Ekim 2007 için Arşiv

TASAVVURDA YENİLMEK

Çarşamba, 24 Ekim 2007

TASAVVURDA YENİLMEK
24 Ekim 2007 11:10

Tasavvurda kaybedilmiş bir savaş cephede kazanılamaz.

Biliyorum, aforizmik olduğu kadar muhkem bir cümle oldu. Anlamını, iddiadan yargıya vardıran bu söz, belki de yenilgiyle sonuçlanan her savaşın ardından tartışılmalı.

Korkuyla girilmiş  savaşlar; galibiyet, mağlubiyet ve beraberlik gibi birbirinden farklı sonuçları olan futbol müsabakalarına benzemez.

Korku, kabuğunda kanayan namussuz bir yaradır.

Firar, teslimiyet ve mahkumiyet gibi biri diğerinden onursuz sonuçları kaçınılmaz kılar.

Savaşmanın ve kazanmak kadar kaybetmenin de onuru vardır. Ama bu onur, davasına mutlak bir inançla bağlı olanlar içindir. Ve en kötü düşman, savaşı kazanan tarafa zafer gururunu yaşatmayacak kadar korkusuna teslim olandır.

Bazen sadece onur için savaşılır. Onuru için savaşmayan bir kavmin zaferi kutlanamayacağı gibi yenilgisinin matemi de tutulmaz.

Esatirul evvelin de olsa (mitolojik menkıbe) Termofil Geçit’ini aşarak Yunanistan’ı işgal etmek isteyen ve iki milyon askeriyle hücum eden Pers Kralı Xerxes’in  “güneşi gölgeleyen okları”, “okların gölgesinde savaşan” Dienekes komutasındaki 300 Spartalıyı mağlup etmeye yetmemiştir.

Kral Xerxes; “Ey Spartalılar silahlarınızı verin”

Leonidas; “Gel ve kendin al”

Girdiği Ateş Geçidi’nden bir daha çıkamadı Kral…

Bugün Termofil de dimdik duran Anıt, aynı zamanda korkusuzluğun yarattığı demokrasi abidesidir.

Korku; tiranlıktır, diktatörlüktür.

Korku; olağandışılıktan olağanüstü hal yaratma hastalığıdır.

Korku; yabancılaşmadır, yabancılaştırmadır, yabanileşmedir.

Korku; ölümü onursuz kılan yaşam poliçesidir.

Korku; şuursuz iki milyon askerle  300 çıplak Spartalıya yenilmenin hazin mitolojyasıdır.

Korku; güneşi kapatan okların gölgesinde hezimete uğramaktır.

Korku; gidememektir.

Korku; gidip de dönememektir.

Korku; kılıcını düşürdüğü yerde teslim olmaktır.

Korku; sadakatsiz  ve kahpe müttefikleri kararlı düşmana karşı örgütleme zaafıdır.

Korku; olduğu yerde vurulmayı beklemektir.

Korku; geceyi ışıtan mermilerle karanlığı bastırmaktır.

Koku; kendisini korusun diye kapısına bağladığı köpeği (düşmanı haber veren havlayışından ürktüğü için) öldürmektir.

Korku; bir karaltıyı tabur gibi görmektir.

Korku; birebir boyutunu binlerce kat aşan gölgelerin günbatımı hükümranlığıdır.

Korku; mazeret bulmaktır, maruzat dinlememektir.

Korku; düşmana teslim edilmiş en büyük silah en ölümcül cephanedir.

Tasavvurda kaybedilmiş bir savaş cephede kazanılamaz. Çünkü korkuyla çıkılan seferler savaşmayı gerekli bile kılmaz. Düşman vur/a/masa bile korkusundan ölür. 300 Spartalı vatansız kalmamak için ölümü tercih etmişti. Ama 2 milyon Persli ölmemek için yenilmeyi…

Şimdi o meşhur Termofil savaşına dönelim;

Kral Xerxes; “Ey Spartalılar silahlarınızı verin”

Leonidas; “Gel ve kendin al”

Kral Xerxes ; “Oklarımız bir bulut gibi güneşi gölgeleyecek”

Dienekes; “O halde biz de gölgede savaşırız”

Eğer yalan değilse ibret verici bir diyalog. Yenmenin zaferi yaşanmıyorsa dahi yenilmenin bir onuru olmalı.

