URFA’DA YAHUDİ OLMAK
20 Ocak 2009 19:09
Şanlıurfa Belediye Başkanlığı için Ak Parti’den aday adaylığı süresinde Mehmet oymak aleyhinde yazı yazması için kendisine bilgi ve belgeler gönderilen Urfalı yazar Sait Yakut bundan ötürü duyduğu utancı isyan ederek yazıya dönüştürdü. www.gapgundemi.com
Şu hale bakın! Heyhaaat mı desem, Hahooo mu desem… Memosta Cigerxwin “hani neden bizi beklemeden gittin ey bülbül/Ayı ve çakallara, uluyan kurtlara kaldı meydan ” diyordu, meydanı çakallara bıraktığı için gönülçelen o bülbülün gidişinin ardından.
Yolumuz uzak ve yükümüz ağır diyerek başladığı o kopkoyu, o kanırtan ağıtını “bir devran üzre dünya gah gün gah gece, gah sis ve dumandır gah aydınlık ve nur” diyerek umuda eviriyordu sona doğru. Vakıayı adiyeden bir meseleyi böyle tarihsel ve toplumsal gerçeklik planıyla ele almak zorunda kalacağımı düşünmemiştim hiç. Ama beyni cerahat bağlamış muhteris siyaset erbabının iltihaplarını namuslu insanların yüzüne sıktıkklarına tanık olunca, mesele kan davasına dönüşüyor ister istemez.
Konuyu öyle sosyo-felsefik mugalâtaya boğmadan en duru haliyle ele almak istesem, Yakubiye mahallesinin “Cilet Mıçço”su gibi konuşmak zorunda kalacağım –ki bu da en efendi ifadeyle “yürrüüüü ulbeeee” şeklinde tuhaf bir tezahürata dönüşür, zor durumda kalırım. Zor durumda kalmaktansa zora girmek en azından beni rahatlatacaktır.
AKP, Fazilet Partisi’nin ıskartalarından kuruldu. Fazilet deyince aklıma hep Mihriban’ın Şairi Abdürrahim Karakoç geliyor nedense. “Fazileti gelin ettik, dul çıktı” demişti bir sohbetimizde. Çok gülmüştüm. Kökünden kellesine kadar gelişim macerasına baktığım zaman yaşamın dönemsel evreleri hesaplanmış gibi; hep nezaket, nezahet, rehavet, atalet, hımbıllık gibi anlamlar içeren isimler benimsediğini görürüz AKP yi ıskartaya çıkaran Siyasi partinin. Selamet, Refah, Fazilet, Saadet… Ama tümünde eksik olan başkaca kafiyeli kavramlar da vardı… Dirayet, metanet ve mukavemet…
Bir hareket; içinde dirayet, metanet ve mukavemet gibi yaşamsal davranışlar taşımıyorsa; ne bir nizam kurulur, ne selamete erişilir, ne refaha kavuşulur, ne faziletli olur ne de saadete varılır. O hareketin gelip gelebileceği son yer atalettir. Ama gün olup devran dönünce eski Fazilet’in yani bugünkü Saadet Partisi’nin AK Partinin ıskartalarından medet umacağını düşünmemiştim Allah şahit.
“Kurt kocayınca çakalların maskarası olur” diye bir darbımesel vardır, bilmeyeni döverler bu memlekette. Gün olmuş, devran dönmüş, kurt kocamış ve aralarına aldığı yavru bir Kurtla canlanmak isteyen Saadet Partisi bugün “çakal” dediği iktidar partisinin maskarası haline gelmiştir. Ne yazık… İşte onun için heyhat mı desem hahoo mu desem diye giriş yaptım. İşte onun için Memosta Cigerxwin’in dizeleriyle başladım “gördüğüm lüzum üzere” yazdığım bu yazıya…
Önümüzdeki mahalli seçimlerde kocamış kurtlarla çakalların mücadelesine sahne olacak gibi görünüyor o güzelim Urfa… Bugün koca kurt siyaseti en kirli yüzüyle bir bir hedef gösteriyor güzelim insanları. Peygamber çiçekleri, ispergam ve krizantemler, bin yıldır tırmalaya tırmalaya eriştiği burçlardan bir baltada indirilmek isteniyor, ne acı.
Gördüğüm lüzum üzerine yazıyorum dedim bu yazıyı. Urfa’da Yahudi olmak ne kolaymış da bilmiyormuşum. Babamız İbrahim’in yolunu açmak, onun yoluna çıkmak, onun yolundan gitmek; behemehâl Yahudi olmak ise, İbrahim’in sulbünden geldiğimi reddetmem kimseyi incitmesin. “İbrahim Yolu” projesinin koordinatörüdür.
Yahudi finansı ile AKP den aday oluyor. AKP de Yahudilerin teklif ve telkini ile onu aday gösteriyor. Yahudilere hizmet eden bu adamın aleyhinde yaz, gerekeni yaparız” diyerek aşağılık bir dramın figüranı olarak bana teklif gönderen bazı aday adaylarının pespayeliğini düşündükçe imanım felç oluyor. Sözün sükûta mahkûm olduğu bir şehrin yerlisi olmak ve o şehri sevmek öyle kolay değildir. Ne Condoleezza Rice’in cinayet günlüğüne dönüştürdüğü kan sıçramış İncil yapraklarından ne de Tzipi Livni’nin apışları arasına sıkışan Tevrat ayetlerinden okunarak sahiplenilmez bir şehir. Kendi coğrafyasının toprağıyla karılıp sıvanmadıkça insan; ya hep muhacir ya hep mültecidir.
Bir yerliden bahsediyorum. Adı Mehmet Oymak… Oymak (aşiret) geleneğinin asil duruşunu namusuyla ve yüreğiyle taşıyan bir yerliden bahsediyorum. Bir gönül adamından. Kafatasını mengenede sıksan bir gram fesatlığa ulaşılamayacak bir beyinden.
Bir beyden, Bir beyefendiden. Onun için yapılan tezviratların Allahın ceza cetvelinde nasıl bir azaba tekabül edeceğini anlamakta güçlük çekiyorum. Gözleri revnak, alnı apak ve yüzünde ağrı kesici bir tebessüm olan kaç adam tanıdık ki hayatımızda.
Yaşamın tüm renklerini bir gökkuşağı gibi ruhunun semasında taşıyan, “Kürt müsün? Türk müsün? Arap mısın ?” diye sorduğumda “hepimizin babası bir ama annelerimiz farklı” diyerek cevap veren, Hayatın en eski lehçeleriyle hikâyeler anlatan, Doğduğu coğrafyanın topraklarıyla karılıp sıvanan, İnancından ve vakarından başka iltica edeceği yeri olmayan Urfa kadar güzel, Urfa’dan da güzel bir adamı Yahudilikle ya da Yahudi yanlısı olarak bir tezvirata kurban bırakırsak Allahın Yahudileri daha çok seveceğinden kimsenin kuşkusu olmasın.
Urfa gibi kokmayan bir adamın Urfa’da işi olmaz. O adamdan o Urfa’dan öç almak gerekir o zaman. Zira;
“Bir şehrin urgan satılan çarşıları kenevir
Kandil geceleri bir şehrin buhur kokmuyorsa
Yağmurdan sonra sokaklar ortadan kalkmıyorsa
O şehirden öc almanın vakti gelmiş demektir”
Benim ne kocamış kurtlarla ne de çakallarla bir hesabım yok. Ben adam olanla ilgiliyim.