Mart 2008 için Arşiv

ANNE BEN AFRİKA’DAN YAZIYORUM – III -

Cuma, 28 Mart 2008

ANNE BEN AFRİKA’DAN YAZIYORUM – III -
28 Mart 2008 12:29
Anne, su-i tedbirimle benim hayli bozuldu işim.

Bana, “Seni tufandan kurtaracak gemi Nuh’un değilse binme” demiştin. Oysa ben sular yükseldikçe değil yüreğimdeki denizler çekildikçe korkuyorum.

Bindiğim gemi Nuh’undu anne, ama ben kaçak bir yolcu idim kurtarılan inanmışlar içinde. “Sulara atmasın da varsın hayvanattan saysın” diye dua edip sığındığım kudret, şimdi beni kurumuş bir gölün en derin yerine bir haşere gibi bıraktı. Yüreğimdeki sular yükselince kurtulur muyum dersin.

Huda minderinde kurulup son içtimasını aldığı zaman Nuh Nebi, kazan defterine korsan diye kaydı düşülen bir ben miydim onca yolcu içinde?

Öyle ise gök yarılsın ve saçılsın yıldızlar.

Öyle ise kaynayıp kaynayıp fışkırsın denizler ve başlasın inficar.

Dua et dedim anne kurtulsun gemi. Oysa sen bir başka tersanede Nuh’un gemisine karşı donanmalar kuran korsanlara yemek taşıyorsun.

Sen de o gemideki kaçak yolcu idin anne, ne diyeyim, şükranın kabul görsün.

Seni bilmem ama ruhuma çalım takan bu acı hikmet, aklımı çelmeleyen paranoya, beni sahipsiz bir kelamın derununda hapsetti.

Anne görkemli düşüncelerle alil olan aklım beni sürükledi bu sahraya.

Öyle şallak mallak geziniyor olmamı yadırgama.

Karnımı şişiren sıtma, gözlerime çöken trahom, etimi dirhem dirhem döken bu cüzam sizin taunlu nefeslerinizden bulaştı. Zinhar,“ben ne yaptım?” diyerek ah-vah edip sızlanma.

Telaffuz edebildiğim ilk sözcüğü anlamıyla bütünleştirmek için kaçıp geldim buralara.

Kaçsam, nereye kadar kaçabilirdim ki anne. Neresidir varmak istediğim yer, onu da bilmiyorum.

Ama öyle verilebilir ya da posta yolu ile bulanabilir bir adresim yok burada. Bu imarsız parselde ispiyonculardan emin, dört yanı kapalı üstü açık bu beyt-i ahzanda, bulmak istese bile kim bulabilir beni anne. Ama bu azab-ı mukaddes ruhumu takdis edecek olgunluğa bir türlü erişemedi.

Oysaki ben buralara, iki dünya arasında gerilmiş bir yaydan, bir kab-ı kavseynden fırlayıp gelmiştim anne. Hangisine meyletsem öbüründen korkuyorum şimdi. Dönsem daha ne kadar dönebilirim kendi etrafımda.

“Fe eyne tezhebûn?” (nereye bu gidiş?) diye soran, değil mi ki kendi vermişti cevabını; “İnna lillahi ve inna ilehyi raciûn”

“Belâ”dan dönmüşüz anne sılaya dönmenin nesi ayıp?

Ben artık bu melâmet üzre daha fazla duramam buralarda.

Buradaki son kabile dünkü fırtınadan sonra göçüp gitti. Herkesin otağı, ocağı tarumar oldu. Giderken beni aralarına almadılar. Nuh’un gemisine bindiğim gibi karışamadım aralarına.

Kalbimdeki tüm denizlerin suyu çekildi.

Kalsam, boklu bir derede akıntıya kürek çeken bir kaptan bile olamam buralarda.

Dönüyorum anne…

Eli boooş, yüzü kara… Yüzümün karalığı ayıbımdan değildir. Zaten esmerdim, bu kavurucu çöl sıcağı, samyeli, serap fazlasıyla kararttı beni.

Üzerimdeki fırfırlı kabile kıyafetiyle geliyorum anne.

“Ne iş yaparsın?”, “seni ayıplarlar?” deme bana.

Ben ne iş yapacağımı biliyorum.

Geçen hafta buraya safari için bir Türk kafilesi gelmişti. Jiplerinde uydu anteni ve alıcı vardı. Bir özlemdir oturup TRT’yi izledim. Bir tek onu çekiyordu çünkü.

