslâm Kardeşliği”ni ana sütü bilen bir yürekle tanışıyoruz onun satırlarında sayfa çevirdikçe. Doğudan cihanı kendisine ram eden bir ışığın sergüzeştini dinliyoruz, doludizgin atlılarla nam salan kadim hüviyete.   “Ey isyanın en delisi / İşte meydan / İşte sırat,” dediğinde, ümmet toprağında can yineliyoruz. Beyin koridorlarında tutuşmuş fikirlerle karşılaşıyoruz. Anlatacakları, cenderelere sıkışmış ahrazlara değil; hürriyet savaşçısı mihverinde şerareler parlayan nesilleredir. İnancı gereği insan ayırt etmeyen, göğüs çeperinde volkanik ağrılar büyüten şair, serapa duaların zikriyle öteler meclisine gitmiştir.

Hüzün zindana sığmaz, çöl sıcağı kaldırmaz olursa; kenetlenen bilinçlerde tüm kayıtların gözden ve gönülden tekrar geçirilmesi elzemdir. Hayra talip insanoğlu, şerri reddederken, onun gibi; “arşa asılı sesiyle” hücrelerinden feveran ederek, “İnkâr ile başlar hakikat.(…)“Lâ” dır, bir hakikate varışın sırrını içinde tutan reddediş lâfzı. Onun için “Lâ” ile başlar iman”diyecektir.

Koyuca geçişlerin patikalarında, dalga kırılmalarından varılası yere tutunur şair. “Adam ve Ebuzeran”da secdededir.

“Ey bütün zamanların çıldırtan gözyaşları
Şimdi bir tek damlanla tufandır yüreğimiz
Şimdi kıyam
Şimdi aşk
Şimdi secdedeyiz

Şimdi sonsuz sabah öncesi bu son akşamda
Kar yağar yağar kan akar akar yeni bir bahar olur
Mekke’de Kudüs’te Bağdat’ta Şam’da
Aşk bir gün her yerde iktidar olur
Yeniden buluşuruz Mescidiaksa’da Beytülharam’da
Yetime yoksula iman yine yâr olur
Hayat var ey Ebuzeran hak için intikamda

Vur karanlığa şimdi Allah için vur”

Ses ister, ayetle yıkanmış kahramanlardan. Onun öyküsü Dicle ve Fırat’tan akmaya başlar. İsyan ve intikam yontar kalemini.

“Oruç Tutan Bir Şehir”de “âbid güvercinler” uçuşur. Urfa’yı onun has lehçesinden okumak, şehrin burgacına yeniden giriş olmuştur. “Mücadelenin ilmi”olan “Adının sahibi” ile konuşur.

“Kürt bakışlı, kaftanı kefen bezi, ak poşusu namus, gözleri kartal bu adam “kim?” diyorum.“Ben” diyor, “Bu topraklardan naşı sürgün edilmiş hakka mülteci bir kulum” “Ben” diyor, “göze nur kalbe şuur veren bir davanın neferiyim, ben adının sahibi Saidim, Said-i Nursi” Devriliyor müstahkem nizamı içimdeki putların. Bin kez ölüyorum, tek başıma, bir toplu mezar olup kendime gömülüyorum…”

Bir yürek ki, çekilir suyun karadan çekilmesi gibi. “Gözleri revnak, alnı apak ve yüzünde ağrı kesici bir tebessüm olan kaç adam tanıdık ki hayatımızda.” Denizlerini yaran vahyin inziva gülüne adar görüş kabiliyetini. Kahırdan bükülen ve yorulan, dahası gamla yoğrulan efkârını “tehir edilmiş bir aşk”a salar. Yürüyüp gitmektir ana fikri ve çağırır abisini, “Kurtuba tepesinden seyredelim akşam güneşini.”

Boğaza düğüm, gırtlağa tıkanış, zamana susuş olur onun gidişi. Şair-Yazar Mehmet Sait Yakut bu âleme gözlerini, Azerî şair Bahtiyar Vahapzâde’den üç gün sonra yumar. “Yürü Gidelim Abi…” makalesini kendilerine takdim ettiği Abdülaziz Tantik, “Mavi Gözlü Dev Adam Sait Yakut İçin” söker kalemini ciğeri gibi ve der ki: “İnsan bir dostunun yürek burkan haberini aldığı zaman dünya dönüyor sanıyor. Hâlbuki dönen kendisi, yüreğin nasıl ezildiğini öğrenmenin acı faturası bu… Anlamsızlığa karışan duyguların bir an kendisini kaybediyor. Hz. Ömer’in Hz. Peygamberin ölümü üzerine ‘Kim Muhammed öldü derse ben de onun kafasını uçururum’ demesini anlaşılır kılan şey; bir dostun ölüm haberi olsa gerek! Bir dost, bir kardeş kaybettik. İnsanlar ise çok güçlü bir kalemi kaybettiler…”