Nükleer çağda savaşın onuru kalmadıysa bile, onurun savaşı asla bitmemeli.

Onur için verilen savaşın iki sonucu vardır;

“Ya istiklal, ya ölüm!”

AKP’NİN SON SÖZÜ: ORDU GÖREVE

Perşembe, 18 Ekim 2007

18 Ekim 2007 09:23
AKP’NİN SON SÖZÜ: ORDU GÖREVE

“Bedeli neyse ödemeye hazırız”…Bedelini hesaplayamadıkları bir hezimetin muaccel itirafı… Meccani kahramanlığın hamakat sınırlarını zorlayan dayılanışı… Kaybetme korkusunun dayanılmaz baskısı… Terörü yok etme şecaatinden çok Kürt meselesinin ağırlığı altında ezilme korkusu… Biçemediği ekini ateşe verme kolaycılığı…“Bağışıklık Sistemi”nin yarattığı “kırk yıllık ibadeti bir şişe şaraba değişme” hastalığı… İnkârcılığın ikrarı… Çaresizliğin ve beceriksizliğin dik âlâsı… Hamâsetin daniskası…

Her şeyin bir bedeli var, hükmetmenin de… Bir gün gelir ödenir. Ama terör meselesini Kürt meselesine dönüştürmenin diyeti ağırdır. Çatışmadan savaşa dönmenin bedeli kaldırılamaz. Sözün bittiği yerde el değiştiren siyaset, yetkilerini de devretmenin eşiğinde boynunu, savaşla bilenen bıçakların altına yatırmıştır. “Evde ana-baba, bacı, kardeş yüzüne hasret” terennümüyle “Gel tezkere gel” diyen korkulu yüreklerin beklediği askerler, teskere (s ile) üstünde ana ocağına döndükleri zaman sınır ötesi operasyon dayatması ile dayılanan siyasetçilerin terhis vakti gelmiş olacak belki de…

Zira, Allah bela verir, su vermez; hükümet sorumludur.

Allah su verir mahalleyi sel basar; hükümet sorumludur.

Tren devrilir, asansör bozulur, ambulans gecikir; hükümet sorumludur.

Silahı var, dürbünü var, aracı var, roketi var, bombası var, asker vurulur; hükümet sorumludur.

Sınırsız sorumluluk makamındaki “muvazzaf” hükümetin “bedeli neyse ödemeye hazırız” şeklinde arz ettiği şecaat “sözün bittiği yerde”, siyaseti, silahlara terk etme sorumsuzluğuyla hükümsüz bırakmıştır. Söz silahların olacaktır. Artık silah kimde ise söz onundur. Ama sözü terk eden kimse, sorumluluk da ona aittir.

Hükümet İstifa!…

PKK üzerinden yürütülen gizli bir etnik ayrımcılığın, sınırların dışında varlık mücadelesi veren Kürt yönetimine karşı tehdide dönüşmesi, mevcut denklemde bir tek ülkemiz için korku ve endişe vericidir. Terörle mücadele için ayrılan harcamaların savaş bütçesi olarak planlanması, ihracat rekoru ve enflasyonla açıklanan kırılgan ve nidüğü belirsiz  bir ekonominin adı konulmamış bir savaşa seferber edilmesi tüm ülkenin ortak yaşamsal sorunu iken; terörle mücadelenin terörist hedefleri aşan bir alana taşınması etnik bir çatışmayı veya öngörülmemiş bir iç savaşı beraberinde getirebilir…

İçeridekini terbiye etmek için dışarıdakini vurma fikri stratejik bir hata değilse apaçık kurgulanmış bir savaştır. Ki bunun bedeli devlet ya da devlet erkini elinde tutanlardan çok milletin kanıyla tahsil edilir. Bir savaş halinin yaratacağı siyasi sonuçlar her ne kadar AKP nin hazin akıbetine işaret etse de PKK terörünün daha da güçlü bir taban bulacağı ve kökünün kazındığı yerden daha gür yeşereceği vehmini hâkim kılıyor.