İngilizce, Arapça, Boşnakça, Lazca, bilmem daha nece, yani bir sürü dilde tercüman aranıyormuş. TV’deki bu ilan, ruhani ve ilahi derinliği olan bir fon müziği ile veriliyordu.

İklim değişmiş, caz makam yerini hicaz makama bırakmış dedim. TV cızırtılı olmasa arkadaki “HU” sesini de duyardım belki.

Kafileye devekuşu yumurtasından melemen yaptım. Kumların üzerine sofra bezi yerine gazete serdi ekipten biri.

Bir röportaj çarptı orda gözüme.

Okudukça gözlerim ışıdı.

Modelistlik yaptığını ifade eden; battal beden, “iks iks larç” sayzlı bir mesture hanım, yönetmenlik dersleri aldığını ve sitkom yazdığını söylüyordu.

Onun kim olduğunu hatırlamak için beynimi zorlamaktan, röportajdaki diğer kısımları hatırlamıyorum şimdi.

Hani resmini görmesem, röportajı verenin Carla Bruni ya da Elle Mc Person olduğunu düşünürdüm.

Ama “gençliğin imanını çalanların” peşindeki hafiye olduğunu zoraki hatırladım sonradan.

Meğer ne şenlikli bir kadınmış bu Emine Şenlikoğlu. Üstelik romantik ve zevkine de düşkünmüş. Sultanbeyli’de konferans verip Nişantaşı’nda karnını doyurmaktan fazla kilo almış ama olsun, elbiselerini nasıl olsa kendisi tasarlıyormuş, bol kumaştan.

Yazdığı sitkomda Tolga Çevik’i oynatmak istiyormuş. Ama çok para ister diye bunu kendisiyle konuşmaya cesaret edemiyormuş.

Anne ben TCDD Genel Müdürünü tanıyorum. Belki onu sponsor olmaya ikna edersem bu siktomda, “Afrika’da Gergedan kovalayan bir yerli” rolünü alabilirim Tolga Çevik’in yanında.

Hangi kanalda oynar diye düşünmüyorum. İklim değişmiş anne. İş ilanını bile ilahiyle veren bir TRT olmasa Emine hanım yönetmenlik derslerini niye alsın, sitkom yazarlığına niye soyunsun.

Belli ki bu işte bir umut var.

Hani o komedi dükkanında, skeç boyunca piyanonun başında oturan zabellah tipli bir adam var.

Benim burada bir önerim olacak. Piyanoyu kaldıralım ve yerine bir koşu bandı koyalım. Skeç boyunca emine hanım orada koşsun. Hem obeziteden kurtulur hem de  “Kendin yaz kendin oyna” tarzı olur.

Ne var, Gülse Birsel de yazdığı sitkomda oynamıyor mu?

Anne, eğer partiyle beraber TRT’de kapatılmazsa en kısa zamanda dönüyorum.

ANNE BEN AFRİKA’DAN YAZIYORUM – II -

Perşembe, 27 Mart 2008

ANNE BEN AFRİKA’DAN YAZIYORUM – II -
27 Mart 2008 11:59

Çölün yüceliğinden selam sana anne.

Çöle övgüm sonsuzdur.

Ama poetikası ile politikası arasında sıkışmış “edebiyat partisinin sürekli muhalefet lideri” gibi ifade edemem anne.

Kozmik bakışlı, metafizik sezgili; o bir dizesi bin dirilişe seza, koç yürekli şairin vaveyla edip kaybolduğu bu çöle andolsun anne, onu da uttu.

Diriliş diye diye uyuşup kaldı anne.

Leşlere hayat düşü bahşeden bu diriliş, döğüş halindeki cengâverleri de uyuttu.

Nerede anne o felsefe şövalyesi?

O yüreği kahırla kavlak, doğunun kavruk aşığı, yakasına Geyve gülü takmış hangi meçhulü adımlıyor şimdi?

Kim bilir kaç yıl önce suare saatlerinde bir nutuk başında esnerken belki de mikrofonu yuttu.

Sesi çıkmıyor anne, artık ne poetik sözlüğü yetiyor bu çölün yüceliğini övmeye, ne politik gözlüğü mümkün kılıyor bu körolası dünyayı görmeye.

