Eylül 2007 için Arşiv

Para puşta yakışır!…

Perşembe, 27 Eylül 2007

Para puşta yakışır!…
27 Eylül 2007 00:25

“Seni Allah’a, Allah’ı da sana emanet ediyorum” dedi ayrılırken, şekavetimden muzdarip, cami avlusunda kurduğu darağaçlarına şeytanını asan, beş vaktin felahını ukba hesabına online EFT eden finans kapital mümini, mühendis ağabeyim.

Mühendis dediysem öyle boru değil. Eşkenar üçgeni “müselles mütesaviyül adla”, ikizkenar üçgeni “müselles-i mütesâviyü’ssâkeyn” olarak bilen ve telaffuz etmeyi beceren bir hendese ve riyaziye mütehassısı. İsmail Türüt’ün son şarkısını aynı makamda ve tonda İtalyanca ve İngilizce simültane okuyabilecek nadide bir yetenek.

Ağabeyim dediysem, öyle şakirt makirt ağzı değil… Ağabeyliği; onu taammüden, beni ise timing hatası olarak sehven doğuran aynı annenin ve tevellüdümden duyduğu azabı, adam olmam umuduyla salamuraya bastıran; ilenci, “Tekbiiiirrr!..” diyen bir provokatöre karşı ağızda müheyya bekleyen “Allahu Ekber” gibi diline yapışık duran aynı babanın çocukları olmamız hesabiyledir…

“Seni Allah’a, Allah’ı da sana emanet ediyorum” dedi, nihayet bulan bir başka görüşmemizin her türlü görüşü engelleyen sisleri arasında.

“Eyvallah” dedim.

“O benim gücümün sınırlarını biliyor. Ama ben; onun benim için neler sakladığını bilmiyorum” dediğimde,  “Seni Allah’a havale ediyorum” dedi.

Benim, bir şükranı arz etmek için sarf ettiğim ifadeyi küfran olarak algılamış olmalı ki emanet, bir banka işlemi olarak masrafsız bir havaleye dönüştü.

Gider Kemalist bir kaymakama çarparım korkusuyla bana bisikletini bile emanet etmeyen ve çekimserliğine gerekçe bulamayan ağabeyimin tercih ettiği yol, bu ülke Müslümanlarının standart bileşkesini oluşturan şekil ve esastı.

Emanetin ve havalenin ücrete tabi olduğu koca bir tecimevidir dünya. Ama ikisinin beleş olduğu bir yer var ki, o da dindir.

Dua edenden vergi almıyorlar bu dinde. Beddua edeninse Allah ile olan münasebetindeki samimiyeti kadar kıymet-i harbiyesi var.

Ve bu ülkede Ateisti yoktur dilencinin. “Allah rızası” için ve onun adıyla dilenir. Vermek istemeyen Ateist bile “Allah versin” diyerek dilenciyi Allah’a havale eder.

Köşe-kenar dua, kıyı-civar merhamet ve orta yeri mezbahadır bu ülkenin.

Bir tas un istediğiniz Müslüman kapılardan dua ile çevrilirsiniz.

İş istediğiniz kapılardan övgü ile uğurlanırsınız, hele bir de sakalınız varsa.

Masum ve iyi dilekli birer giyotindir ama ömrünüze duacıdır bu ülkenin Müslüman zenginleri.

İşte bu salhane merhametidir, sahtekârlığın en acımasız olanı.

Bileylenmiş ağzında besmele yazılıdır bıçakların.

Din, fukara mintanlı gençlere emanet edilmiştir sahibiyle (ALLAH) beraber.

Dünya ise Hegel’in büyük ideasından Feuerbach’ın tin-madde çatışmasına ve oradan uzanarak diyalektik materyalizmin döl yoluna yerleşmiştir. Kapitali kutsayan bu tapınmacı materyalist diyalektik yeni tanımlar kazandırmıştır, argoda en çok “puşta yakışır” diye aşağılanan paraya.

“Paranın dini yoktur.”

“Paranın Milliyeti yoktur.”

Yani hem dinsiz hem de soysuzdur. Bu söz, Yahudi sermayesini meşrulaştırmak için iktisat bilgisini kullanan başbakana aittir.

Paranın dini yoktur, çünkü para başlı başına bir dindir artık zengin Müslümanların ticaret mevzuatında. Ve aslında para kimde ise din de onun tanımındadır.

Nerede?

Bu ülkede…

İnanç adına yaptığınız her iyi şey, beleş bir duaya tekabül eder bu ülkenin zengin Müslümanları indinde.

Muhalifken ya da yoksulken sakal bırakırlar.

Parayı bulunca ya da iktidar olunca önce namazı bırakırlar, sonra eşlerini. En iyi ihtimalle sakala şekil verirler ya da stepnelik bir hatunları olur gözlerden masun yerlerde.

Sizinle aynı safta dursalar bile namazda, aynı dünyayı paylaşmaktan imtina ederler.

Camiden çıkınca sizi Allah’a, Allah’ı da size emanet ederler.

Örneğin iktidar olurlar ama güçleri oranında kendilerini ifade edecek medyaları yoktur. Hep onun bunun ağzından çıkacak haberlere göre yaşarlar.

Örneğin dünyabülteni çok dindardır diye reklâm vermezler. Ama dindarların paralarıyla semizlenirler. Müslüman kümesinin yemini gagalar, Yahudi samanlığına yumurtalarını bırakırlar.

