Eylül 2009 için Arşiv

Ne Var ki Ölmüşüm

Çarşamba, 02 Eylül 2009

sait_yakut

önce ruhum sarardı; son yaz rüzgarlarından
saçlarım ağardı sonra,
kurtarıp başımı gömdüğüm yastıkaltından
uzak iklim düşlerine sürüdüm
potporik acılarla tütsüledim tenimi
beni cinnet
beni panik
beni şiddet
kuşatıyor sevgilim
olur olmaz bağırışlar arasında
duvarını aşan bir ses oluyor fısıltın
ürküyorum, duyduğum ağlamaklı bir ses kendimden
ve katarlar geçiyor uzaklardan
görebildiğim,

taşıdığı ne varsa sana ait
bir rüzgar yalıyor alnımı sonra sıcacık
yönü hep yere dönük levhaların
tiksiniyorum yol gösteren işaretlerden

-İptida ruhuma bir sefer başlatılmış
ellerim bir azizeyi taşlıyor hiç nedensiz
ve gözyaşı kezzaptır düştüğü yeri yakan
ağlarken çürüyorum ellerim kurutulmuş

Yakılan bir belge, yok olan bir tarih gibiyim
Güncel kahpelikler sorguluyor ömrümü
Tanrıdan sızdırılmış delillerle mahkum
Elinde bir kitapla çarmıhta Mesih gibiyim-

yıldırımlar kamçılıyor boynumu
yırtık kahkahalarla tepiliyor ölümüm
beni ateş
beni azap
beni kahır
doyuruyor sevgilim
başım,
dibek taşlarında tokaçlanıyor
bir inip bir kalkan balyozların altında
aklım keyfe keder kurulu bir mancınıkta
ve katarlar geçiyor uzaklardan
görebildiğim
götürdüğü ne varsa benden başka
klaksonlar, siren sesleri sonra
izlediğim levhalardan
vardığım yere baktım
ne var ki ölmüşüm oracıkta…

Mehmet Sait Yakut

Lımin oyy, Ez bımırım…

Çarşamba, 02 Eylül 2009

Lımin oyy, Ez bımırım…

“Cesedinden başka hiçbir fotoğrafı olmayan küçük Esra’ya”

Hahoo!…

İstim üstündesin yavrum ölümün kolay senin .

Bire altı can alır, bire bir vermez toprak.

Biri de bana düşse ölümdeki hissenin,

Ben de ölsem ardından sulara atlayarak… Vah limın…

Oyy lımin…

Oyy ez bımırım…

Çakmak taşlı düvenlerle dövülür hayallerin.

Kara saban tutağında nasırlanır ellerin.

Yaprağına su verip kökünü kuruttular,

Her anız bozumunda altüst olur kaderin. Oy limın…

Havar, limın…

Yokluk kıtlık içinde yaşamadan büyüdün,

Taranmadı saçların hiç okşanmadı bir gün,

Senin bu sularla kan davan çok eskidir,

Nasıl da tek başına altı kızı öldürdün. Ez bımırım…

Haho…

Her biri bir kat sema, yedi kat gök yıkıldı,

Doğdun sevinmedi kimse öldün ağıt yakıldı,

Yavrucum bu senin kal-u bela mirasın,

Tanrı seni o günden bu güne mazlum kıldı. Haho lımin…

Vey lımin

Bahtı kara kızlarım soyu temiz Süt/ü/pak

Bir can için altısı can verdi boğularak

Vah limın, ooyy ez bımırım, éş u arémin

Tutuşsun anızlarım kıran tutsun bu toprak. Havar lımin…

PALTOSU PEMBE KADIN

Çarşamba, 02 Eylül 2009

PALTOSU PEMBE KADIN

Umdesi çöktü aşkın öyle usul ve ahraz, koptu merâre

Koptu mihverinde çakılı nazlı süreyya, leyâle küs faraza isyan

Kudretini tutuşturan bir intikam zevkiyle rakkas

Azgın alazda heyulâ, helâk içinde Yezdan

Serâpa enkaz yer-sema, serâpa maraz

Kaydı şiraze.