Anne,

Her gün ve her rüzgârla topoğrafyası değişen bu çölde, ateşle buluştuğunda gözlerimizi duman eden otları çekip çekip esriyoruz. Sonra bir hüzzam makam olup kulaklarımıza çarpıyor kurtların uluması. Burada bozkurt yok anne, hiç rastlamadım. Son kalan bozkurdu evelki yıl alıp Londra’da bir hayvanat bahçesine satmışlar. Onun da bakımsızlıktan öldüğünü söylüyorlar. Bizim klan, burada onun için beyaz adama kin tutup yas ilan etti. Anne bize sabır dile…

Namütenahi hak ve sınırsız sorumsuzluk üzere dal-başak geziyoruz.

Anne sana yazdığım bu mektupları okuduklarında rahatsız olan itler havlayabilir, endişelenme. Ben burada aslanlarla arkadaş oldum üstelik artık cumhuriyet de okumuyorum.

Duyuyorum sizin oralar karmakarışık.

İktidar; müzmin dulları bırakıp ergene kondu diyorlar, doğru mu?

Allah hükümete zeval vermesin demek isterim ama Allah hükmünü zail etmesin demek daha doğru olur belki.

Sahi anne surda açtığı mukaddes gedikten Unakıtan siyaset kemale erdi mi?

O pişkin ve bodur, o çirkin ve menhus suratlar; adına siyaset dedikleri tuluatta, kantocu yosmalar gibi gerdan kırıp “Huu” çekiyorlar mı?

Bunların piri yaşasaydı onları Büyük Doğu’nun kutsal fermanı üzere sigaya çeker ve yüzlerine şunu söylerdi: “Siz, yerini pembe kıçlı Afrika maymunlarından daha sefil olan Avrupa taklitçiliğine terk etmiş madrabaz adamlarsınız. Soyunun!”

Gerçi bu perendebazlık onların cinsinde var, taklacı güvercinler gibi.

Hani sen bilmezsin, okuma yazman yok ama alfabesi olanlar bilirler anne. Necip Fazıl okuyanlar siyasetçi oldular o ülkede, Cemil Meriç okuyanlar entel.

Siyasetçiler, Büyük Doğu felsefesini Büyük Orta Doğu retoriğine sokarak bir mekkâre katırının arkasına taktılar kervanı.

Enteller de her fikre bir peygamber tayin edip çelişkilerin haberberi olarak giden üstadlarının arkasından; üsaresi sol, küspesi sağ olan agnostizmin ve septisizmin şek ve şehveti içinde kıvranarak tatmin oldular.

“Bu Ülke” ne acaip anne…

Ebubekir kurban bir mektup yazıp Hüdhüd kuşunun gagası arasında bana göndermiş.

Okudum, zihnim örselendi.

Hani her defasında; ebleh yüzlü, sabun kokulu, tümce özürlü, feraset engelli Serdar Akinan’la ekranlara çıkıp ağlamak için ıkınan; yüzü kara ve kırışık, saçları yağlı ve yapışık, sakalları kirli ve bulaşık bir adam vardı ya, işte ondan bahsediyor.

Adı Nihat Genç.

Hani kendine özgü 3. sınıf lazoğlu hikâyeleriyle bilgelik taslayıp egosunun peşinde dolanmaktan şirazesi şaşmış o ağabeyimiz var ya.

İşte onun için diyor ki, “Karakolda doğru söylüyor, mahkemede şaşıyor”.

İlhan Selçuk’un gözaltına alınmasına içerleyip kurduğu ekran mahkemesinde “peygamberini kaybetmiş bir kavmin çaresizliği”nden dem vurup ağlıyormuş.

Anne hani o ağladığı zaman sen bana derdin ya “keşke bu adam saçına göre değil de, sakalına göre davransa” diye.

Anne burada onun gibilere “nevhâger” diyorlar. Hani bunun Türkçe’de tek kelimelik bir karşılığı yok. Eski lügate sığınmam ondandır.

Anne “nevhâger”, cenazelerde ağlaması için parayla tutulmuş gözyaşı ustalarıdır.

Ne kadar para, o kadar ağıt ve o kadar gözyaşı…

Bu onun işi anne…

Bunlardan şecaat bekleme anne. Bunlar döğüşmeyi bilmezler. Bunlar sipariş üzerine ağlayan nevhâgerlerdir. Bunların ne silahları var ne yürekleri. Bunların sözleri var, beşi beş kuruştan yirmibeş eder toplasan.

Parlak ve beyaz yüzlü semiz oğlan sormuş; “Nihat abi, Nihat abi… Bu tutuklamalar Türkiye’yi erken seçime götürür mü?”.