“Reklâm verecektik ama Ali Bulaç ve Sait Yakut AKP’yi çok eleştiriyorlar.” deyip kendileriyle ortak hassasiyetleri taşıyan dünyabülteni’nin sakallısı Turan’ı dualarla uğurlarlar.

Büyük emek ve samimiyetle inançları ve namuslarının gerektirdiği doğrultuda çaba sarf eden dünyabülteni, salhane merhametinin en acımasız ve yalancı sahtekârlarına karşı direniyor.

Utanmaz haysiyetsize bak. “Magazin yok sizin sitede” diyor. Bunu diyen de İslamcı bir eğitim kurumunun ya da şirket sahibi. Dindar kesimin kesesinden yağlanıyor. Bu sitenin yayın yaptığı her dilden küfredilse revadır.

%10′luk AKP düşmanlarının medyadaki gücü % 95… %47′lik bir iktidarın medya gücü; Yeni Şafak, Vakit, Zaman… İktidar meddahları. 17 milyon oy. Toplam 500 bin tiraj.

Reklâm verdikleri yerler de belli.

Allah’ı ve dini Turan gibi adamlara emanet edip, dünyalık malları kendilerine yakıştırıyorlar. Evet, para en çok onlara yakışıyor.

Yani özü ve tözüyle bir benzetme yapılacak olursa şu hakikat tezahür ediyor;

“Mahallenin kevaşesi mahallede iş tutmuyor”

Allah’a emanet!…

BEN BÖYLE BİR DÜZENİN YEDİ SÜLALESİNİ!

Pazartesi, 24 Eylül 2007

BEN BÖYLE BİR DÜZENİN YEDİ SÜLALESİNİ!
24 Eylül 2007 15:20

Ben öyle bilirim ki, hakkı bölüştürme makamında kim oturuyorsa bölücü de odur. Dilediğine verir, dilediğine sırt çevirir. Her şey onun tasarrufundadır. Vatan ve milliyet, hürriyet ve diyanet, sanat ve siyaset ve dahi insaniyet, onun tasavvuru ile fikirleşir ve onun gübresi ile boy verir.

Bu bir saltanat demokrasisidir.

İnsanı gübre ile yetiştirme nizamı…

Padişahın ayakyoluna ağzıyla kapaklanan dalkavuk ve avenelerin; kralın soytarısı iken, soytarıların kralı olabildiği bir yalama düzeni…

Böyle bir düzende it yalağında kan olur. Kargaşa, buhran olur. Şekavet, isyan olur. İnsanlar it gibi vurulur, it bile insan olur.

Ben öyle bilirim ki böyle bir düzenin kamusunda ahlâk, namusunda hak olmaz. Sadakat arz edenin, liyakat kesbedenden daha muteber olduğu böyle bir düzende dili sarkmış itlerin çırparak içtiği kan, onların arsız damarında ziyan olur. Asil bir damar çatlar ve koca bir imparatorluk 5 kuruşluk yalan olur.

Böyle bir düzende hak isteyenler faili meçhul can, cinayeti üstlenen katiller ise bayraklı kahraman olur.

Böyle bir düzende, adam adamın etini yer yamyam olur.

Böyle bir düzende din haram, şeytan bile Müslüman olur.

Böyle bir düzende mağdurlar mebus, hakikat suspus olur.

Böyle bir düzende her talih makûs, her sevinç kâbus olur…

Kafiye olsun diye değil ama böyle bir düzende, deve bile otobüs olur…

Böyle bir düzende, adamı kan tutar da plan tutmaz.

Böyle bir düzende başına kül yağasıca adamlar, adam yutar külyutmaz.

Böyle bir düzende adamın canına okur, cana okunan yasin.

Böyle bir düzende katil olur fatiha, fatihaya düşman olur âmin.

Bir ermeni vurulur, herkes ermeni olur.

Çünkü hiç kimse kendisi değildir, herkes bir başkasıdır. Bir Türk gibi ağlayamaz ölen bir Ermeniye. Bir Hıristiyan vurulur herkes papaz olur, haç çıkarır keşiş olur. Kimse Müslüman kalmaz. Dua, kişneyiş olur.

Böyle bir düzende İbrahim’e inan koç satılır Allah için, İsmailler (önemli not: Türüt olmayan İsmailler, Türüt olanlar ise silsile-i merakibe çan olur) boynu bıçak altında kan döker kurban olur. Hakikat yaban, önderler şaklaban olur.

Sanatçısı soytarı, soytarısı bakan olur.

Ben böyle düzenin yedi sülalesini…

Hey gidi gözünü sevdiğim soysuzluk, asaletin yetiyor!.

Ruhun şad olsun pirim, sultanım Neyzen;

“Asrin yeni bir umdesi var, hak kapanındır.
Söz haykıranın, mantık ise şarlatanındır.
Geçmez ele bir pâye, kavuk sallamayınca,
Kürs-i  liyakat … evenk, puşt olanındır!”

Dedin de terk etmedi kürs-i liyakati soysuzluk. Gel gör ki taşlar bağlanmış ve salıverilmiş itler. Gel gör ki, Allah deyip dört dönüyor yezitler. Gel gör ki, mihrabından tutuşmuş yanıyor tapınaklar. Gel gör ki, uykuları kaçırıyor çıngıraklar.

“Pilan tutmuyor pilan, anlamıyor musun ulan” diyorlar. O gün öyle diyorlar bugün böyle diyorlar. Durup dururken adamı dağa kaldırıyorlar. Dağları ayağa kaldırıyorlar.

Böyle diyerek başka bir planı uyguluyorlar. Tutarsa şenlik var, tutmazsa, korku salıyorlar.