Tamtamcı medyanın ve savaş çığırtkanı mahfillerin üç yıldır hastalıklı bir histeriyle manşetlere taşıdığı ve Barzani’ye atfettiği tahrik dolu ifadeler, gelinen noktada hedefine ulaşmış ve güneydeki Kürt yönetimini de terörle mücadele curcunası içinde kapsama alanına almış görünüyor. Kazara ya da taammüden, Barzani yönetimindeki bir köyün ya da hedefin vurulması durumunda; Türk askerinin başına çuval geçiren ya da 7 askerini vurduktan sonra özür dileyen ABD ye karşı Türkiye’nin gösterdiği olgunluk Güneydeki Kürt yönetimi tarafından gösterilmezse; Askeri, siyasi ve stratejik müttefik kabul ettiğimiz ve fakat Peşmergeleri eğittiğini de iddia etmekten geri kalmadığımız ABD ve İsrailli subaylar ve ajanlar böyle bir çatışmada Kürt peşmergeleri komuta ederse; Milli benliğimizi felç edecek şiddette havsalamızdaki tazeliğini koruyan ermeni soykırımı suçlamasından sonra bir de Kürt soykırımı dünya gündemine düşerse; NATO ve BM içindeki hakim güçlerin düzmece raporları (gerçekte olmasa bile) Türkiyemizi bir ambargonun kıskacına mahkum ederse; AB, 40 yıldır üyelik için yürüttüğü müzakereleri başlıkları ile beraber Türkiye’nin gözünün içine sokarak iade ederse… Ne olur?

Sil baştan…

“Ordu göreve” diyenler öyle değil ama böyle orduyu göreve başarmışlardır. Ve de iyi etmişlerdir. Parlamento ile ordu arasında gizli yada açık bir çekişmenin olduğundan bahsedenler, dün mecliste tezkereye evet diyen 507 milletvekilinin; sözü, görevi ve yetkiyi orduya devrettiğini görünce ne düşünmüşlerdir acaba?

Şimdi hükümet ve siyaset hep bir ağızdan “Ordu göreve” dedi.

Ama!…

Güneyde bir asker vurulsa yetkiyi alan TSK değil hükümet sorumludur… Orduyu göreve getirenlerin sözü bitmiş ve sel gitmiş geriye kum kalmıştır.

Peki, AKP gidince geriye kim kalır?

TSK…

Öyleyse şimdiden Hükümet istifa!…

Ödemeye hazır olduğunuz bedel budur ve kimseler sizi alaşağı edip göndermeden kendiniz gidin.

Askerlerimiz Güney sınırına yığınak yapmadan sınır ötesindeki teröristler çoktan bu tarafa geçmiş midir acaba?

Şunu ümid ediyorum ki; bu savaş orda başlayıp orda bitsin. Burada devam ederse Allah bu devleti, bu milleti bütünlüğüyle ve kardeşliğiyle korusun…

Hong Kong’a otobüs seferleri konsun

Çarşamba, 10 Ekim 2007

Hong Kong’a otobüs seferleri konsun
10 Ekim 2007 02:51

“Dünyanın en büyük otobüs terminalini hizmete açmaktan gurur duyuyoruz” diyordu Melih Gökçek, AŞTİ ilk hizmete açıldığında. Ama hangi dünyadan bahsettiğini kimse bilmiyordu.

Prag’dan baktığında başkanlığını yaptığı şehirden utanç duyması gereken biri Bangladeş’ten baktığında Ankara’yla gurur duymalıydı elbette. Hakeza İstanbul… Dünyanın kültür başkenti olacakmış? Hangi Kültür? Ben peşkeş, ihanet ve talan kültüründen başka bir şeye rastlamadım hiç.

