Ağustos 2007 için Arşiv

ÖLÜM, KAZIK VE NAMUS!

Salı, 28 Ağustos 2007

ÖLÜM, KAZIK VE NAMUS!
28 Agustos 2007 22:22

Hatırlıyorum, bundan kaç sene önce kendisini salak kabul eden birkaç kişi (belki de yetmiş milyonun yüzde kırkyedisi!)örgütlenerek bir dernek kurmuşlardı.

Salaklar Derneği.

Dernek, amacına uygun hizmet verdiğini çok geçmeden devletten öğrenmişti.

Çünkü kurulduktan altı ay sonra dönemin dernekler masasınca kapatılmıştı.

Gerekçe açıktı;

“Derneğin kuruluş bildirgesi, tüzüğü, kurucular kuruluna ait isim ve adres bilgileri mülki amirliğe bildirilmemiş, yönetim toplanmamış ve kongre yapılmamış” tı.

Hakikat o ki dernek üyeleri bu durum karşısında şoka uğramışlardı ve hukuka  veryansın edip uygulamanın aptallığını anlatıyorlardı kamuoyuna.

Onların savunmaları da açıktı;

“Kapatma kararındaki gerekçeler aptalca. Hukuk tanımazlığımızdan değil salaklığımızdan yapamadık.”

Gel gelelim aklıyla iftihar edenlerin, hukuk yada hukuk tanımazlarca salak yerine konulması ülkemize mahsus bir hailedir. Ve en çok devlet katlarında rastlanır bu duruma.

İfade ettiğiniz her mağduriyet salaklığınıza teyellenir.

Voleyi vuramamışsanız bir vurgun ortamında, evliya dahi olsanız mutlaka salaksınızdır.

Hastane kuyruğunda en sonuncu kişiyseniz, bu sizin geç kalmışlığınızla değil salaklığınızla açıklanır.

Kazancınız oranında vergi veriyorsanız, işe zamanında gidip o günün işini bitirmeden çıkmıyorsanız, bir mazlumun yada mağdurun lehine tanıklık yapıyorsanız, Rüşvet vermediğiniz için işsiz kalıyorsanız; “memleketi sen mi kurtaracan lan!?”şeklindeki  istihzai suale muhatap müseccel bir salaksınızdır.

Sömürgeciliğini halkı üzerinde uygulayan, hırsız zenginleriyle bir olup halkına salak muamelesi yapan, halkının kanını emip posasını dabbaklayan, felç eden, verem eden, kahrından ve çaresizliğinden öldüren, hırsızlığa, yolsuzluğa, rüşvete, yankesiciliğe, soyguna, vurguna, fahişeliğe, pezevenkliğe mecbur eden bir ülkede tüm namuslular en bilindik yafta ile “salak”tır.

Üçkağıt siyasetinin bankerleri hırsız zenginlerin desteği ve namusluların reyiyle iktidar olurlar her zaman.

İktidar olmak, büyük bir çoğunluk gerektirir. Her toplumda namuslular baskın bir çoğunluktadır.

Bir ülkenin namussuzlarını bir araya toplasanız bir muhtarı seçecek çoğunluğu bile sağlayamazlar. Ancak namusluları yönetmede ustadırlar.

Namuslular…

Namı diğer “salak”lar.

Hangi gaye üzere oy verip iktidar seçtiklerini unutanlar…

Değişmeyen beklentilerini dönemden döneme aktaranlar…

Aldatıldıklarını anladıkları için her seçimde iktidar değiştirenler…

“Bir de bunu deneyelim” çaresizliği içinde hırsızı evine bekçi, dolandırıcıyı alacağına tahsildar yapanlar.

İş işten geçtiğinde “kendim ettim kendim buldum” diyerek kader sanıp hicabına ram olanlar.

Bir hırsızı yada namussuzu iktidar etmenin suçunu boynunda taşıyıp, kendi oyuyla seçtiği namussuzları Allah’a havale eden mütevekkil ordular.

İktidarlar tarafından salak yerine konulsalar da namusun mihengidir halk. Ancak bir tek kendine kıymet biçme kabiliyeti yoktur.