Üst üste gelen ölümler, bizi dürtüyor kalbimizden. Yaşların dizildiği hevenkler hazır edilip, öteler için uyarı sinyalleri yanıyor ve parlıyor sürekli. Adanmış ruhun kavi iz’anı, yâr misali bilip imanını, amel-i sâlihîn’e sarılıyor. Faraza kesilse umudunun ipi, kaysa yıldız ahengi; dua meş’alesinden kehkeşânı nurlandıran çizelgesi ömrüne okunuyor.

Şimdi yanık ezanların ses verdiği gecede duadayız! Rahmet, vefa burcunda can kaydediyor. Onun mısralarıyla sona gelirken bağış ve merhamet istiyoruz Rabbimiz’den. Geriye payımıza sükût kalıyor.

/Şad ola ruhun ey şair!

“Durun selâma durun bu son ordudur
Ey şehâdet ey iftar vakti sonsuzluk orucunun
“innâ lillâhi ve innâ ileyhi râciun”
Fâtıma Zehra Merinos

MEHMET AYCI (’Burnumuz aşktan kanasın illa kan akacaksa’)

28 Şubat 2009

‘Burnumuz aşktan kanasın illa kan akacaksa’
Mehmet Aycı 28 Şubat 2009
16 Şubat akşam saat 22 gibi Harput Kıraathanesine uğradım. Günün yorgunluğunu birkaç dost yüzü görür silerim, kim çıkarsa bahtıma düşüncesiyle… Sevgili Turan Kandemir, Hamza, Volkan, masaya oturduk, garson Cemal Temiz suyumu getirdi, sonra, Mehmet Bey, hani buraya gelen Sait var ya, arkadaşınız, e, dedim merakla, trafik kazası geçirdi, hayatını kaybetti… İçimde acı bir burkulma ve titreme! Ayrıntı için Yusuf Ziya Yağmur’u aradım, Ulukışla’da geçirdiği trafik kazasında hayatını kaybetmiş, yanında arkadaşlarımız var dedi Yusuf Bey, Adana’ya morga kaldırıyorlar… Cenazesi’nin Urfa’dan kalkacağını söyledi sonra…

Bu hikaye… Bu hikayenin haber alma kısmı. Önemi de değil aslında… Duyduğumda ruhumdaki üşümenin, bedenimdeki soğuk ürpermenin ve gözlerimdeki derin buğunun da önemi yok… İlk tepki olarak, eşine haber verildi mi cümlesinin de… Sait öldü… Tam adıyla Mehmet Sait Yakut öldü. Dün Şanlıurfa’da öğle namazını müteakip toprağa verildi. İyi biliriz… Tuz ekmek hakkını, gülümseme hakkını, oynadığımız tavla hakkını, gördüğümüz huzurlu, istikrarlı imparator genişliğinde büyük Türkiye hakkını helal ederiz… Bütün haklarımızı helal ederiz.

O akşam birkaç arkadaşı arayıp haber verdim. Ercan Şen’i, Mustafa Şahin’i, başkalarını… Biraz acıyı paylaşma dürtüsüyle olsa gerek. Bu yazı da, omzumdaki acıdan tahtaya bir çizik çekmek gibi bir şey…

Sait’i nasıl tanıdım, bunu bilmiyorum. Bildiğim, tanışıklığımın ta 94’e, 15 yıl önceye kadar gittiği… Tamamen kendiliğinden oluşan, sanat, edebiyat, din ve sosyal gelişmeler çerçevesinde düzeyli, saygılı bir diyalog… Yanında yürürken, yahu, böyle yakışıklı bir adamın yanında yürüyünce insan kendisini elbette çirkin hisseder diyecek kadar yakışıklı… Konuşunca, ı’larınız, tutukluklarınız, kekemelikleriniz ele verir sizi… Alabildiğine düzgün bir Türkçe, alabildiğine berrak bir zihin, alabildiğine güçlü bir muhakeme… Sait, o, hepimizin kardeşi… Huzurlu bir aile babası… Tanrı eşine, kızına, oğluna, sevgili Hakan Albayrak’ın dediği gibi bize de sabırlar versin…