Okkalı divitli cami minaresi mi?

Şehzadelerin kerimelerle oynaşmak için boğazın gırtlağına kondurduğu ve bugün bu ülkenin gerçek iktidarı olan sonradan görme sülük sermayedarların desinler-kosunlar diye gasp ya da iktisap ettikleri yalılar mı?

Büfeciye, gazozcuya, tombalacıya, değnekçiye, kapkaççıya, mafyaya, ite çakala rüşvetle peşkeş çekilen medreseler, külliyeler, cami avluları mı?

Hilafet kültürü mü?

Ne?

Konu bu değil. Ama kültüründen yoksun yaşanılan bir dünya var. O dünyanın başkentidir İstanbul…

Konu bu da değil…

Konu Türk Havaalanlarındaki esnafların ahlaksızlık boyutunu aşan kazıkçılığı…

Dünyanın en büyük otobüs terminalini açmakla iftihar eden bir beynin riyaset ettiği bir memleket, Bangladeş’te köy yönetir gibi yönetilir. Ve yöneticilerin yaptığı iş terminal simsarcılığından farklı bir şey değildir.

Konu bu da değil.

Konu THY ve havaalanları…

Dünyanın en büyük otobüs terminali varken uçakla yolculuk yapmak için sadece zengin değil aynı zamanda para taşıyan eşek olmak gerekir.

Osaka’dan Taipei’ye, Paris’ten Guetemala’ya, Telaviv’den Roma’ya, Londra’dan Bangonk’a, Sofya’dan Newjersey’e, Atina’dan Madrid’e kadar dünyanın tüm büyük kentlerindeki havaalanlarında 0.5 Lt su ve bir kahve toplam 2 Euro.

Türk Havaalanlarında bu değişir. Türk havayolları da neresine 4 yıldız aldı bilmiyorum ama Ankara’dan İstanbul’a gitmesi gereken bagajı Trabzon’dan gelsin diye 5 saat beklemek zorunda kalırsınız, üstelik Business Class yolcusu olduğunuz halde. Beklerken bir çay ya da kahve içmek isterseniz her biri için 9 YTL’yi hazırlamalısınız. Üstelik 50 YTL üstü getiren garsonun geri kalan 41 YTL yi 60 parçaya bölüp hesap kutusuna doldurduğunu görürsünüz. Bozuk para miktarı arttıkça bahşiş bırakma ihtimali hesap edilerek.

Ankara’dan bağlantılı uçuşlarla Kanarya Adalarına gitmek isterseniz, Madrid’den sonra Aireurope hava yollarına verilmesi gereken bagaj Iberia Havayollarına bağlanır ve gider Barcelona’ya iniş yapar. Bagajınızın peşine düşersiniz, bütün İspanya’yı dolaşarak ve havaalanlarında nöbet tutarak bagajınızı bulursunuz. Ama tam da dönmeniz gereken günün içindesiniz.

THY’yi ararsınız malum numarasından “görüşmeler iyi hizmet vermek için kaydedilmektedir” der salak operatör ve bir kadının pişkin ses tonuyla karşılanırsınız. Bagajı bulmak için 4 gün boyunca THY ye ve Ulaştırma Bakanlığına telefon açarsınız, yurda döndüğünüzde sizi bekleyen 3 bin YTL’lik cep faturasıyla karşılaşırsınız.

Uçağa binerken yurtdışındaki Türk havayolları yetkililerinin contuar girişlerinde azar ve aşağılamalarına “la havlevele” çekersiniz. Elaleme rezil olma utancı olmasa oracıkta ayak altına almamak için sabrınızı terbiye edersiniz.

Gelirsiniz yurda.

1 çay 9 YTL (6 Euro) bir kahve 9 YTL… Bir sandviç 12 YTL. Bir çorba yarım litre su ile beraber 18 YTL. Tehirli uçak kalktı kalkacak beklentisi içinde bir yere çıkmazsınız ve bir sigara, bir çay, bir çorba derken bir uçak bileti bedelini de orada harcarsınız.