Sesleri en çok, kendi oylarıyla getirdikleri iktidarlar döneminde kesilir.

Mağduriyetleri, en çok o dönemlerde sabır ve anlayışa emanet edilir.

En çok o dönemlerde bastırılır hak arama bilinci.

Konuşsa muhalif, bağırsa hain addedilir.

Ve öyle biter bir dönem ve bir başka iktidara saklanır beklentileri.

Halkın beklentilerini karşılayamayan iktidarlar beceriksizliklerine hep haklı gerekçeler uydururlar. Ve halk, dedesinin kahramanlık hikayesini dinleyen çocuk gibi oturup dinler anlattıklarını.

Dede; “93 harbinde darmadağın ettik düşmanları. Tek müfreze kalmıştık. Son cepheyi kurtarırken esir düştük düşmana”

Çocuk; “eee?”

Dede; “Düşman dedi ki iki seçeneğiniz var; ya sizi kazığa oturturuz yada öldürürüz”

Çocuk; “ee dede ne oldu sonra”

Dede; “Hepimizi öldürdüler”

Bu hikayeyi anlatan dedelerin ölmesi gerekiyordu oysa.

Ama o dedeler, onca aşağılık boyun eğişlere rağmen hala salak yerine koydukları halk çocuklarına bu hikayeleri anlatırlar. Ve utanmadan savaş çığırtkanlığı yaparlar.

Hasılı;

Demokrasilerde, başbakan olmaktan öte talip olunacak bir makam varsa o da tanrılıktır.

Ama hiçbir iktidar “biz tanrı değiliz” diyerek beklentilerden kaçamaz.

Namusluların beklentilerini karşılamayan dedeler ya gerçekten ölmeli, yada kazıklara neden razı olduklarını açıkça anlatmalı.

Sahi, Ak Partiyi neden seçmişti bu millet?

Yada Gül cumhurbaşkanı olsun diye neden bu kadar kıvranıyor?

Yoksa bir beklentileri mi var?

Halayın iki başı ve abdestsizler…

Çarşamba, 22 Ağustos 2007

Halayın iki başı ve abdestsizler…
22 Ağustos 2007 Çarşamba 18:49

Grup Başkan Vekili olarak atandığından bu yana Türk muhalefetine yeni bir kavram kattı Kılıçdaroğlu, “Evrim…”

Her demecinde istisnasız kullandığı bu kavramın, onun özyaşam macerası ile bir ilgisi olduğunu düşünmenin ayıba ya da suça müteallik bir yanı olmasa gerek. Nihayetinde evrim teorisinin gerçekliğine tartışmazsız inanan biri olarak bundan rahatsız değilim. İnsan; ilerlemenin, gelişmenin ve yücelmenin akil namzedidir. Ahsen-i takvim ile esfel-i sefil arasında bir sürü evrimsel tanımı olan insanın, en ileri aşamada maymunlaşacabileceğine olan inancım, Kılıçdaroğlu Kemal’in siyasal tekâmülünden kelli mukavim oldu.

Siyasi belagatla açıklanması mümkün olmayan bu kavramın düşünsel ve psişik arka planı kurcalandığı zaman karşılaşılan suretin maymundan çok daha yakışıklı olmadığı görülür.

Ağzında diş olmayan fındık-fıstık düşkünlerinin cangıl karanlığından diş kirası kapma siyaseti; CHP’nin başını çektiği halayın sağ başını tutanlar için geçerli.

Biri, yengeç kabadayılığı ile soldan sağa “bir ileri iki geri” tepinirken, diğeri sağdan sola “hep geri hep geri” çekilerek halayda senkron bozukluğu yaratıyor.

İttihat ki mutlaka terakki için mühimdir. Ancak bunun sosyal, siyasal, ekonomik ve kültürel ortak referanslar üzerinden sağlanması söz konusu değilse iki başından çekiştirilen halayın nereden kopacağı ve kimleri savuracağı bilinmez.