Meddahların vezareti sürüyor saltanat yalağında.

Gözünü sevdiğim düzeni, insafın yok mu senin

Böyle giderse ben senin taa o yedi sülalenin.

At kafalı soytarı sana da bir sözüm var;

İt suyundan türüt yaptım ekmek ban

Bu memleket görmedi senin gibi şaklaban…

GECEYARISI EXPRESİ!..

Salı, 18 Eylül 2007

GECEYARISI EXPRESİ!..
18 Eylül 2007 12:02

Bağımsızlığı karakter edinen bir devletin, yazgısı boyun eğmek olan milletine karşı takındığı üstünlük, karşıtları birleştirmekten ziyade birbirinin yerine ikame etme yolunu benimser. Bağımsızlığını, karşıtlarını birbirine düşürerek koruma altına alan bir düzenin, halkından bağımsız bir karakter kazanması onu sırlarla örülmüş özellikleriyle tanınmaz kılar.

Sırlarla derinleşen bir devlet, çözülme korkusunu kabalık ve zorbalıklarla bastırılabilir. Bu, yazgısı boyun eğmek olan bir milleti  koruma güdüsü değil ona karşı korunma tedbiri olarak uygulanır.

Sokaktaki su borusunun patlamasıyla bile bağımsızlığını tehlike altında gören bir düzen her şeyden önce korkularının esaretinde demektir. Korkunun yarattığı kuşkuculukla  saldırganlaşan bir devlet ancak milletine karşı üstün ve bağımsız bir güç olarak tanımlanabilir.

Konjonktürel gereksinimlerin ağırlığına göre eğilim belirleyen bir devlet sınırsız güç kullanabilme yetkisine sahip olduğu için soyut, karmaşık ve tanımsızdır. Ve kendisini zaafa düşürecek gerçekleri itiraf etmekten kaçışı bir utanma duygusu değil, derinliğine gömdüğü suçları devlet sırrı olarak yok etme utanmazlığıdır.

Devlet; koruyanın faşist, karşı gelenin bölücü yada terörist olarak değerlendirildiği kati tanımlı bir bilinmezlik kudretidir. Soylusuna, eşrafına, köylüsüne, tüccarına, celebine, fabrikatörüne, işçisine, memuruna, askerine, zabıtasına; kürdüne, türküne, lazına, levantenine, mühtedisine, mürtecisine, dönmesine; itirafçısına, ispiyoncusuna, korucusuna, şeyhine, müridine, ağasına, marabasına göre farklı farklı tanımlanan ve son tahlilde “Allah zeval vermesin” diye edilen son duadır.

Devlet; hem toplumsal ahlakın bekçisi, hem de vergisi alınan ruhsatlı ve korumalı genelevdir.

Devlet; hem dört minareli cami, hem de yolu hiç düşmeyen bir numaralı cemaattir.

Devlet; hem keçeleşmiş saçtaki hapishane biti, hem de on milyar maaşla oturulan ceylan derili koltuktur.

Devlet; hem raydır, hem de üstünden geçtikçe onu çiğneyen bir “Geceyarısı Expresi”dir.

Devlet; hem “Yeşil”dir, hem de kızıl şafak kaçkını Billy Hayes’dir.

Devlet; hem darağacıdır, hem de idam öncesi sağlık kontrolü ve son dilektir.

Devlet; hem kıvrım kıvrım Sakarya’dır, hem de alev alev güneydoğudur.

Devlet; hem büyük bağın bağbanı, hem de üzüm çalan çobanıdır.

Devlet; hem “burası yedinci koğuştur benim abem” diyen çocukların yüzünü gömüp ağladığı yüksek bir “Duvar”, hem de ıslah evidir.

Devlet; hem babadır, hem de babalıktır.

Devlet; hem kolcudur, hem de kaçakçıdır.

Devlet; hem her şeydir, hem sadece bir şeydir, hem de hiçbir şeydir.

Devlet; batıda Gül, Güneydoğuda dikendir.

Devlet haktır, hak güçlü olanındır.

Kuşkusuz bu karşıt özellikler içinde herkesin benimseyeceği bir devlet tanımı olacaktır. Ama birinin tercihi diğeriyle çatışıyorsa karşıtların karşı karşıya gelmesi kaçınılmaz olur. İşte tam da bu noktada, oturduğu yerde kılları ağdalanmış göbeğini kaşıyan, yüksek karakterli bir bağımsızlığın keyfi çatılır.

Yüksek ayartma gücüne sahip olan devletin, acıma ve bağışlama duygusunu kendi varlığına hizmet edecek kıvama getirdiği karşıtları için daha fazla kullandığı, son dönem siyasetinde görülmüştür.

Siyasi yada ahlaki bir reddedişle karşısında durulan kudretin bir parçası haline gelmek, mücadeleci için bir zafer sayılsa da dava diyalektiği açısından erken bir vazgeçiş veya ucuz bir son olabilir.

Firari bir mahkumun özgürlükten aldığı haz, salıverilmiş bir tutsağınkiyle kıyaslanamaz. Biri rağmen, diğeri lütfen özgürdür.

Ve özgürlük bazen sondur.