Koca kent Diyarbakır’da idim önceki gün. Otobüs şirketlerinin servis terminalinden daha küçük bir havaalanı. Türkiye’nin utancı olmalı bu…

İftar vakti yiyecek bir şey yok. İki çay istersiniz cam bardakta, bir de su. 12 YTL hesap ödersiniz. Üstelik her yudumunda; üretenden pazarlayana, taşıyandan demleyene kadar her birine ayrı ayrı küfretmenizi vacip kılan rezillikte bir çayı içmeye mahkûm olursunuz.

Türkiye havaalanlarında “neden pahalı?” diye sorarsınız…

Cevap; Kira yüksek. Burayı almak için bir servet harcadık…

Neden?

İhale bizde kalsın diye…

Kime verdiniz o serveti?

Zübüklere…

Böyle bir memleket… Her defasında uçak kalkışları saatlerce ertelenmese çay içeceği yok kimsenin ama THY bunu hep yapıyor işte.

Maliyeti 7 kuruş olan bir çayı 9 YTL’ye satanın, gerekçe gösterilen kirayı yüksek tutarak bu fahiş fiyata göz yumanın, tüm bunlara neden olan zübük bürokrasinin içtiği çay zehir olsun inşallah.

Melih bey?

Hong Kong’a otobüs kaçta?

Bırakın yıkılsın!…

Pazartesi, 08 Ekim 2007

Bırakın yıkılsın!…
08 Ekim 2007 04:35

Üç-Beş çapulcunun(!) dağbaşı eylemleri milletin birliğini ve beraberliğini ve devletin bölünmez bütünlüğünü yıkıma uğratacak boyutlara gelmişse, bırakın yıkılsın!…

Bu devletin daha önemli meseleleri olmalı mutlaka. Her gün ve her vesileyle yurdun her tarafında birileri ne için vuruştuğunu bilmeden can veredursun başlangıçtaki ilke ve esaslara dönüş hesapları yapmalı devlet dediğin…

Canı cehennemlik bir yokluk içre mutlak sefaletin hudutlarında dolaşan ve cinsi insan olan bir millet açlığına ibadet süsü vererek kendini avuturken bu ramazanda, hile ve ahlaksızlığı ve din üzere Allahsızlığı kâr edinen; Müslümanın sofrasına bir liralık hurmayı 20 liraya, 3 liralık şekeri 9 liraya kakalayadursun namussuz tüccarlar, lüks otellerde medyatik geleneksel iftarlar versin erkân-ı devlet…Öyle değilse bile bırakın böyle yıkılsın!… Yıkılsın karşısından milletin.

Bırakın, takılan türban ve okunan kuranla yıkılacaksa bir devlet; ömrünü korkuyla zindan etmeden, göbeğine gövdesine bombalar bağlayıp aramızda intihar etmeden kendi halinde ve kendi ağırlığı üzerinde çökerek yıkılsın!…

Nedendir, altlı üstlü sağlaması yapılan bu hesaplardaki tutarsızlık?

Nedendir, gövdeyi götürmeyen kan, akmış sayılmıyor?

Nedendir, gövdeleri yutan kan hiç kimseyi tutmuyor?

Çünkü herkes kendine yetecek kadar can taşıyor. Ve ölümün tek başınalığı milletin birliği ve büyüklüğü karşısında trajik bir kayıp olarak istatistiklere geçiyor. Üç beş çapulcunun eylemlerine çetele tutuluyor, ölüyor 30 bin kişi ama her biri tek başına ölüyor.

Halktan 12 kişi hunharca öldürülüyor. Hükümetten üç bakan olay yerine giderek canı alınmış bir milletin koşulsuz teslimiyetini zimmetine geçirerek geri dönüyor.

Bu nasıl oluyor?