“Söz konusu vatan ise gerisi teferruattır” hezeyanıyla birbirinin paçasına tutunan varta mimarlarının “kumunu sere sere” gelen AKP karşısındaki ittihadı, çok sesli devlet korosunda “Ya lelel ya lelel” nakaratından ileri gitmedi ve tehlikeye müncer bırakılan ahalinin hiç de dereden korkmadığı anlaşıldı.

İple gezenlerle ipsizler arasında mugalâtayla yükseltilen ittihat, evlilik vadiyle birbirinin namusuna halel getiren sahtekâr-tamahkâr birlikteliği gibi 23 Temmuz sabahı sona erdi. Kösnük hırıltılarla ortalığı velveleye veren halaybaşı Baykal’ın 22 Temmuz sonrasında kurmak istediği oyun, davulun patlayıp zurnanın tıkandığı seçim gününde bozulmuştu. Lakin, fındık beyinli ittihatçılar sandıktan çıkaramadı, bir maymunun fındıktan çıkardığı anlamı. Dolayısıyla Darwin’e olan inancım bir kez daha cibilliyet kazandı.

Seçim sonrası ortaya çıkan sonuç, öncesindeki tartışmalardan daha ateşin bir saldırganlığa dönüştü. Halayı sağa çekenler, kendi gürültüsüyle dağıttığı seyirci ahalinin içine doğru ilerlerken, sola çekenler bilinmeyen bir yere doğru kopup gittiler. Ancak hırsla tepindikleri yerden ayak sesleri gelmeye devam ediyor. Halayın sağ başını çekenlerle sol başını çekenlerin adımları farklı atmaya başladıysa da ittihat günlerinden kalma devlet korosu aynı seslere aynı tempoyu tutmayı ihmal etmedi.

“Ya sev, ya terk et” kovuculuğunun Milliyetçi besmeleye döndüğü günlerden Bekir Coşkun savunuculuğuna evrildiği güne geldiğimizde Darwin’i bir kez daha haklı bulmanın utancı ile yüzleştim.

İşportacı tezgâhını deviren belediye zabıtasına karşı gözyaşı ile direnen garibanı “vatan haini” kabul eden halayın sağ başı, cumhurbaşkanının meşruiyetini reddeden pepeme bir embesili aynı koro içinde sahiplenmeye başladı. Bu, düşünsel evrim adına kaydedilmiş yeni bir aşama olsa gerek.

1. Tur seçimlerini protesto edip Meclise girmeyen CHP ile, girip de oy vermeyen MHP arasındaki hazin benzerlik, birinin varlığı, diğerinin yokluğu ile açıklanabilir. Ancak her ikisinin de karşıtlığı çok sesli devlet korosundaki “Ya lelel, ya lelel” nakaratından bellidir.

“Gül, benim cumhurbaşkanım olamaz” diyen embesil birine karşı Başbakanın kullandığı “çek git” sözünü kaba bulanlar bari nezaketten haberdar olsalar. Başbakanın ilk kabalığı değil bu lakin, Bekir Coşkun’un da ilk edepsizliği değil.

Oyunu sokaktan alıp meşruiyetini düşmanlarından dilenen AKP ye karşı söylenecek söz çoktur. Ancak dilde pepeme, fiilde embesil olan birinin izah edeceği hafiflikte bir konu değildir.

Terakkiye mani olan ittihatçıların iki başından çektiği halay 23 Temmuz’da koptuysa da aynı çağrıya koşan ve aynı seslere tempo tutan insiyaki siyaset gelenekleri değişmedi. Sağ başı çekenler halayı halkın içine sürükledi ama halk seyrettiği oyunun ne olduğunu daha anlayamadı. Sol başı çekenler ise müptezel siyasetleri ile karanlık bir cangıla doğru yengeç yanlaması ile tepinip gidiyor hâlâ.

Oyunu boş kullanan DTP’lilere gelince;

Hapisten meclise yol alan bu adamların meclisteki oy zarfları gibi kafaları da bomboş. Birileri, onlara susadıklarını hatırlatmadıkça su bile içemezler. Avam lobisindeki yerleri de boş kalsa Kürt halkı açısından bir boşluk yaratmaz.