Kara ve kırışık adam cevap vermiş ekran mahkemesinde; “ Üniversiteli bir genç otostop çekmiş. Bir tır durup genci almış. Tır şoförü 10 dakka sonra gence tecavüz etmiş. Aradan 10 dakka geçmiş şoför tekrar tecavüz etmiş. Sonra trafik polisi tırı durdurmuş; “Nereye gidiyorsunuz?” diye sormuş. Üniversiteli “Genç” : “valla kaporta dayanırsa İzmir’e gideceğiz” demiş.

İşte bu bilgelikteki ağabeyimizin bu ilham ve ders dolu hikâyeleri o memlekete ışık veriyor anne.

Tırdaki o “Genç”in adını bilmiyorum ama, Nihat Genç’in elbette Ahmet Hakan ve Engin Ardıç kadar dayanıklı ve sağlam yere yaslı bir kaportası yok. Ama umarım onu İzmir’e kadar götürür.

Anne ben haftaya Afrika’dan taşınıyorum.

Sana gittiğim yerden yazarım.

Evvela selam eder, badehu ellerinden öperim.

Dua et kurtulsun gemi?

ANNE BEN AFRİKA’DAN YAZIYORUM

Salı, 18 Mart 2008

ANNE BEN AFRİKA’DAN YAZIYORUM
18 Mart 2008 19:01

Anne buradaki manzara-i şahaneyi anlatmak çok zor.

Setriavret derdimiz yok. Kıçımızdaki don adet-i Adem olarak gelegelmiş bu güne. Öyle cıbıl cıbıl, layik layik dolaşıyoruz  yaban-yılkı içinde.

Ne kul utancı, ne Allah korkusu. Her türlü bela ve tehditten vareste bir hayat ne güzel, anlatamam.

Kendisine hiçbir elçi gönderilmemiş bu kavmin cehennem azabından muaf olması, yaşadığım bu habis sahrayı bile gözümde cennet kılıyor. Benimse haberim var Allah’tan kitaptan ama bunu hatırlamak işime gelmiyor nedense. Ve ben faşizmin ve totalitarizmin  elitizmin ve jakobenizmin olmadığı bu cennet sahraya feda olmak için şehadetimi getirdim.

Şahidim büyük ruh.

Neyse anne senin ahvalin nedir?

Sahi siz hala bir vatanı sevmek için uğruna feda olmak gerektiğine mi inanıyorsunuz?

Anne, ne saçma-salak bir fedailik bu.

Bu, bir çocuğu sevmek ve onun hiçbir zaman okşanmamış saçlarına dokunmak için babasını öldürmekten ve onu yetim bırakmaktan başka nedir?

Ben geldikten sonra kaç çocuğun babası öldü yada öldürüldü?

Hani ben “bieyyi zenbin kutilet” dersem, buna cevap verecek bir Ebu Cehil yada kureyşi bir peygamber var mı?

Anne sana bişey söyliyim mi?

Orası cennet mennet falan değil. Seni buna kim inandırdı bilmiyorum ama bu yalana inanmak bile seni cehenneme götürmeye yeter. Hangi cenneti düşlüyor, hangi cehennemden korkuyorsun bilmiyorum ama yeter yandığın…

Anne sen dualarını da unutmuşsun bunu da duydum.

Senin bundan sonra edeceğin dua “inni mağlubun fentesir” olmalı değil miydi?

“Allahım ben yenildim, yardım et” demeye dilin mi varmıyor, geçirdiğin ömre yazık!.

Kıldığın namaz seni sorumluluktan kurtarıyor anne, günahtan ve rezaletten değil?

Anne biz on kardeştik ve hepsini sen doğurdun. Birini Allah’a verdin, gitti. Diğerleri için vatana feda olsun diyesin gelmiş, duydum.

Hangi vatan anne?

O vatanı bölmek için yola çıkmış bir hemşerin vardı? Adını söylesem hatırlar mısın?

Hani beni doğurduğun yerde doğmuştu, o da Suruçlu…

“ABD” ını (Kul) söyleyip ALLAH’ı yanına koymak cesaret ister, korkuyorum. Soyadı, bin yıllık intikamın peşinden koşacağını haber verir gibi konulmuş bir adam. Neyse yine de söyliyim, Abdullah Öcalan?

