Ahmet Yakut
09 Mart 2009, 22:57
bende seni göremedim ama acın kaldı Allah rahmet eylesin mekanın cennet olsun amcaoğlu geride kalanlara allahtan sabır versin.
Mart 2009 için Arşiv
Ahmet Yakut
Pazartesi, 09 Mart 2009Yusuf Ateş
Pazartesi, 09 Mart 2009Yusuf Ateş
09 Mart 2009, 00:33
Vay Sait dayım vay. Ahiret inancımız olmasa, buluşmalara inanmasak, ölümün hayatımızı alt üst ederdi. Ancak ölümün beni Allah’a iyice yaklaştırdı, inşallah sana bundan ecir vardır. Bizleri müslümanlardan kılan Allah’a hamdolsun…
Fâtıma Zehra Merinos (Mürekkebi Kan Tutarak Gitti: Mehmet Sait Yakut)
Salı, 03 Mart 2009Mürekkebi Kan Tutarak Gitti: Mehmet Sait Yakut
Farkına varılmamış bir ağaç gibi büyüdüm
Benim ilm-u haberim yok kimsenin kaydında
Doğduğumu bilen yok ki kayda geçsin öldüğüm
Bugün benim doğum günüm,
Bugün benim doğum günüm,
Şimdi nasıl kurulur devrik hayat tümcesi
Nasıl varılır artık döne döne en başa
Bu mu hayat dedikleri öle öle gördüğüm
Mehmet Sait Yakut
Zulasında ayrılık yazan tarihçenin alnına, vuslat mührünün vakti geldi demek. Peş peşe virgüllerle daralan dünyaya umdelerini saydı ve mürekkebi kan tutarak gitti. Kaza okuna ısmarladı daha söylenecek birçok şiiri. Şair ki; adı Mehmet Sait Yakut… Nahak yere yara kazan âleme, namert duruşu olamazdı. Tuz ve barut, acılarını yağarken ağız yoran harflerle sustu ve haykırdı yalaz içre, “Ölürsem kendime gömüleceğim.”
Göğe ağan menevişli düşlerinde ve girdaptaki düşüncelerinde “İslâm Kardeşliği”ni ana sütü bilen bir yürekle tanışıyoruz onun satırlarında sayfa çevirdikçe. Doğudan cihanı kendisine ram eden bir ışığın sergüzeştini dinliyoruz, doludizgin atlılarla nam salan kadim hüviyete. “Ey isyanın en delisi / İşte meydan / İşte sırat,” dediğinde, ümmet toprağında can yineliyoruz. Beyin koridorlarında tutuşmuş fikirlerle karşılaşıyoruz. Anlatacakları, cenderelere sıkışmış ahrazlara değil; hürriyet savaşçısı mihverinde şerareler parlayan nesilleredir. İnancı gereği insan ayırt etmeyen, göğüs çeperinde volkanik ağrılar büyüten şair, serapa duaların zikriyle öteler meclisine gitmiştir.
Hüzün zindana sığmaz, çöl sıcağı kaldırmaz olursa; kenetlenen bilinçlerde tüm kayıtların gözden ve gönülden tekrar geçirilmesi elzemdir. Hayra talip insanoğlu, şerri reddederken, onun gibi; “arşa asılı sesiyle” hücrelerinden feveran ederek, “İnkâr ile başlar hakikat.(…)“Lâ” dır, bir hakikate varışın sırrını içinde tutan reddediş lâfzı. Onun için “Lâ” ile başlar iman”diyecektir.
Koyuca geçişlerin patikalarında, dalga kırılmalarından varılası yere tutunur şair. “Adam ve Ebuzeran”da secdededir.