Türk Milletinin başına bela olan CHP gibi, 30 yıldır Kürt halkının başına bela olan aynı boş zihniyetin, ilkelliğin, geri kalmışlığın, boşboğazlığın, tembelliğin, fırsatçılığın, din dışılığın, gelenek düşmanlığının bu kaba yüzleri, ancak meclis oturumlarına kravatla katılmanın zorunluluğunu öğrenebilirler bu aşamadan sonra…

Onlar bile Gül’ün cumhurbaşkanlığı için uzlaşma dayatır hale geldi. Önce kendi halklarıyla uzlaşsınlar. Hayatlarında bir kere olsun Kürt halkıyla Cuma namazında yan yana saf tutsunlar.

Kurusıkı tabancayı sahileştirmeyi bilen bu adamların su ile “abdest” gibi bir ilişkisi olmuş mudur acaba?

EŞ(Ş)EKLERİN TARİHİ

Salı, 21 Ağustos 2007

EŞ(Ş)EKLERİN TARİHİ
21 Agustos 2007 22:19

Şanlı ve köklü bir geçmişi vardır.

Aristoteles’in hakkında “kullanma klavuzu” yazdığı, İmparatoriçe Poppe’nin sırf güzelleşmek uğruna sütüyle yıkanmak için dört bin tane beslediği, Büyük İskender’in Lojistik ve mühimmat taşıyıcılığında kullandığı, şehirliler ve köylüler için farklı anlam ve önemi olan bir hayvan…

Türk Silahlı Kuvvetleri’nin mayın temizlemede 10 yıl kullandıktan sonra “üstün devlet nişanı”yla ödüllendirip emekliye ayırdığı, arpa ve çavdar ikramıyla besleyip bakıcı tayin ettiği ve adına “Reşo” dediği vatanperver bir hayvan…

Yunancası “Onos”, latincesi “Asinus”

Evcil olanına “Equus asinus” denir. Şehir dilindeki telaffuzu tek “Ş” iledir. O yüzden şehir ahalisindeki algısı da farklıdır ve bir efsane olarak “en güzel gözlü hayvan” olarak kabul görür.

İnat, isyan ve direnişin sembolü olarak bilinen bu hayvanın köylerdeki ve köylülerdeki anlam ve önemi başkadır. Telaffuzu da yaradığı işe göredir. Suya gideni Tek “Ş” ile, sudan dönmeyeni de tecvit kuralları gereği çift “Ş” ile çağırılır.

Tektoynaklılar cinsinden sopalık bir hayvan da olsa 3 ila 7 km lik bir alan içerisinde krallıkları vardır.

Ancak anırdıkları zaman sesleri, hakimiyet alanlarının iki katından fazla bir alana ulaşır. Anırmak için burun deliklerini kapamaları ve ağızlarıyla sesli bir biçimde solumaları gerekir çünkü.

Onun için Afrikalı yerliler burun deliklerini çizerek anırmalarını önlemişlerdir.

Her türlü cefa ve derdin hamallığını yapan bu hayvanın başına gelenler ise hep eşekliğindendir. Yabanileri, sinemalara konu olurken evcilleri sudan dönmesi için habire sopalanır.

Eşeklerin sosyal ve siyasal hayattaki geçmişleri Aristoteles akademyasına kadar dayanır. Dolayısıyla eşekler aynı zamanda akademik bir hayvandır.

Eşek…

Kimi zaman inat ve bilinçsizliğin, kimi zaman özveri ve çalışkanlığın metaforu olan ve öldüğünde semerinden başka terekesi olmayan bu kadersiz hayvanın bir kavim olarak bu ülkenin etnik çeşitliliği arasında yer aldığını görüyoruz artık.

Şimdi metaforik manada bile, adama “eşek” desen, eşek duysa ar eder. bütün meziyetlerine karşın eşekliği de murdar eder.

İdeolojik devletin etnik ayrımcı eşekleri egemenlik alanlarını fazlasıyla aşan bir gürültüyle anırmaya başladıklarında, karşılıklı bir iletişim yöntemi olarak diğer eşeklerin de anırtıyla cevap vermesi kaçınılmazdır.