Devlet, özgürlük bahşedendir…

Köpektir zevk alan seyyad-ı bi insafa

Pazartesi, 17 Eylül 2007

Köpektir zevk alan seyyad-ı bi insafa
17 Eylül 2007 23:26

Arkadaşlarım,

Sivri çatal ve keskin bıçakların çapraz duruşu, bir general arması gibi duruyor iftar tabaklarında. Tanrımıza hamdolsun…

Gümüş tepsilerde kelle taşıyor porsiyonluk fikirlerin garson militanları, varlık ve birlik adına. Milletimiz varolsun…

Fikir kazanlarında kaynıyor barış, kusanın ikramıdır yaldızlı tabaklarda, çatal bıçak şakırtıları doyuruyor aç karnımızı. Afiyet olsun…

Arkadaşlarım,

Çürüdü ütopya, kokuştu dava…

Tüm kitapların içeriği, satış değerini aşmıyor, isteyene bedava.

Artık her söz nahak ve yalan.

Arkasına bakmadan terk ediyor kavmini ve ulaşmıyor kendi kalbine elçilerin iman ettiği peygam. Aşağılık bir zaferdir bizi bekleyen serencam.

Nesebi gayri sahih sözlerin saltanatı, soysuzluğa mahkûm etti yaşadığımız hayatı. Felçli birer kalebent ve kolsuz forsalarız artık…

Beş kuruş etmeyen esirleriz hasmın elinde.

Davası görülmemiş suçların tutsağıyız ve pazarlık dışı bırakılmış adamlarıyız kokuşmuş davaların.

Yaşıyorsak haybedendir, bundan böyle ipe gelmez boynumuz.

İpsiz ve kopuk bir yılkıyız, taunlu rüzgârlarla yarışıyoruz cangıl karanlığında. Meçhule adım adım yaklaşıyor sonumuz…

Pıhtı pıhtı kan, kırba kırba irin akıtıyoruz…

İlk ihtilam zevkiyle boşalıp gitmiş hayat.

Helak olmuş kavimlerden beter azıtıyoruz.

Lal olmuş ilm-i ledün, piç olmuş hikemiyyat…

Ateş yağıyor üstümüze sığındığımız bulutlardan.

Bize ayet okuyor yalancı peygamberler.

Başı gökte tanrılar yanmış ayaklarından,

Ölüyor da dergâhtan el çekmiyor müritler.

Arkadaşlarım;

Hangi bağda hakkım olan salkıma uzandıysam, sahibine hizmet eden itler ısırdı beni.

Şimdi benden selam söyleyin sokak köpeklerine.

Ağnamaktan çamurlaşan tüylerini okşayın.

Mümkünse iyi bakın melül gözbebeklerine,

Minnetsiz özgürlüğün onurunu yaşayın.

Söyleyin temize çıktı mı Meryem?

Söyleyin kimi taşlayacak bu soysuz havariler?

Söyleyin ne değişti ve semadan ne geldi haber?

Yezitlerin ayakları altında yuvarlanıyor kellem…

Hangi dünya için büyüyor içimdeki kin, zihnimdeki ihtilal. Yüzyirmidörtbinde birinin bir doğrusu yetmiyor felahıma.

Çürüdü ütopya, kokuştu dava…

Yol gösteren tüm işaretler çarpılanmış.

“Namlu puşt olmuş at ayağı puşt”

Yalnız ve yalınayak geçiyorum azman köpeklerin dişleri arasından.

Karpit ve güherçile namussuz.

Ben patlıyorum, o ateşlenmiyor, nedendir?

Ve dava;

Avcı ile köpeğinin paylaştığı bir dünya…

İstemeyeni vururlar, paydaşlara bedava…

Gül’ün dikeni Kürtlere battı

Çarşamba, 12 Eylül 2007

Gül’ün dikeni Kürtlere battı
12 Eylül 2007 17:38

Cumhurbaşkanı’nın Güneydoğu gezisi elbette farklı yorumlarla değerlendirilebilir.

Ama en çarpıcı yorum DTP’den geldi. Yorum da değildi aslında. Bir derin korku… Bir kaybediş… Bir debeleniş… İlgiye elverişsizliğin yarattığı endişe… Siyasete yetmezliğin yarattığı insanlık bunalımı… Çirkinlik… Çirkeflik… Yüzleşmeden kaçan bir yüzsüzlük… Kürtlükten başka hiçbir insani meziyete sahip olamamanın telkin ettiği bir hezeyan… Ve aslında toplamda bir kalitesizlik…

Bu yorum, Cumhurbaşkanı’nın güneydoğu gezisini hangi sıfatla yapacağıydı…

Başkomutan sıfatıyla mı gidecekti, yoksa cumhurun başı olarak mı?

Hangi sıfatla giderse gitsin DTP’nin de uzvu olduğu bir bünyenin başı olarak gittiği ortada. Apo’dan başka baş tanımayan kurukafa siyasetinin üretebileceği yorum elbette bundan başka bir şey olamazdı. Ama tamamıyla haksız ve gereksiz olduğunu söylemek de doğru olmayacaktır. Sözün sahibine göre anlam kazandığı gerçeğinden hareket edilirse, bu söz, sahibini aşan ve tiksinti veren bir akl-ı adinin ürünüdür.

Keçeleşmiş saçlarındaki hapishane bitleri henüz tahliye olmadan meclise giren ve Kürt halkını içtima alanlarında toplayarak parlamenter dokunulmazlığın verdiği güvenle “hiç kimse kardeşlerimize terörist dememizi beklemesin” şeklinde kendisi kadar çirkin nutuklar atan bir zihniyetin Kürtlüğünden çok ahlak bilincini tartışmak gerekir. Zira Kürtlük, Türk’ü de Kürt’ü de aşan bir mecrada tartışılır duruma gelmişse bunun sebebi yine Kürtlerdir.