Bir akşam yemeğinde ailecek konuğu olmuştuk yıllar önce. Sona Modern Pentatlon Federasyonu başkanı oldu. Bir internet sitesinde yazılar yazdı. Hicivleriyle, kayda geçmeyen yazılarıyla, kayıtlı tebessümüyle yanı başımızdaydı… Bir dostu çıkar, yazılarını ve şiirlerini toplayıp kitaba dönüştürürse, Allah’ım, neler söylüyorum, bağışla…

Evet, Sait öldü… Doğunun bu yürekli, bu güler yüzlü, bu yakışıklı çocuğu bir yolcuktan son yolculuğuna uğurlandı. Onun riyasız kibirsiz hüngür hüngür ağladığını gören bir kardeşi, bir ağabeyi olarak yüreğindeki merhamete tanığım… Kendisi zaten bir gülümseme heykeli olarak dolaştı aramızda…

“Şair-Yazar M. Sait Yakut vefat etti. 1973 doğumlu olan Yakut, Ankara’dan Mersin’e giderken yolda kaza yaptı. M. Sait Yakut, Niğde’nin Ulukışla ilçesi Köşkönü mevkiinde bir kamyona çarpması sonucu vefat etti. Memleketi Şanlıurfa’ya götürülen M. Sait Yakut’un bugün öğle namazının ardından Suruç’ta 2 bine yakın seveninin ve onlarca sivil toplum örgütünün katıldığı Merkez Kabristanlığı’na defnedildi.” Bir gazete haberidir. O kabristana gömülenin nasıl bir delikanlı olduğunu dostlarına sormalı… Dünya tenhalaşıyor, ıssızlaşıyor, annesizleşiyor böylesi ölümlerde…
“Burnumuz aşktan kanasın illa kan akacaksa. Namusu varsa kalbimizden vursun, biri bizi vuracaksa” diyen Mehmet Sait Yakut’un çok özleyeceğiz.

“Kokmuş Suların Sarnıcı” şiiri bizimle:

“Farkına varılmamış bir ağaç gibi büyüdüm
benim ilmühaberim yok kimsenin kaydında
doğduğumu bilen yok ki kayda geçsin öldüğüm
bugün benim doğum günüm,
bugün benim doğum günüm,
şimdi nasıl kurulur devrik hayat tümcesi
nasıl varılır artık döne döne en başa
bu mu hayat dedikleri öle öle gördüğüm

Çıplak bir isimle kaldım hüviyetimde
ne edat kaldı ne bağlaç ismime ulanacak
bir şeyler,
ya da yok birileri benimle anılacak
ölürsem kendime gömüleceğim
mezarlar açılacak siluetimde
ödenmiş insanlık borçlarım
kösnümüş dullar
ve ilençli bakirelerin diş izleri etimde.

Aklımı çelmeleyen paranoya
susturdukça acı bir şeylere kurulan çalar saat
intihar provaları,
ayartılmış düşlerin çıldırısı
vesaire,
yüreğimi cırnaklayan bu münzevi isyan
karınca yuvasına çekilmiş cesedimin
miligramlarla yok oluşunu gösteriyor şimdi.
ve böyle sürüyor hayat…
sürüyor üstüme üstüme…

Kısacası kokmuş suların sarnıcıyım
ne bir testiye doldum, ne bir kuşu suladım
bir yer bile olamadım namusun mahremine
artık
kavminin zulmünden kaçan bir adam
Sığınıp bende inzivaya durur mu bilmem
bir vahiy bekler mi cezbeyle malul
ve bir vahiyle döner mi kavmine”

M.Sait Yakut

Seher Aydın (Gidenlerin boşluğunda kalan dünya)

26 Şubat 2009

Seher Aydın
Gidenlerin boşluğunda kalan dünya
26 Şubat 2009

….
İleriye dönük ideallerimiz, hedeflerimiz, plan projelerimiz hiç bitmiyor. Bazen sınırlı bir ömrümüz olduğunu bile unutuyoruz. Randevularımızı azraili hiç hesaba katmadan peşi sıra veriyoruz. Ve sonra; ya 1973 doğumlu idealist, savaşçı M. Sait Yakut gibi ani bir trafik kazasına, Ya taşlara ruh üfleyen Düşünür Sanatçı Mimar Turgut Cansever gibi elim bir hastalığa ya hastanede yoğun bakımda Nuri Baş hoca gibi yaşam kalım savaşına ya da bir diğeri gibi davetsiz bir azrailin misafirliğine mazhar kalıyoruz.