Şeyhî’m ne güzel kelam buyurmuş; “Arkasından alınsa palanı/Sanki it artığıydı kalanı.”

Sırtındaki devlet palanını aldığınız zaman, insani ve hayvani hiçbir hüviyeti kalmayan bir sürü yabaninin anırarak kopardığı gürültü devlet senfonisine dönüşüyor.

Avcıl yırtıcıların peşinde dolaşan çakallara fırsat yaratan bu vartalı kemikçilik, resmi ağızlarda yalanınca yörüngelerin dengeden çıktığı biliniyor oysa.

Tüm deve kervanlarının eşeklerin kılavuzluğunda yol aldığını biliyor herkes.

Bu eşeklerle beraber uçuruma sürüklenen develeri de yazıyor tarih.

Dün resmi tarih vesikalarla açıkladı ki; “Sünni Kürtler Türkmen kökenli ve Alevi Kürtler ise Ermeni dönmesi”dir.

“Ülkeyi bölmeye çalışan TİKKO ve PKK’ terör örgütlerinin içinde yer alan insanların birçoğu Ermeni dönmesi Kürtlerden oluşuyor. TİKKO ve PKK hareketi bizim bildiğimiz gibi Kürt hareketi değildir.”

Aslında şunu diyor “Sünni Kürtler Türktür, alevi Kürtler Ermeni’dir”

Ama “TİKKO ve PKK hareketi bizim bildiğimiz gibi Kürt hareketi değildir.”derken bile Kürt kelimesini kullanıyor. Burada aşağılık olan her şey kürttür çünkü.

Aslında bunun varyantını 5 yıl önce ifade etmişti APO;“Sünni Kürtler, ulusal Kürt hareketine ihanet etmişlerdir.”

Bunu söylerken aslında sunileri hain olarak fişlemekten çok, suç ortağı olduğunu ima ettiği Alevileri deşifre ediyordu.

“Alevi Kürtler Ermeni dönmesidir”

Ermeni…

Yeryüzünün en aşağılık kavmi!

Birine hakaret etmek ve aşağılamak için kullanılan siyasal içerikli resmi sıfat, “Ermeni”…

Evet Öcalan ermenidir.

Ermenileri de Türkler değil Kürtler katletti.

Eğer “Ermenileri katleden Kürtler Sünni ve Türkmen ırkından Türktür” diyorsanız, ermeni soykırımını üstlenmiş olursunuz.

Eğer “Ermeni soykırımını bağımsız bir ırk olan Kürtler işlemiştir” diyorsanız ne yazık ki Kürtlerin varlığını kabul etmiş olacaksınız ve soykırım iddialarından yırtmış olacaksınız.

E peki Eşekliğin lüzumu var mı?

“Yok” diyorsanız, nedir bu Kart-Kurt muhabbeti?

Yeri geldiği zaman “et ve tırnak gibiyiz” dediğiniz Ermeni ve Kürtlerin kesilecek bir tırnak kadar anlam ifade ettiği son resmi açıklamalardan anlaşılıyor.

Bu uzun tırnakları ya kesin atın, yada bu hezeyanlar devam ederse “bu tırnak o ete batar”

Dar bir egemenlik alanından anırarak binlerce mil uzaktaki yarasaları ürkütmenin anlamı ne?

Şimdi eşek desem eşek duyar ar eder.

“Ama bizde profesör derler kitap yüklü eşşşeğe…”