Şovenist rejim uygulamaları, ayrımcı devlet yaklaşımı, kültürel ve sosyal baskılarla tahakküm eden resmi ideoloji bir tarafa, Marksist bir yabancılaşmayla iptida eden soysuzlaştırma siyasetinin halkların kardeşliği ve özgürlüğü adına “halk düşmanlığı”na dönüşmesi, meseleyi politik kriz olmaktan çıkarmış ve yabani bir hayvan yırtıcılığına mahkûm etmiştir.

Bu da elbette sadece Kürtlerin eliyle ve diliyle olmamıştır. Burada şövenist rejimin masumiyetine bir atıfta bulunduğum düşünülebilir.

Ama hayır. Mazlum bir Kürt, haksız ve ahlâksız bir Kürtten daha faziletli ve daha erdemlidir. Ceberut bir düzenin insanlık dışı zulüm ve ayrımcılığını kabul etmek soysuzluktur lakin, zulmü reva görenlerin onursuzluğu kadar mazlumiyetin de insan üzerinde bir soyluluk arması ya da onur gibi durması gerektiğini kabul etmek lazım. Hele hele soyundan ötürü zulme müstahak görülen bir ümmet söz konusu ise…

Tanrısını kaybeden bir mazlumun hakkıyla beraber onurunu da kaybedeceği meşhur bir aforizmadır. Hak arama bilinci “Hak”kın meşruiyet sınırlarını aşıyor ve mazlum kimliğine ahlaksızlıkla halel getiriyorsa konjonktürün zalimden yana kredi kullanması daha tabiidir. Ama hiç kimse hiç yoktan gerekçelerle var ettiği gerçeklerden kaçamaz.

Zira, var olan bir şeyden kaçmak onu yok etmeyecektir. Yok olmayan bir şeyin de, eninde sonunda mutlaka bir şekilde tanımlanması gerekecektir.

Sistemin inkarı ile Marksist-Leninist Kürtlerin istismarı arasında; insan pisliği yedirilen, yerinden yurdundan tehcire zorlanan, tarlası, bağı bahçesi var iken mevsimlik ırgatlıklara yada metropol varoşlarına yerleşerek işportacılığa mecbur edilen bir kavmin hakkı yada haksızlığı düşman elitlerin lütuf ve cezasına bırakılmışsa, her iki tarafın da kaybetme korkusu ile meseleye yaklaşması kaçınılmaz olur.

Cumhurbaşkanının Güneydoğu ziyareti ve onun yarattığı ilgi, diğerlerinin ilgisizlikle dışlanması anlamına geliyor bir bakıma. Cumhurbaşkanının neyin başı olarak ziyaret ettiğinin bir anlamı varsa soralım;

Hangi sıfatla gitti?

Başkomutan olarak gitti. Peki, Kürt halkı hangi başkomutanı böyle karşıladı.

Cumhurbaşkanı olarak gitti. Hangi cumhurbaşkanı bu kadar iltifata şayan oldu.

Ben başkomutan olarak ziyaret etmesinin daha anlamlı olacağını düşünüyor ve o kimliğin kullanılmış olmasını doğru buluyorum. Zira eski komutanlarla yeni komutanlar arasında mukayese yaparak doğrudan yana eğilim göstermeye hasret kalan Kürtlerin, başkomutanın şahsında siyasi düzenle aralarındaki duvarı yıkacağını ve bu bağlamda hak arama mücadelesini daha bilinçli bir mecraya sürükleyeceğini düşünüyorum.

Bu bilinç ve ayıkma DTP’lileri rahatsız eder. Bu ziyaretle Gül’ün dikeni elit Kürtlere barmış oldu. Zira bugüne kadar iki yanlıştan birini seçmeye mecbur edilen Kürtlerin mukayeseye tabii tuttuğu tüm şıklar birbirinin aynısı idi. Ve şıklar değişince parametreler altüst oldu.

Ama ya Cumhurbaşkanı Gül’ün cumhurla arasına koyduğu bilmem kaç yüz bordo bereli, bilmem kaç bin polis ve dahi kaç bölük asker…

Tam bir tiran, bir diktatörya karşılaması gibi…

Bir İdi Amin görüntüsü… Bir Saddam Hüseyin merasimi…

“Birruh, biddem, nefdike ya saddam” sloganlarıyla kanımız ve canımız feda olsun diyen Iraklılarla Saddam buluşmasını anımsattı, Gül ile halk arasında gezinen uzun namlulu askerler ve korumalar.

Bir cumhurbaşkanı halkıyla buluşmak için halkıyla arasına halktan daha fazla eli silahlı adam yerleştiriyorsa, sistem, yarattığı korkunun gücüyle hareket ediyor demektir.

Korkunun çözüm olduğu tek yer, gerçeklerden kaçarak sığınılan yalanlardır.

Cumhurbaşkanının Güneydoğu ziyareti mezarlıktan geçen birinin hortlak korkusundan çaldığı ıslığa benziyor.

Cumhurbaşkanının Kayseri’yi ziyaret ettiği gibi; rahat ve özgür ve askersiz ve silahsız ve güven içinde, güneydoğunun en ücra köşelerini gezeceği günler diliyoruz.

Kürt elitler kaybetti…

Rejimin sorunu yeni baştan ele alarak tanımlaması elzemdir.

Ve Kürtleri, vatanın genişlemesi ve milletin büyümesi adına kazanmak zorundadır.

Aksi halde her iki taraf da dönen her oyunda kulüpçüye komisyon bırakmaktan servetini tüketecek ve kazanan kumarı kuranlar olacaktır.