Yani nasıl oluyor da konuşma mesafesindeki 12 kurban 400 mermiyle vurulurken “nerden geliyor bu mühimmatın bolluğu?” sorusunu sormuyor ve katillerin lojistik destek kaynaklarının üstüne gitmiyor da, olay yeri inceleme ekibi gibi kriminal laborant komikliğiyle siyasi bir pespayeliği tereddütsüz sergileyebiliyor?

Nasıl oluyor?

İşte dün 12 Asker şehit olmuşken; matemevinde davul çalar gibi müptezelliğine bilim adamı sıfatı yakıştıran birileri, devletin varlığı için canını veren milletin evlatlarından devletin korunması gerektiği tezini rezilce savunuyor?

Nasıl oluyor?

Nasıl oluyor da bir devlet, DTP’lilerin “PKK terör örgütüdür” lafıyla terörü bitireceğini düşünüyor?

Nasıl oluyor da dünyanın en güçlü ve en donanımlı ordusuna sahipken terörle mücadele kitlesel reflekslerin gücüne ve desteğine gereksinim duyuyor?

En nihayetinde, “düşük yoğunluklu bir çatışma” ya da “savaş demek suç mu değil mi?”tartışmalarının koptuğu masaların çok uzağında bir yerde vuruluyor masumlar…

Nasıl mı oluyor?

Türkiye laiktir, laik kalacak!…

Üç-beş çapulcu o kadar can aldı da yıkılmadı bu devlet, bölünmedi bu millet…

Adıyaman Rektörünün başlangıçtaki ilkelerden uzaklaşma fobisi, Uludağ rektörünün Arapça ezan fobisi, laik lümpen kesimin türban fobisi ile yıkılacaksa bu devlet, bırakın yıkılsın!…

Canı cehennemlik bir korkunun hayat vaat etmesi düşünülemez.

ORUÇ TUTAN BİR ŞEHİR

Perşembe, 04 Ekim 2007

ORUÇ TUTAN BİR ŞEHİR
04 Ekim 2007 10:47

Yeşil elma kokuyor aç nefesi bu şehrin…

Hevenginde tedirgin bir hurma kadar yaşlı, yorgun gözlerindeki kahvelik derin…

Kendini itikâfta unutmuş, serapa secde…

Naimâ gözleri giryân, çilekeş sesi nalân geliyor, azabı mukaddesle çürüyen peygamberin.

Kurt düşmüş yarasıyla yürüyor Eyyûp, yürüyor kapısına göklerin…

Kendini kanizinde bulan kalbi kanamalı bir şehir, Urfa!…

Oruç tutmuş sahursuz, oruç tutmuş susamış… Bin duayla paralanan, dudakları çatlamış…  Yorulmuş, kederinin duvarına yaslanmış…

Ne çok hikâyesi var bu divane şehrin,

Ne çok hüznü var minare gözlerinde boynu bükük abid güvercinlerin.

Ne çok hürriyet bahşedilmiş göldeki balıklara,

Ve ne çok peygamber mührünü basmış bu kadim topraklara…

İşte;

Kırba kırba süt taşıyor bir ceylan seğirterek. Az öte de kundaksız aç bekliyor bir çocuk. Gün batıp üstüne ay doğuyor hükümsüz. Ve rüzgâr ılık ılık yüzüne efildiyor.

Kuşkusuz adımlarla yerleri döve döve, çılgın bir yangın yalazından silkinip gelen adam, bağdaş kurup oturuyor sofranın en başına. “Kim?” demeden “İbrahim” diyorlar, yanında İsmailî, boynu tereddütsüz gelmiş kurbanlık kıvamına…

Nemrut’un tanrıları az ötede paramparça yatıyor. Birbirine küs kalmış mancınık sütunları, birkaçbinlik yıl geçmiş ayıptan yüzleri yok, çaresiz bir utancı ayaküstü taşıyor.

Yüzünde ağrıkesici bir tebessümle sabûr, yarasında kurt besleyen bir adam yaklaşıyor. “Ben” diyor, “bu çileyle hakka yakın olmuşum”, oturup umarsız kalpleri efsunluyor. Yüklenmiş çilemizi Eyyûb gidiyor.