“Ey bütün zamanların çıldırtan gözyaşları
Şimdi bir tek damlanla tufandır yüreğimiz
Şimdi kıyam
Şimdi aşk
Şimdi secdedeyiz
Şimdi sonsuz sabah öncesi bu son akşamda
Kar yağar yağar kan akar akar yeni bir bahar olur
Mekke’de Kudüs’te Bağdat’ta Şam’da
Aşk bir gün her yerde iktidar olur
Yeniden buluşuruz Mescidiaksa’da Beytülharam’da
Yetime yoksula iman yine yâr olur
Hayat var ey Ebuzeran hak için intikamda
Vur karanlığa şimdi Allah için vur”
Ses ister, ayetle yıkanmış kahramanlardan. Onun öyküsü Dicle ve Fırat’tan akmaya başlar. İsyan ve intikam yontar kalemini.
“Oruç Tutan Bir Şehir”de “âbid güvercinler” uçuşur. Urfa’yı onun has lehçesinden okumak, şehrin burgacına yeniden giriş olmuştur. “Mücadelenin ilmi”olan “Adının sahibi” ile konuşur.
“Kürt bakışlı, kaftanı kefen bezi, ak poşusu namus, gözleri kartal bu adam “kim?” diyorum.“Ben” diyor, “Bu topraklardan naşı sürgün edilmiş hakka mülteci bir kulum” “Ben” diyor, “göze nur kalbe şuur veren bir davanın neferiyim, ben adının sahibi Saidim, Said-i Nursi” Devriliyor müstahkem nizamı içimdeki putların. Bin kez ölüyorum, tek başıma, bir toplu mezar olup kendime gömülüyorum…”
Bir yürek ki, çekilir suyun karadan çekilmesi gibi. “Gözleri revnak, alnı apak ve yüzünde ağrı kesici bir tebessüm olan kaç adam tanıdık ki hayatımızda.” Denizlerini yaran vahyin inziva gülüne adar görüş kabiliyetini. Kahırdan bükülen ve yorulan, dahası gamla yoğrulan efkârını “tehir edilmiş bir aşk”a salar. Yürüyüp gitmektir ana fikri ve çağırır abisini, “Kurtuba tepesinden seyredelim akşam güneşini.”
Boğaza düğüm, gırtlağa tıkanış, zamana susuş olur onun gidişi. Şair-Yazar Mehmet Sait Yakut bu âleme gözlerini, Azerî şair Bahtiyar Vahapzâde’den üç gün sonra yumar. “Yürü Gidelim Abi…” makalesini kendilerine takdim ettiği Abdülaziz Tantik, “Mavi Gözlü Dev Adam Sait Yakut İçin” söker kalemini ciğeri gibi ve der ki: “İnsan bir dostunun yürek burkan haberini aldığı zaman dünya dönüyor sanıyor. Hâlbuki dönen kendisi, yüreğin nasıl ezildiğini öğrenmenin acı faturası bu… Anlamsızlığa karışan duyguların bir an kendisini kaybediyor. Hz. Ömer’in Hz. Peygamberin ölümü üzerine ‘Kim Muhammed öldü derse ben de onun kafasını uçururum’ demesini anlaşılır kılan şey; bir dostun ölüm haberi olsa gerek! Bir dost, bir kardeş kaybettik. İnsanlar ise çok güçlü bir kalemi kaybettiler…”
Üst üste gelen ölümler, bizi dürtüyor kalbimizden. Yaşların dizildiği hevenkler hazır edilip, öteler için uyarı sinyalleri yanıyor ve parlıyor sürekli. Adanmış ruhun kavi iz’anı, yâr misali bilip imanını, amel-i sâlihîn’e sarılıyor. Faraza kesilse umudunun ipi, kaysa yıldız ahengi; dua meş’alesinden kehkeşânı nurlandıran çizelgesi ömrüne okunuyor.
Şimdi yanık ezanların ses verdiği gecede duadayız! Rahmet, vefa burcunda can kaydediyor. Onun mısralarıyla sona gelirken bağış ve merhamet istiyoruz Rabbimiz’den. Geriye payımıza sükût kalıyor.
/Şad ola ruhun ey şair!
“Durun selâma durun bu son ordudur
Ey şehâdet ey iftar vakti sonsuzluk orucunun
“innâ lillâhi ve innâ ileyhi râciun”
Fâtıma Zehra Merinos