Hani ona hep bela okurdun. Murdar derdin. Neden öyle dediğini sen de bilmezdin. Anne neden öyle diyorsun dediğimde gene aynı cevabı verirdin, “çızame”. Pis bıyıklarının ve gür kaşlarının güvenden çok ihanet telkin ettiğini söylerdin sonra. Ben gülerdim, sen bana Apocu derdin. Hala hatırladıkça ağlamaklı bir tebessüm konuyor şamarlanmış yüzüme.

Ha şimdi bir adam daha var.

Kürt ve kara.

Kameralar karşısından adımları birbirine dolanmaktan yürüyüşü malulleşen bir adam. Hani iddia makamında otururken bir insandan çok büst gibi duran türkçesi bozuk biri. Önemli değil  türkçesinin bozuk olması, nihayetinde o bir kürt. Ama olsun iddiayı sağlam kılmak için bu dili iyi bilmesi gerekmez mi? Gerçi sağlam bir iddiaya ne kadar gerek var bilmiyorum.

Hani o da Suruçlu.

Karaköylü.

Aşireti maşireti var mı bilmiyorum ama duruşu, köy odalarının eşiğinde oturan mütevazı bir şahsiyeti andırıyor. Ama onun derdi ne vatanı bölmek ne de vatanı kurtarmak. Onun derdi laiklikmiş anne.

Onun da “çızame” dediğin Abdullah Öcalan gibi dinsel ve yerli bir adı var.

Başında “ABD” (Kul)var ve yanına iliştirilmiş “RAHMAN” gibi bir mukaddes isim.

Adı Abdurrahman Yalçınkaya.

İkisi de senin hemşerin. Hangisiyle iftihar edersin hangisini ihanetle suçlarsın bilmiyorum. Ama biliyorum ki sen de son tahlilde “söz konusu vatan olunca ikisi de teferruattır” deyip için içinden çıkacaksın.

Hangi vatan anne?

Laikliğin demokrasiye, demokrasinin cumhuriyete dahil edilmediği bir ülkede asıl ne, teferruat ne?

Laiklik ve demokrasiyi hariç tutan bir cumhuriyetin keyfiyeti ne anne?

“Bunlar KDV hariç fiyatlarımızdır” diyerek bir sürü pazarlıktan sonra %18 lik kazığı ekleyen o ahlaksız tüccarlar yüzünden, Zambiya’ya gelirken buradaki çocuklara oyuncak alamadım.

Olsun anne buraya uyum sağlamakta zorlanmadım.

Her sabah gündoğumunda çengi-zılgıt tamtamlarla yerleri tepikleyip dans ediyoruz.

Burada yaban domuzları bile özgür biliyor musun?

Gerçi sizin orada da yaban domuzları özgür.

Yani diyeceğim o ki, burada bir yaban domuzu bile bir sincap’a hayat-memat meselesi olmadıkça saldırmıyor.

Anne duydum ki faul yapan iki ihtiraslı oyuncu yüzünden tuttuğun takım tarafsız bir sahada taraftarsız oynamaya mahkum edilmek istenmiş.

Buraya gelsinler, buraya…

Ama kılık kıyafet zorunluluğu var burada.

Cumhurbaşkanı ve başbakan burada daha özgür olurlar.

Ne var adını da değiştiririz Adı Abdüllaik Gül olsun cumhurbaşkanının.

Tayyip Erdoğan’ın gelmesini istediğimden emin değilim.

Cüneyt Zapsu burada iyi bir akşam yemeği olabilir.

Anne sen de dert etme…

Hani gevşek bir ağız geçen gün “biz tüm siyasi partiler içinde en Atatürkçü partiyiz” demişti ya. Yalan söylüyorlar, inanma.

Zafer Üskül, Ergun Özbudun ve Ertuğrul Günay gibi manşonlar bile artık buna inandıramaz kimseyi.

Atatürkçülüğün ve Laikliğin mantinatosu olmayı benimsemişse birileri, yani eğer gerçekten inanmadığı yada sevmediği bir fikrin “kapatması” haline gelmişse bir dava, kapatılır anne. Bırak  Kapatılsın.

Ama salahiyet verilmiş çingeneler de önce babalarını kesmesin.

Dilenciyi saraya gelin yapsan gece kaçar dilenir anne, bunu sen derdin.

Şimdi dilencilerle çingeneler arasındaki bu davayı kim muhakeme edecek.

Ha AKP buraya gelirse rahat eder.

Ama burada bürokratik rant yok. Neyle geçinirler bilmiyorum.