LIMİN OYY, EZ BIMIRIM…

Salı, 11 Eylül 2007

LIMİN OYY, EZ BIMIRIM…
11 Eylül 2007 13:42

“Cesedinden başka hiçbir fotoğrafı olmayan küçük Esra’ya”

Hahoo!…

İstim üstündesin yavrum ölümün kolay senin .

Bire altı can alır, bire bir vermez toprak.

Biri de bana düşse ölümdeki hissenin,

Ben de ölsem ardından sulara atlayarak…Vah limın…

Oyy lımin…

Oyy ez bımırım…

Çakmak taşlı düvenlerle dövülür hayallerin.

Kara saban tutağında nasırlanır ellerin.

Yaprağına su verip kökünü kuruttular,

Her anız bozumunda altüst olur kaderin. Oy limın…

Havar, limın…

Yokluk kıtlık içinde yaşamadan büyüdün,

Taranmadı saçların hiç okşanmadı bir gün,

Senin bu sularla kan davan çok eskidir,

Nasıl da tek başına altı kızı öldürdün. Ez bımırım…

Haho…

Her biri bir kat sema, yedi kat gök yıkıldı,

Doğdun sevinmedi kimse öldün ağıt yakıldı,

Yavrucum bu senin kal-u bela mirasın,

Tanrı seni o günden bu güne mazlum kıldı. Haho lımin…

Vey lımin

Bahtı kara kızlarım soyu temiz Süt/ü/pak

Bir can için altısı can verdi boğularak

Vah limın, ooyy ez bımırım, éş u arémin

Tutuşsun anızlarım kıran tutsun bu toprak. Havar lımin…

Esra, Gönül, Hülya, Ümran, Öznür, Ebru , Kamile Sütpak’a cennet diliyorum.

Ciddiyetsizlik, ciddi bir densizliktir

Cuma, 07 Eylül 2007

Ciddiyetsizlik, ciddi bir densizliktir
07 Eylül 2007 Cuma 09:59

Ciddiyetsizlik, ciddi bir densizliktir.

Densiz…

Yani kısacası “denyo”…

Reis-i Cumhur seçebilecek ciddiyette olan bir halkın ciddiyetsizlere yakıştırdığı argonomik bir tanım. Görgüsüzlerin şirinlik adına içini doldurduğu maskara çuvalı…

Ciddiyetsizlik ciddi bir densizliktir ve bunun devlet protokolünde yeri olamaz. “Halkçı devlet” görüntüsü vermek adına sergilenen laubaliliğin, laçkalığın, ciddiyetsizliğin soyluluğa önem veren bir halkın davranış alışkanlığıyla ilgisi yoktur. Hiç kimse densizliğini mahcup ve mütevekkil bir halkın “sevgi tezahürü” ile savunamaz. Bunu yapanlar halt eder bu memlekette

Bir saniye…

N’oluyoruz?

Darbelerden, muhtıralardan geçiyor; paylanıyor, aşağılanıyor, kakalanıyor, fişleniyor… Panzer paletleri asfaltlarını eziyor; şubatlar, martlar, nisanlar, mayıslar, eylüller geçiriyor sara çırpınışlar içinde… Dipçikli hummalarla beyni felç oluyor, palaskalı-postallı falakalara yatıyor, hastir çekilip devlet kapılarından def ediliyor… Okullar, kütüphaneler, nizamiyeler, üniversiteler, fabrikalardan ve bil umum devlet mecrasından kovulup kışkışlanıyor… Sabredip direniyor ve cumhur, başkanını seçiyor…

Densizin biri geliyor ve yanağından makas alıyor, elliyor, okşuyor…

Laçkalık, laubalilik ve ciddiyetsizlik.

Ne yazık ki bu adamı da aynı halk vekil seçti. Aynı halk bu adamı belediye başkanı da seçmiş. Halt etmiş.

Oyumu Ak Partiye verdim ve bu ciddiyetsizliğin hesabını soruyorum.

Böyle ciddiyetsiz bir devlet adamlığı istemiyorum. Ve samimiyet dokunulmakla geliştiriliyorsa mümkünse ben de dokunmak istiyorum. Kaldırılsın bu vekilin dokunulmazlığı da, bu halkın bedeller ödeyerek köşke getirdiği birinin yanağından makas alma ciddiyetsizliği neymiş o da öğrensin.

Bu halkçılık değil laçkalıktır. Teneke davulculuğudur…

Cumhurbaşkanlığı makamı “bizim oğlan”ın sünnetlik tahtırevanı değildir, bunu öğrenmeli önce halka vekâlet eden.

Oldu olacak ağzına lokum tıkayıp, yakasına yeşil bir yirmilik yapıştırsaydı.

Enseye bir tokat atsaydı ve; “ulan kerata, keyif senin keyfin” deseydi…

Başbakanın “halkın içinde olma” hassasiyetini, halkın takıldığı kahvelerde kıç kırıp zübüklerle tavla-okey oynayan bakanlar ve vekiller, Balgat’taki “nezih” denen “kerih” tömbekicide devlet ve devlet adamlığını nasıl pespayeleştirdiklerini görüyoruz. Offf…

Meclis oturumlarını kahveden izleyip, yerine vekil oyuncu bırakarak  yasa oylamaya giden milletvekilleri var… Kim inanırdı devlet denen o koca heyulanın bu kadar ayakaltı bir hal alacağına.