Geçti hengâmı aşkın sustu beyyine

Her söz nâhak ve yalan

Çengi-zılgıt halaylarla kovuldu sahyun elçileri,

Resm-i merârettir  son yemek mizanseni tapınak tavanlarında

Sûreti hâre hâre rahman nakışlı kadın, bakışları Meryemî

Arşa asılı sesiyle müphem bir ilenci mırıldadı durmadan

Son sözünü söyledi mushaf

Düştü dibâce.

Lâl u melûl döndü Hudâ makamından çılgın duası aşkın

Kapandı bâb-ı sema, eller duaya kalktıkça vahyoldu ?tebbet yedâ?

Hükm-i Hudâya boynunu büküp, esrarına karıştı paltosu pembe kadın

Ahd ü emâna mahkum, kalbi şehre emanet esatir şövalyesi

Yürüdü karanlık mâbedine, mâtemî adımları meçhule feda

Çakmadı miras bakışlardan sakladığı şerâre

Söndü mahya, karardı hâle

Tutuştu gece.

Koynunda mülteci güneşler saklayan Settâr, geceyi libas kıldı

Soyundu renklerinden paltosu pembe kadın, karanlığa çakıldı

Mehmet Sait Yakut

Sayrılı Bir Doğum Günü Mesajı

Çarşamba, 02 Eylül 2009

Sayrılı Bir Doğum Günü Mesajı

Şimdi sen büyüdükçe
Çocukluğunla hatırlanırsın
Ellerin biraz daha kırışık
Yüzün çözülmemiş bir kitabe gibidir şimdi
Her gün doğumu seni ışıltıyla kucaklayan dirim
Ve her doğum günü bir uçurumdan yuvarladığın ömür
Şimdi el sallayarak uğurlayacak seni o çocuk günlerine
Şimdi sen büyüdükçe
Yıpranacak zaman, ölüm biraz daha yakınında duracak
“İyi ki doğdun” yalanıyla harcadığın bilmem kaç yılın
Mihnetin, muhannetin şamarıyla
Öyle bungun,
Öyle sayrılı,
Öyle soğuk
Sarsılarak giden bir adamın
Çıkınında duracak…
Şimdi sen bir masalla çocukluğa öykündükçe
Hayat,
Şehvetin ve şiddetin damarıyla
Biteviye çılgın,
Biteviye azgın,
Biteviye baygın
Kıvrılarak yatan bir kadının
Kanında kuduracak…
Neyse ki doğmuşsun
Neyse ki sorulmuyor Tanrı’ya
Neyse ki çare yok
İyi
/
Yaşa
/
Öyleyse…

Mehmet Sait Yakut

Samira’nın Sam Vuruğu Gözleri

Çarşamba, 02 Eylül 2009

Samira’nın Sam Vuruğu Gözleri

-1

Sürüyüp saçlarından düşlerimi hayata
Döşte tufan koparan bir aşka yor istedim
Kavimler geldi göçtü aklımın kıracından
Otağlar sökülüyor,
Sarsılıyor ehramlar
Korkuyor
Yongalarımdan yarattığım adamlar

Arraflar, fincan okuyucuları
Çöl kahinleri gayba saf tutmuş gece
Gelip geçen katarlar yaramı efsunluyor
Aklımı kusacakken azap gününden önce
Samira’nın sam vuruğu gözleri
Önüme dökülüyor.

Yılanlar raksediyor gözlerinde samira
Ellerin firavnlara müşfik ve rahim
Ne Musa geçer Nil’den
Ne zehir uçar dilden
Sen kıvrım kıvrım oynaşırken samira
Yılanların tıs tısları beni boğar bilirim..

Teninde fravnlardan kalma günah izleri
Yılanların dansından çentik çentik kıvrımlar
Samira sen mi tuttun Musa’yı yakasından
Ilgımlar boşaltıyor göğe uçkun ellerin
Hiç mi yok nasibin meryemin duasından
Ehramları süslüyor kahkahaçiçeklerin…

Akrepler beslenirdi tortularımdan
Ben ıslandıkça kokan bir yağmur ölüsüydüm
Gövdem azizlerden dökülen cüruflarla kapanmış
Su görünce boğulan bedevi köylüsüydüm
Suyu terden tanırım, teri korkularımdan
Yok bende
Yok öyle bir güzellik nehirlerde yıkanmış…

-2

Koca bir kum saatidir akıp gidiyor Sahra
Sarıdır kum akıyor, zehir-zakkum akıyor
Eksibe gölgesidir Samira’nın düş yeri
Sam yeli tırpan gibi dolanır saçlarına
Kavlanmış yüreğini sahra’da kum yakıyor.