Sanırım Atatürkçülük onları burada da doyurur ve mutlu eder.

Anne ben Afrika’dan yazıyorum.

ANNE BEN AFRİKA’YA TAŞINIYORUM

Perşembe, 13 Mart 2008

ANNE BEN AFRİKA’YA TAŞINIYORUM
13 Mart 2008 12:22
Dansöz olma hayalimi mantıklı karşılayan bir babam olmadı biliyorsun.

Anne ben Afrika’ya taşınıyorum.

Aklımın da çözemediği binlerce gerekçesi var yüreğimin.

Sana anlatmak için zamanım yok.

Sen de sorma nedenini, vazgeç. Diğer tüm vazgeçirilmiş hakların gibi.

“Ayy çok uzak” demeden, kısaca “git” de ve def et beni başından.

Beni artık buralarda arama. Gogole’de adımı sorma.

Ne Zap’ta pastoral ütopyaların koynunda yatan militanlar arasında, ne de azapta marş okuyan askerlerin içtima sırasında beni bulamazsın, kendini yorma.

Ben “sürgün” diyeyim, sen “firar”.

Sorana da “bir namussuzu öldürdü” de, beni yiğit sansın herkes.

Ne yüreğini hırpala, ne Allah’a ısmarla.

İpimi kopardım.

“ipsizim” de, dua et beni Allah bağlasın.

Anne ben Afrika’ya taşınıyorum.

Artık Kızılay’da gördüğüm her haspayı kardeşim farz edip bir skandala bulaşmadan, uzak-muzak demeyip kararımda yavaşlamadan, düşünmeden, kaşınmadan verdiğim son kararla ben Afrika’ya taşınıyorum.

Seni arayacak kontörüm olmadığı için yazıyorum bu mektubu. Hoş, sana ulaşabileceğim bir numaran da yok zaten. Kaldı ki bu mektubumu kime okutacaksın onu da bilmiyorum. Sakın ha korucu komşunun oğlu Sansar Hüsso’ye okutayım deme.

Sahi adresin neydi anne?

En son kalbin kanadığı için kaldırıldığın hastanenin adresini biliyorum. O da kısacası “Urfa Devlet Hastanesi, Urfa” idi. Onu da hastaneye kadar yürüyerek giderken bıraktığın kan izinden bulmuştum. Neyse giderayak, Türkçe bilmediğin için seni azarlayan o anası tipli parlak doktoru hatırlayıp menfur hislerimi güncellemek istemiyorum.

Hani beni askere almışlardı da sen görmek istemiştin ya beni… Hani sonra “benim başım kapalı bu gâvurlar beni oğlumla görüştürmezler” deyip de kararından vazgeçmiştin, hatırlıyor musun? Gene de dayanamayıp geldiğin ve fakat Mamak nizamiyesinden geri döndüğün o günler vardı ya. Ah anne ne gerek vardı?

Onları dert etme anne…

Başbakanın eşi de askeri hastanenin kapısından gerisin geri gönderildi.

Üstelik ben sana şaka yollu sormuştum;

“Anne nedir bu başörtüsü,  kadının saçının görünmesi haram mı?”

“Evet” demiştin, hem Kürt hem de ümmi kafanla.

“Neden?” demiştim, hani sen sorulan her soru için hazır olan joker cevabını kullanmıştın, “Çızame” demiştin.

Ben de o zaman “anne saçlarını usturayla kazıtalım, hem başörtüsünden kurtulursun, hem de saçlarının görünmesi günahından”

Bana “iblis” demiştin. Aklıma geldikçe gülüyorum.

Neyse ama gene de sana sunduğum çözüm daha kökten ve daha radikaldi. En azından fakülte kapısında babası dövülen, (vardı ya başörtüsünün üzerine peruk takarak okula girmeye çalışan) o masumenin ucube görüntüsü kadar maskaralık resmetmezdi.

Ama sen “Çızame” de ve takmaya devam et. Ben artık takmıyorum.

Kısacası anne ben bu hatıralarla Afrika’ya taşınıyorum.

Hani Urfa’da aşiret odasına kısa kollu gömlekle girdiğim zamanlar bana “ciddiyetsiz soytarı” diyordun ya. İşte artık onlar geri de kaldı anne.

Çünkü ben Afrika’ya taşınıyorum. Orada hasbelkader biri beni donsuz ve urbasız görüp de sana ispiyonlarsa için yanmasın. Oradaki bütün kardeşlerim öyle. Ama gene de sen saçlarını sakla. Hani farz olduğu için falan değil, inat olsun diye yap.