AKP’li bir çok devlet adamı halkçılık adına devlet ciddiyetini laubalileştirdi. Vekillerin kahve muhabbetiyle başlayıp cumhurbaşkanının yanağını sıkma rezaletine kadar uzanan bu laçkalaşma önü alınmaz bir hal aldı ne yazık ki…

“Gül benim cumhurbaşkanım değildir” diyene “çek-git” diyen başbakan, Cumhurbaşkanı’na “bizim oğlan” muamelesi yapan ciddiyetsizlere uygun bir azar bulmalı.

Ben sivilim ve benim tercümanım, vekilim TBMM ve onun içinden çıkan cumhurbaşkanıdır.

Bu makama herkes saygı göstermek zorundadır.

Ona “cumhurbaşkanım” diyerek hitap etmeyen, karşısında esas duruşta durarak selam vermeyen, ama bir başkası için “amuda bile kalkarım” gibi temsil ettiği makamın ciddiyetine yakışmayan sözler sarf eden bir Genel Kurmay Başkanı, benim Genel Kurmay Başkanım değildir. Ben sivilim ve sivil durur, sivil dünürüm. O, astlarının ve onbaşıların genelkurmay başkanıdır. Amuda kalkanlarla makas alanların ciddiyet ve disiplin içinde cumhurbaşkanlığı makamına saygı göstermeleri devlet denilen olgunun ciddiyeti gereğidir.

Cumhurbaşkanlığı makamı AKP Gaziosmanpaşa ilçe teşkilatı değildir.

Cumhurbaşkanlığı makamı Çemişkezek karakolu da değildir.

O makama karşı takınılan ciddiyetsiz ve disiplinsiz her davranış bu mahcup ve mütevekkil halkın vicdanında ağır ceza ile mahkûm olur.

Tüm gözlerin fırıl fırıl döndüğü, parmakların deklanşörde uyuştuğu, dünyanın erketeye yattığı cumhurbaşkanlığı resepsiyonunda AKP milletvekili Recep Koral’in cumhurbaşkanının yanağını okşamasını, cumhurbaşkanlığı makamına ve onu seçen halka karşı ciddiyetsiz ve saygısız bir davranış olarak görüyorum. Ve kınıyorum…

Bu ciddiyetsizliğin ve disiplinsizliğin “devletin şahs-ı maneviyesine karşı işlenmiş bir suç” olduğunu düşünüyor ve kınanmasını kamu vicdanı adına talep ediyorum.

Halk böyle istemişmiş.

Halk “Cumhurbaşkanının tombalak yanağını sık” demişmiş…

Halk sizin özür dilemenizi ve tüm Türkiye önünde “Ben saygısızlık ettim” demenizi istiyor.

Hadi bakalım vekil efendi…

Ankara Gaziosmanpaşa’ya göre çok büyük, görgü ve ciddiyet ister.

Şimdi sizden beklenen ciddiyet, harbi bir özür…

Aksi halde bu milletin vekili olamazsınız.

Ben sizi çoktan azlettim ve zerre itibar etmiyorum.

MİLİTER DEMOKRASİ, SİVİL ANAYASA…

Salı, 04 Eylül 2007

MİLİTER DEMOKRASİ, SİVİL ANAYASA…
04 Eylül 2007 13:31

Üst dudağını emerek konuşuyor. Gelebilecek her türlü soruya şekil verme kabiliyetine sahip bir ses tonu. Tartışmada, bilindik politikacıların aksine, tartılan taraf değil tartan ve fiyat biçen taraf konumunda. Anlaşılmayan bir hususa cevap verirken savunduğunu kabul ettirebilen bilge ve babacan bir meziyet.

Adıyamanlı ve Kürt.

Önce Mersin’e vekil oldu, sonra biraz daha berileyerek Adana’ya münasip bulundu.

Siyabend u Xece ve Mem u Zin’deki Beko Avam huylu kötü adamları çağrıştırsa da,  ismi, feodal bir cibilliyetin resmi damgalı iyi bir markası gibidir.

Keramet aransa illaki bulunur. Fakat ismindeki mistik ve beylik çekiciliği yadsımak mümkün değildir.

Dengir Mir Mehmet Fırat.

Aliterasyonik bir dize, senfonik bir uyum…Epik bir havası var.

Bütünüyle Mezopotamya. Filtresiz tütün ve zifir sarısı nikotin. Batılı AKP lilerde “AKP yi Kürtler yönetiyor” vehmini yaratan, ismine bağırılan ve fakat yüzüne karşı şark  riyakarlığıyla susulan, sinirleri lif lif alınmış bir adam.

Devlet denilen aygıtla ilişki geliştiremeyen, onun karmaşık büyüklüğü altında ezilip biçare kalan, İstanbullu ve Ankaralı milletvekillerine karşı maraba mahcubiyeti taşıyan, AKP içindeki “Karadenizli Cephesi”ne karşı ispat-ı idrak gayretiyle kin büyüten Kürt Milletvekillerinin, parti içinde kurumsallaşan tayin ve ihale tekelini delmek için Truva atı gibi kullandığı bir adam.

Kürt vekillerle AKP arasındaki ağlama duvarı.

AKP nin askeri muhalefete karşı örgütlediği fedai.

Parti korucusu. Sivil siyasetin onur timsali.

İsmi, yerli ve ezici bir otoriteyi saklıyor içinde.

Tek başına bir parti eder.

Tek başına hükümet.

“Askerin de dokunulmazlığı kalkmalı” dediğinde Başbakanın dudaklarının uçuklamasına sebep olan bir siyasetçi.