Eşimle birlikte ziyaret edip hayır dualarını ve imzalı kitaplarını aldığımız Nuri Baş Hocam’ın gönüllere hitap eden ayrı bir hitabeti vardı. Yumuşak ve müşfik sohbetiyle insana huzur ve aynı zamanda derin tecrübelerinden inciler saçardı.

En son eşinin vefat etmesiyle çok yalnız kaldığından ve hayat arkadaşının ehemmiyetinden anlatmıştı. Ve eklemişti; “Evlerin süsü eşlerdir, birbirinizin değerlerini iyi bilin” diye.

Ardından yazılarını Tıme Turk’de takip ettiğim 1973 doğumlu olan M. Sait Yakut beyin trafik kazasını okudum net haberlerinde. Ankara’dan Mersin’e giderken Niğde’nin Ulukışla ilçesi Köşkönü mevkiinde bir kamyona çarpması sonucu vefat etmişti…

Sitem dolu, direniş dolu aksiyon dolu yazılarından anlıyorduk ne kadar idealist, ne kadar çevik bir yüreğe sahip olduğunu.

Ve ardından mırıldanıyorduk; ümmetin böyle dinamik insanlara ihtiyacı olduğunu…

En son “Yürü gidelim abi” isimli sitem ve öfke kokan yazısını okuduğum zaman; bu kadar çabuk küsüp gitmek olmaz; çalışmaya ve yazmaya devam demiştim.

Nerden bilebilirdim ki; inanarak yazdığını ve bu kadar çabuk gideceğini…

Yine Türk dünyasının yaşayan en büyük şairlerinden biri olan Bahtiyar Vahabzade,

Değerli mimar ve düşünce adamımız Turgut Cansever ,

Samimiyeti ve doğallığıyla yıllardır herkesi eğlendiren tiyatro sanatçımız Gazanfer Özcan…

Hepsi dünya misafirliklerini hitama erdirdiler. Mesailerini tamamladılar. Her ne kadar planlarını bitirip- bitirmediklerini bilemesek de…

Ama ne mutlu ki; her biri arkalarında bir çok değerli eserleriyle, hizmetleriyle, hoş sadalarıyla gittiler.  Şirazlı Hafız’ın söylediği gibi;

“İnsan ömrü öyle bir bestedir ki; ancak kendisinden sonra çalınırsa o insan gerçekten Bayram yaşamış sayılır”

Mevla Bayramlarını makbul eylesin.

M. Sait Yakut’un beni etkileyen “Yürü Gidelim Abi” eserinden alınan bir bölümle;

Selametle, bereketle kalın…

“Ağzımızdaki kan yutağımıza dolmadan, yürü abi gidelim.

Taunlu nefeslerin harladığı ateşte kemiklerimiz pişmeden, düşmanını bulan mermi kahrından maraz olup namlusunda şişmeden, sen topla bütün ayetlerini ve ben unutayım bildiğim ne varsa, arkamıza bakmadan, sıla ve sevda bırakmadan gidelim şehr-i melâle. Hadi gidelim abi, kulak ver kardeşinin sesine.

Burnumuz aşktan kanasın illa kan akacaksa. Namusu varsa kalbimizden vursun, biri bizi vuracaksa. Sen ayetlerini topla abi, bohçalayalım bin kaç yıllık öfkemizi. Sis vakti sağır ve sessiz terk edelim bu viran ülkemizi. Hadi abi gidelim, Leyla’nın ülkesine…

Yüreğimiz dağa kalksın, dağlar ayağa kalksın, bir intifada olsun gidişimiz.

Sen Aksa’da namaz kıl ben bir sapan bulayım, kaldırımlardan taş söküp zulme düşman olayım, vurulup yere düşen bir cana can olayım, yürüyüp giden gençlere kurban olayım. Gidelim abi…

Gidelim.

Ki kalmadı durmak için makul bir gerekçemiz. Kalmadı burada hayat. Buradan ırak olalım, ırakta toprak olalım. Gidelim Leyla’nın ülkesine. Orada alnı dövmeli, burnu hızmalı, takıları akik ve zebercetten ve serâpa iffetten mağrur kadınlar, vakur ve mütevekkil erkekleriyle, Rahman”ın rahmetinden çok Kahhar’ın kahrına vekil yürekleriyle bekliyorlar bizi. Gidelim abi hazırlan, neyin varsa al yanına. Koy cebine bu ülkenin bütün günahlarını…”