Ha anne evlat nasihati olsun diye değil ama başın özgür değilse örtüsü özgür olsa ne olur? Boş ver ağrıtma o yaşlı başını.

Ya anne uzadıkça uzadı konu.

Şimdi gidişime dur diyemiyorsun belki ama ne zaman döneciğimi sormak geçiyor içinden, biliyorum.

Abdestinin üstüne oturan bu iktidarın hadesten tehareti muhal görünüyor.

Korkunç bir ahlaki kriz ve ekonomik deprem geliyor.

Bütün insanlık borcumu ödedim.

Ayrıca sana aldığım bıravn marka tansiyon aletinin son taksitini de yatırdım.

Tüm Türk liralarını ruhuyla beraber bozdurup dövize çevirdim. Kredi kartlarımdaki tüm limitleri nakit olarak çektim.

Bankalara kazık atıp gidiyorum.

Anne ben Afrika’ya taşınıyorum.

Artık sen de ölsen diyorum.

Çünkü geride kalan her şey için “canı cehenneme” demek istiyorum.

Sana gelip “oğlun kaçtı” deseler, sen sadece “çaktırma” de,

E mi?

“Lütfen dikkat!… Bu,  Zambiya yolcuları için yapılan son çağrıdır.”

(TIMETURK)

TEREYAĞINDAKİ KIL

Salı, 04 Mart 2008

TEREYAĞINDAKİ KIL
04 Mart 2008 18:42

Alınan abdest, yapılan telkin, edilen dua ürkütülen kurbağanın bir bacağına değmedi.

İptida bir sefer başlattı Bağdat’a doğru; at kafalı çırpıları dehdehleyerek şaha kalkan Asakir-i Tayyibe…

Ağız yolunu şaşırmış aç pilavcılar gibi dayanıldı sapı kırık bir kaşığa.

Hedefin ne olduğu aşikâr olmasına rağmen amacı, kişi başına düşen gayrı safi milli hassasiyetler gibi geniş uçurumlu farklarla ve ilgisiz argümanlarla yorumlandı. Hedefe varıldı ya da yaklaşıldı ancak amaca asla ulaşılmadı.

8 Haziran 2007 muhtırasında güdük kalan; “Türk milletinin kitlesel karşı koyma refleksi”nin yeniden uyandırılması sağlandı ve yolgeçen hanından da beter, giren çıkanın belli olmadığı bir coğrafyaya -40 derecede askerler sürüldü.

Sözümona Zap Kampı’nı bombalamaya gittiği düşünülen askerlerin, seyyar gazocakları üstünde ısıttıkları konservelerle piknik yaptıkları yolunda haber ve fotoğraflar taşındı gazete manşetlerine. Tehlikeli ve bedeli ağır olan bu maceranın hangi çılgın imaja hizmet ettiği bir türlü anlatılmadı, anlaşılmadı.

Askerlerin -40 dereceye kadar dayanıklı yeni üniformaları, ayaklarındaki karlık ayakkabılar, sırtlarındaki 40 kiloluk yük, 2300 metre menzilli Kanas marka silahlar, gece görüş dürbünleri ve termal kameralar, Tomahawklar, akıllı füzeler, helikopterler, tanklar, jetler ve uydu haberleşme sistemler, uydu takipli istihbarat koordinasyonu ve hepsinden önemlisi “iman dolu göğsü gibi serhaddi” ile dağlara sürülen askerlerimiz verilmek istenen bir gözdağının ve tazelenmeye mecbur kalmış bir imajın figüranları olarak gittikleri gibi geldiler.

Tam da başörtüsü gibi Türk kadınının başına amansız ağrılar düşüren o lanetli sorunun köşke doğru gittiği günlere denk gelen bu sergüzeşt-i bila idrak (anlaşılması güç macera), Çankırı’da, Çorum’da, İzmir’de, Ankara’da kitlesel refleksin uyanışına vesile oldu ve söz konusu “vatan” olan gizli bir iktidar çatışmasında teferruatlar çöpe atıldı.

Dünyanın en disiplinli ve düzenli ordusu olan Saddam’ın Irakında bile dünyanın saldırısına maruz kalınan cehennemin ilk gününde 17 Iraklı asker vurulmamıştı. Ve Amerikanın herhangi bir helikopteri düşürülmemişti. Avrupa basınının çeşitli uluslar arası haber kaynaklarına dayandırdığı rakamlara bakılırsa operasyonun ilk üç gününde 81 askerin şehit olduğuna inanmak için vatan haini olmak gerekir belki de.