Başbakanın Genel Başkan Vekili olarak partinin sivil vitrininde bırakıp cıvata kabilinden devlete “monte” etmekten çekindiği stepnelik kahraman.

Aslında konu sivil anayasa idi. Fakat buna ilişkin açıklamalarda bulunup AKP nin sivil koruculuğunu yapan kişi Dengir Mir Mehmet Fırat olunca meseleye giriş kapısı değişti.

Eşkıya olsa adının yaratacağı zelzele yeter diye düşünmüşümdür hep.

Bir selamına bin kelle verilmeye muktedir gibidir, Mir Mehmet ismi …

Yaşar Kemal’in isminden duyacağı korkuyla hikayesini asla yazamayacağı bir adam.

İsmindeki heybet ve asalet öyle köy hikayelerine konu olacak cinsten değildir çünkü…

Dün “Yeni Anayasa”ya ilişkin açıklamalar yaparken sorulan her soruya “Sivil Anayasa” tekrarıyla cevap verdi şanı isminde saklı Dengir bey…

Tekrarı usanç veren bir deli bellemesi gibi, aşkınlık dolu evrimsel bir ilerleme kuramını izah etme gayretiyle eminip yutkundu…

Ama yeni anayasaya ilişkin açıklamaları umut verici ve sivildi.

Sivil…

Asker alerjisine karşı kullanılan içeriksiz kavram…

Tanım ve gereğinde, gerektiğinden fazla paradoks barındıran siyaset militarizmi…

Askerin arkasında saklanan yardımcı milis kuvvet…

“Her Türk asker doğar” ama “bazıları siyasetçi olur”

Türkan Saylan, Nur Serter, Deniz Baykal, Devlet Bahçeli sivil adamlardır mesela.

Erkan Mumcu ve Mehmet Ağar tarzı siyasetçiler milis gücüdür.

Tayyip Erdoğan örneği köy koruculuğu..

Ama sivil anayasanın getirdikleri takdire şayan;

Bakın neler var;

·         “Herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasî düşünce, felsefî inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir.” olacak ama “tek dil, tek ırk ve tek millet” felsefesinde  üstünlerin eşitliği öncelikle sağlanacak.

·         “Herkes, düşünce ve kanaat hürriyetine sahiptir. Her ne sebep ve amaçla olursa olsun kimse, düşünce ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz; düşünce ve kanaatleri sebebiyle kınanamaz ve suçlanamaz.” Olacaktır.

·         “Asgarî ücretin tespitinde çalışanların geçim şartları ile ülkenin ekonomik durumu da göz önünde bulundurulur.” Olacak ve asgari ücret 2 bin 500 YTL olacaktır.

·         YÖK kapatılacaktır, eğitimde kılık kıyafet özgürlüğü ve katsayı eşitliği sağlanacaktır.

·         Yüksek Askeri Şura kararları bağımsız sivil yargıya açık olacaktır.

·         Promiliter devlet anlayışı içinde profesyonel askerlik  düzenine geçilecek ve askerin siyasetteki müdahil gücü yüksek maaşlarla düşük yoğunluğa indirilecektir.

·         Anayasadaki “Her Türk genci askerlik yapmak zorundadır” maddesi kaldırılacaktır. Cevval ve işsiz Türk gençleri maaşlı askerlik yapacak, istemeyenler de ülkesine farklı alanlarda yaşamsal katkılar sağlayacaktır.

·         Emekli Generallerin özel şirketlerde danışmanlık yapması yasaklanacak ve haksız rekabet önlenecektir. Tüm emekliler Terörle Mücadele koordinasyonunda gönüllü görev alacaktır.Dolayısıyla 2 terörist ölüsüne karşı 10 askerin şehit verilmeyecektir.

·         Darbeci generaller önce emekli edilecek sonra sivil mahkemelerde yargılanacaktır.

·         Askerler Cumhurbaşkanına “Cumhurbaşkanım” diye hitap edecek, etmeyenlere, erler “emret komutanım” demeyecektir.

·         Köşkte kadın kermesleri düzenlenebilecek ve halka, haftanın üç günü üçerden 5 çayı ikram edilecektir.

·         Kamusal alan daralacak ve orduevleri özelleştirilecektir.

“Sivil Anayasa” ile “Demokratik Anayasa”yı ayırt etmek, hukuk bilgisine değil temyiz gücüne bağlıdır. Mümeyyiz ama mahcur değilse kişi, sivil pazarlamanın mutlaka demokratik de olacağı aldatmasına karşı ciddi bir direnç gösterir.

Yeni anaysa sivildir ama ne kadar demokratiktir?

Sivil kılıklı askeri hiyerarşinin hüküm sürdüğü siyaset, “emir komuta” zincirinden kurtulmadıkça, “Tüzüklerin Efendisi Hayatı Yazıcı” bakan olur, korucu fedailer de  saksağan olur.

Sivil anayasa ile Dengir Mir Mehmet Fırat arasındaki ilişki nedir diye sorulursa;

Aslında hiçbir ilişki yoktur. Çok güzel adamdır.

İsminin kallaviliği AKP nin işine yarıyor. Parti içindeki, “devlet katlarında müteahhitlik harici iş yapamaz” raporlu Kürt vekillerin  gazını alan ve parti içindeki Karadeniz cephesi tarafından gaza getirilen balina kasa mercedesli bir bilge.

Dengir bey AKP nin sivil çıkışlarında hep mayın tarama gemisi olarak kullanılır.

Çünkü her zaman ve önce o vardır sivil…