Kum fırtınası
Kahır kumkuması Samira,
Su sanıp soyunduğu ılgımlara aldanmış
Taunlu nefeslerle kapatmış ikbalini
Fal oklarından çıkan her yalana inanmış,
Koca bir kum saati devrilmiş gibi sahra
Ve Samira,
Gözleri kumda pişmiş yılan gibi bakıyor.

-Sırmalı bürdesiyle bir mezopotamyalı
Samira’yı kum falında raksederken görürmüş
Çöllere revan olup Sasani’li yiğitler
Kisra’dan Samira’ya haberler götürürmüş
Rakkaseler taş kesmiş, kahkahalar mumyalı
Firavnlar mumyalanmış, pis kokuyor lahitler.

Melikeler kahrolmuş kasırlarda matem var
Samira’nın gözlerinde umarsız bir sitem var
Hüdhüd kuşları artık gelmiyor ötelerden
Samira,
Sam vuruğu göğsüne zehir za’feran sürmüş-

Samira’nın o sahir gözlerinde
Kisralara diz çöktüren izzet ve haya
Kavimler, kabileler han-u manlar dağılmış
Otağlar sökülüyor
Kırılıyor kervanlar
sarsılıyor Samira’nın süslediği ehramlar.
Bir vahaya dönecek artık mezopotamya…

Serin bir çöl rüzgarı bedir vaktinde gece
Samira’nın kafur kokan göğsünde vurunuyor
Mavera yolcuları geldi geçti Samira
Yar göğsümü gel artık ciğerimin üstüne
Bin duayla çevirdiğin fincanın okunuyor.

-3

Gel buzul düşlerimi çöz uçkun nefesinle
Çöl ayazında kaldım, gel döşte yan Samira

Çıngıraklı yılanlar susmuş sesin geliyor
Esrik bir hurma dalı elemin besteliyor
Ağzının boşluğundan bir hilal yükseliyor

Hilal bir orak gibi bileniyor sesinle
Gönenmiş börtü-böcek mey kokan nefesinle

Andolsun ki Samira, çölde ikimiz kaldık
Seril boylu boyuncu kumda üryan Samira

Allah, kitap, peygamber ve melekler üstüne
Tutunduğun yıldızlar, mavi gökler üstüne
Ger göğsünü Samira göğsümün ser üstüne

Otağımız devrildi yersiz bürdesiz kaldık
Yırt haya perdesini çölde ikimiz kaldık..

Mehmet Sait Yakut

Kokmuş Suların Sarnıcı

Çarşamba, 02 Eylül 2009

MSY3Kokmuş Suların Sarnıcı

Farkına varılmamış bir ağaç gibi büyüdüm
Benim ilm-u haberim yok kimsenin kaydında
doğduğumu bilen yok ki kayda geçsin öldüğüm
bugün benim doğum günüm,
bugün benim doğum günüm,
şimdi nasıl kurulur devrik hayat tümcesi
nasıl varılır artık döne döne en başa
bu mu hayat dedikleri öle öle gördüğüm

Çıplak bir isimle kaldım hüviyetimde
ne edat kaldı ne bağlaç ismime ulanacak
bir şeyler,
yada yok birileri benimle anılacak
ölürsem kendime gömüleceğim
mezarlar açılacak siluetimde
ödenmiş insanlık borçlarım
kösnümüş dullar
ve ilençli Bakirelerin diş izleri etimde.

Aklımı çelmeleyen paranoya
susturdukça acı bir şeylere kurulan çalar saat
intihar provaları,
ayartılmış düşlerin çıldırısı
vesaire,
yüreğimi çırnaklayan bu münzevi isyan
karınca yuvasına çekilmiş cesedimin
miligramlarla yok oluşunu gösteriyor şimdi.
ve böyle sürüyor hayat…
sürüyor üstüme üstüme…

kısacası kokmuş suların sarnıcıyım
ne bir testiye doldum, ne bir kuşu suladım
bir yer bile olamadım namusun mahremine
artık
kavminin zulmünden kaçan bir adam
Sığınıp bende inzivaya durur mu bilmem
bir vahiy bekler mi cezbeyle malul
ve bir vahiyle döner mi kavmine

Mehmet Sait Yakut