Dünya Bülteni

Adam ve Ebuzeran

Pazar, 19 Ağustos 2007

M. Sait Yakut
Adam ve Ebuzeran
19 Ağustos 2007 Pazar 12:12

Cendereler içinde burgaçlanan rüzgârın, tutunup saçlarına gökte dağılan adam…

Ağdıkça kendi başına kül olup yağan…

Külleri karıldıkça çılgınca yalazlanan…

Matemi hüseyni, makamı hüzzam…

Ziya Gökalp’te Kürtçe hayal kurarken suçüstü basılan adam…

Müsekkin bir dua, mütebessim bir keder…

Kendini uğurlayıp kendini karşılayan ve ölümü ömürlere yakıştıran hece hece gam…

“Ey”in şairi Sıtkı Caney ve onun kaçgın yoldaşı, Ebuzeran!…

Ebuzeran

4. Nehirler boyunca

Ey bütün nehirlerin en kadim hikâyesi
Ey Dicle ey Fırat
Ey akan orduların sonsuzluk sesi
Bize Selahaddin Eyyubi’yi anlat
Taşsın artık sulardan yüzyılların öfkesi
Ey Zülfikar ey şaha kalkan at
Ey her şeyden vazgeçmenin büyük hevesi
Bize İmam Ali’yi anlat

Birikti birikeceği kadar acılar ey Hilalin Ülkesi
Kan nehir nehir can alev alev ve hüzün kat kat
Ey aşkın ve özgürlüğün kölesi
İşte yaklaşıyor beklenen saat
Ey Ebuzeran
Ey isyanın en delisi
İşte meydan
İşte sırat

Ey bütün nehirlerin bildiği en eski dil
Ey Nil
Yine çöllerdeyiz yine gece yine kandan bir ayaz
Yeniden kalbimize eğil
Ses versin Seyyid Kutub, Ömer Muhtar, Malik El Şahbaz
Ses versin Kafkasya’dan Kartal Şeyh Şamil
Ve savaş meydanında meleklerle saf saf son namaz
Ey aşktan gelen kuşlar ey ebabil
Artık canlarımız hiç bir zindana sığmaz
Artık intikam vakti ey kardeşim Habil

Ey bütün zamanların çıldırtan gözyaşları
Şimdi bir tek damlanla tufandır yüreğimiz
Şimdi kıyam
Şimdi aşk
Şimdi secdedeyiz

Şimdi sonsuz sabah öncesi bu son akşamda
Kar yağar yağar kan akar akar yeni bir bahar olur
Mekke’de Kudüs’te Bağdat’ta Şam’da
Aşk bir gün her yerde iktidar olur
Yeniden buluşuruz Mescidiaksada Beytülharamda
Yetime yoksula iman yine yar olur
Hayat var ey Ebuzeran hak için intikamda
Vur karanlığa şimdi Allah için vur

Birazdan ta içimizde yağar yepyeni bir yağmur
Ey bütün nehirlerin kıskandığı Kevser ey Tesnim
Artık aşk için akan kanlarımız sana teslim
Şafaktır birazdan nur içinde nur

Durun selama durun bu son ordudur
Ey şehadet ey iftar vakti sonsuzluk orucunun
“inna lillahi ve inna ileyhi raciun”

www.scaney.com

DEVLETE ORGAN NAKLİ

Perşembe, 16 Ağustos 2007

DEVLETE ORGAN NAKLİ
16 Agustos 2007 09:26

“Adam olursun sanıyorduk, de hadi git çoban ol!…” halk düşmanlarına yol veren son söz bu olmalı.

Siroz, tifus, kanser…bil umum maraz.

Bütün organları birbirine girmiş operasyona muhtaç canlı bir kadavra, devlet dediğimiz bu kutsal heyula…

“Etibba merhem etmekten aciz, ömrüyle yaşıt derd-i derunu var” dense sezadır.

Başkumandan, baştabip Mustafa Kemal adadığı ömrünü yetiremedi bir güzel gün görmek için.

İsyan ve şekavetle uğraştı nihayet bulana dek o aziz ömrü.

Astı olmadı, kesti olmadı, bizatihi ders verdi, alfabeyi öğretti başöğretmen sıfatıyla o da olmadı. Mahkemeler kurdu Samanpazarı’nda, şehir meydanlarında. Olmadı gitti.

Gözleri açık gitti…

Onu kimseler anlamadı. Anlayanlar da işte Deniz Baykal olup milletin tepesinde bitti.

Cihan savaşından çıkmış, yedi düvelin kuyruğuna teneke bağlamış, izan, marifet, medeniyet getirmiş, çağlar üstü ilkeler ve devrimler bırakmış bir büyük kumandanı, gel gör ki, ne anlayan oldu ne de anlamak isteyen. Mirası üzerinde hırlaşanların 10 kasımdan 10 kasıma andığı bir anıt olarak sadece naçiz bedeniyle itibara alındı.