Mezarından sürgün bir adamın büyüdükçe büyüyor gölgesi, yürüyor üstüne üstüne şehrin.

Gözleri alev kapanı,

Ne yıldırımlar düşürüyor bilseniz bakışlarındaki şerâre…

Yan durmuş gövdesinden sola dönüp bakıyor.

Çatlıyor bin yerinden granitten lahitler

Alnında bir kavganın kılıçları şakıyor

Heybeti gaybî… Uçurumlara dağ deviren bir sedanın sayhası, kertiyor Nemrut’un burçlarını…

Bastığı yerde kopan zelzelenin enkazı, cüruf cüruf üstümüze devriliyor…

“Ben” diyor, “adının sahibiyim”

“Ben” diyor, “bir zindan yazıtıyım, her asrın üstünde güncellenen…”

“Ben” diyor, “Mücadelenin ilmiyim”

Kürt bakışlı, kaftanı kefen bezi, ak puşusu namus, gözleri kartal bu adam “kim?” diyorum.

“Ben” diyor, “Bu topraklardan naşı sürgün edilmiş hakka mülteci bir kulum”

“Ben” diyor, “göze nur kalbe şuur veren bir davanın neferiyim, ben adının sahibi Saidim, Said-i Nursi”

Devriliyor müstahkem nizamı içimdeki putların.

Bin kez ölüyorum, tek başıma, bir toplu mezar olup kendime gömülüyorum…

Yine de yeşil elma kokuyor aç nefesi bu şehrin.

Sahursuz ve İftarsız kalbiyle saim…

Şimdi ezan okunuyor Halillurrahman’da.

Tüm şehir namaz kılıyor arkasında İbrahim peygamberin.

Ben aç kaldım, orucu şehir tuttu.

Ben uyudum, şehir namaza kalktı

Halilî bir seda yükseldi sahur vakti;

Allahu Ekber…

BİZ MAHALLELİYİZ, DEFOLUN!…

Pazartesi, 01 Ekim 2007

BİZ MAHALLELİYİZ, DEFOLUN!…
01 Ekim 2007 13:47

“İnsan acılarına bigâne kalan sosyoloji lanetlidir”  Durkheim

Latince socius; arkadaş, dost anlamına geliyor…

Logy, Yunanca bilim demektir.

İkisinin terkibinden oluşan ilmin adı sociology…

Türkçe okunuşu sosyoloji…

Türkçe karşılığı toplumbilim… Arapçası içtimaiyat…

Konusu mahalle.

Mahalle ve insanın karşılıklı iletişimini, etkileşimini, kolpalıklarını, davranışlarını, disiplinlerini, kurnazlıklarını; coğrafik, demografik, etnografik ve görsel grafik gibi abidik-gubidik kodlarla beynelmilel bir dedikoduya dönüştüren ve bunu bir ilim olarak tahsil etmeye zorlayarak toplumsal kişilikleri tahsilâta bağlayan, budunlararası ağları çözümlemek için habire ıkınarak sözcükler ve formüller türeten bir ilm-i beşer…

Toplumların sırtına vurulan palan… Ve sırtındaki palanla tanımlanan toplumların öznesini ve öğesini oluşturduğu bir ilm-i laklakan…

Auguste Comte adında bir Fransızın bu Latince ve Yunanca kelimeleri bir araya getiren üstün dehasının tüm toplumları içine sokup çıkardığı kalıplar manzumesi…

Yeni doğan çocuğunu isim bulmakta zorlanan mahalle okumuşlarının sığındığı akademik bir yalan…

Birey-mahalle ilişkisinden budunsal çıkarsamalar yapan bu ilmin temsilcileri genelde mahalle çocukları/dırlar. Ancak mahalle ağzıyla değil mecelle lafzıyla konuşurlar. Onun için büyük adamlar/dırlar. Dırlayan bu büyük adamlara sosyolog diyorlar.