Türk Silahlı Kuvvetlerinin bu mevsimde, bu, “durup dururken savaşım geldi” tarzındaki gizli ve örgütlü harekâtı aslında ayyuka çıkardığı hazin gerçeklerle kostak iktidarın aç kabadayılığını bir kez daha düşündürdü.

Bu harekâttan PKK’lıların haberi vardı ama ne yazık ki iktidarın haberi yoktu. “Var diyorlarsa desinler, peynir ekmek yesinler” istihzaından kurtulmaları artık imkânsızdı. Daha da komik olan gidişlerinden haberleri olmadığı gibi dönüşlerinden de olmadı.

“Harekât neden erken bitti?” sorusu ise Rabırt Geyt adındaki bir geytverenin şifreli tehditlerinden sonra başladı.

Geri dönüşün bununla hiçbir ilgisi olmadığı, harekâtın planlandığı şekilde sona erdiği yönündeki savunmalar ne hükümeti ne de Genel Kurmayı eleştirilerden muaf bırakmadı.

Peki, neden kurtların bile dayanamadığı -40 derecede bu savaş?

Parka ve şalvarından başka giyeceği, kalaşnikoftan başka bir silahı olmayan kamp dışındaki bu teröristlerin bu havalarda don- gömlek dağ-bayır gezdiklerini ve vuruş menziline girdiğini kim söyledi?

İHA’nın muhabirlerinin çektiği görüntülerden izlediğimiz iki terörist arasında geçen geyik muhabbeti ve sigara molasındaki rahat konuşmaları ve hatta şakalaşır gibi diyalogları ve geyik avına gider gibi yalpalana yalpalana yürüyüşleri, harekâtın PKK üzerinde yarattığı söylenen psikolojik yenilgiyi ele vermiyordu.

Ben iki şey öğrendim bu maceradan;

Yaşar Büyükanıt iyi bir siyasetçi değil.

Tayyip Efendi iyi bir asker değil.

Neyse ki tereyağındaki kıl çekildi. Bu kıl harekâtın başladığı sabah, iktidarın zengin sofrasında altın yaldızlı tabaklarda servis edilen tereyağındaki kıldı.

“Tereyağından kıl çeker gibi çekildik”… Bu deruni cümlenin işaret ettiği evham saldırının hedefini bile şaşırttı.

Bu, şu demek mi?

“Olası bir mukavemette yahut taarruzda daha fazla zayiat verme riskini, parmaklarımızın ucuna basarak, kimseyi ürkütmeden, peşmergelerle dalaşmadan, ABD le çatışmadan, belaya bulaşmadan, soğuktan donup düşmeden, yavaş yürüyüp koşmadan dönerek ortadan kaldırdık”

“Rabırt Geyt in açıklamasından sonra döndüğümüz yolundaki yorumlara başvurmak dökülen kanlara saygısızlıktır” dedi Genel Kurmay Başkanı.

“İspatlasınlar üniformamı çıkarırım” dedi ekleyerek.

Şecaat arz ederek sonsuz bir özgüven verilmek istendi

Ama bence de çıkarmalı…

Çünkü bu cümle bile başlı başına güvenirliliği tartışma konusu yapacak acaiplikte.

Çıkarmalı ve o üniformayı çok demokrat ve aşırı özgürlükçü, harekât habersizi Tayyip beye vermeli.

Siyaset şapkası daha şık durabilir Büyükanıt’ın başında…

AKP ile TSK’nın şahane ittifakının kara harekâtını doğurduğunu iddia eden Perihan Mağden’in “YAŞASIN! KARA HAREKÂTI” başlıklı yazısında suç teşkil eden o son cümlenin de aslında muteber olmadığı ortaya çıktı.

“AK Parti-Askeriye İttifakı, ittifakların en şahanesi olmuş durumda yani. Şereflerine, ya da tam tersine, kadeh kaldıralım!”

Pardon kimin şerefine?

Ya da “tam tersine” derken kimlerin şerefsizliğine!

Kutsal ittifakı değerlendirirken doğru tezler ve yorumlar ileri sürmenin de bir şerefi yok mu?

Şimdi hep beraber Perihan Mağden’in şerefine kadeh kaldıralım.