Sosyoloji bir mahalle bilimi iken, mahalle sakinlerinin karşısında eziklik ve ezilmişlik hissiyle kıvranmasının nedeni kendisine ait olmayan kavramlarla kendisini tanımlama kompleksindendir.

Tıpkı; bize ait olmayan ve fakat bilmediğimiz tanımlarla, duymadığımız sözcüklerle, tuhaf formüllerle bizi evire çevire bir şeylere benzetmeye yahut benzediğimiz şeylerden uzaklaştırmaya çalışan diğer ilimler gibi.

Teoloji, biyoloji, fizyoloji, antropoloji, etnoloji, psikoloji, Türkoloji, filoloji, etimoloji, epistemoloji, Hindoloji ve dahası kişi başına düşen fikir kadar lojik zenginlikler oluşturan; öznesi ve öğesi olduğumuz ve fakat lafzı ve ruhuyla bize ait olmayan sair ilimler gibi.

Aile baskısı, üvey anne-baba baskısı, cemaat baskısı, örgüt baskısı, parti baskısı, devlet baskısı derken, memleketi “mahalle baskısı”na kilitleyen; muhteviyatı ve kerameti kendinden menkul, menhus bir sosyolojik tanım, mahallenin gayr-ı meşru çocuklarının “ulusal baskı” yapan gazetelerine manşet olarak yerleşti.

Üstelik mahallenin delikanlılarından kaçan birinin sosyolojik bir tanımdan çok mahallenin “Fahriye ablası” ağzıyla ifade ettiği bu yeni tanım, kendisinin tahayyül bile edemediği boyutlarda tartışıldı.

Ve bu tanımlamayla, Müslüman mahallesinde salyangoz satmaya çalışanların köşe başlarında kurmaya çalıştıkları bilimsel bir tezgâhın çivileri çakıldı sanki.

Bu ülkede mahalle var.

Bu ülkede mahalle baskısı da var ve olacaktır.

Aksi halde; önce upuzun ve sonra kesik saçlarıyla, buğdaysı teni ve başak kadar boynuyla, gözleri, dişleri ve ak pak gerdanıyla, altın bilezikler dolu bileği ve rüzgârda başına geçen eteği ile mahallenin erkeklerinin için gıcıklayan ve açık seçik şarkılarla delikanlıları yoldan çıkaran çapkın komşu “Fahriye Ablalar”ın evleri umuma açık olurdu.

Aksi halde; saraydan kız kaçıran delikanlı süvari figürlü duvar halılarının yerine Fahriye Abla’ların bikinili posterleri asılırdı.

Bu ülkede mahalle var…

Bu ülkenin her sokağına randevu evleri kurmayı çağdaş ve laik yaşamsal gereksinim olarak dayatan hürriyetçilere karşı namuslu ve onurlu bir baskı var.

Her türlü fikri fahişeleştirip zamparalığını yapan ahlâksızlara karşı mahalle başlarında nöbet tutan delikanlılar var…

İyi ki var…

Mahalleli ne diyor?

“Biz mahalleliyiz kardeşim!

Şehri kenarlardan kuşatmışız…

Bir can için Paris’i yakan kardeşlerimiz var varoşlarda.

Esrarlı, enfiyeli gezeriz… kulağımızda Müslüm baba cebimizde şafra jiletlerle gezeriz ama namussuzu şerefsizi mahallemize sokmayız.

Allah’a kul olamasak da Allah için can veririz.

Çankaya’ya yolumuz düşmez ama Çankaya’ya yol açarız…

En kenarlarda oturur, on kişi bir odaya sığarız…

Ankara’da; Mamak’ta Gülveren’de…

İstanbul’da; Sultanbeyli’de, Sarıgazi’de… Attığımız çığlık uykunuzu kaçırır.”

Kısacası baskı kuran mahalleli bir de şunu diyor;

“Ya bu mahallede namuslu olur adam gibi oturursunuz ya da defolup gidersiniz.

Sosyolojik tanımlara sığmaz bu mahallenin namusu.”

Budur mahalle baskısı…