Maraza müptela olacağını bildiğinden erkenden karantinaya aldı milleti.

Hazmı kolay, haşlanmış patates değildi ikram ettiği, koca bir devlet, bir memleket. Aslında haris ve muhteris haleflerini gözlerinin bebeğinden tanıyordu. Onunçün veda hutbesi (Gençliğe Hitabesi)’nde ancak ihanete meyyal insanlara söylenebilecek o kederli ve mütevekkil nutkunu irad etti.

O, “demokrasi” dedikçe aveneler ona “Haşmetmeab Sultanım” dediler. Anladı ki henüz erken. Ve bu durum Ferrariye tüp taktırmak gibi çağdaş bir görgüsüzlüğü çağrıştırıyordu. Oysa yüksek performansla, çağcıl mesafelerin ilerisine ses duvarını yıkan bir hızla ilerlemek istiyordu.

Ve ömrünün nihayetine kadar “monokrasiyi” “demokrasi”nin yerine muvakkat niyetle idame etti. Ebedi Şef böylece ebediyete irtihal etti.

Küçük kafalı fırıldak gözlü muhteris aveneler bunun ilelebed bir fikir olduğu zannıyla bu monokratik “Özne düzenini” kendilerine uyarlayarak uygulamaya koydular. Ve fakat bu uygulama 1950 yılına kadar adı cumhuriyet olan bir ülkede “monokrasi” olarak kök söktürdü.

17 Haziran 1945 te aynı özne düzeninin varisleri arasından 4 kişinin, Atatürk’ün halefinin büyük ve de sağır kulağına laf atlatmaktan duydukları azap ve usanç ile verdiği takrir (önerge), ilkeleriyle müesses cumhuriyeti yeniden tanzim etmeye yöneldi.

“Monokratik düzenden” “bürokratik düzene” geçiş dönemi, çok değil, 5 yıl sonra yapılan ilk seçimle başladı. Siyasi iktidar “demokrasi” adına vardı ama devleti monokratik dönemin tayin edilmiş bürokratları yönetiyordu.

Çok geçmeden bürokrasi döneminin iktidar mazlumları ipe gitti. Ama, halk artık bürokrasiyi monokrasiye tercih etme bilincini iktisap etmişti.

Tabi aralarda, canı sıkılan silahlı bürokratlar (Talat Aydemir gibi) orayı burayı basıp bağırıyorlardı. Ve hepsi de “Türk Milleti’nin refahı, huzuru, hızla çağdaş uygarlık seviyesine yükselmesi, eşitlik, bütünlük ve güvenlik içinde, milli şeref ve haysiyetle bütün hürriyetlerine sahip olarak barış içinde yaşaması…” gibi fevkalade demokratik ideallerini anons ediyorlardı bastıkları radyolardan, daha Demirbank bile üç kere iyi günler dilemeden..

Başaranlar Cumhurbaşkanı oluyordu, çuvallayanlar da ipe gidiyordu.

1983 senesine kadar bu ülke “bürokrasi” ile yönetildi.

Netekim Paşanın duruma el koyması ile yeni bir dönem başladı bu ülkede…

“Kleptokrasi….”

Yani hırsız ve egemen ilişkisi.

Rahmetli Özal’la başlayan hırsız-egemen odaklı ilişki sermayesi, bir sürü zengin türetip sürdü meydana…

Özal cumhurbaşkanı olunca Hırsızlar iktidar oldu. Çalıp paylaşacak bir şey kalmayınca devr-i şadileri nihayet buldu.

Hadım siyaset mimarı şişman Sülo döneminde sistemin ayarının bozuk olduğunu anlayan vatanperver silahlı bürokratlar bu hastalıklı bünyeyi şok tedavisi ile uyarmaya başladı. Yağ kontrol, balans ayarı tuttu ve “Milli Görüş”ler “ebedi çöküş”le bab-ı hükümetten itizal etti.

2002 ye kadar sürdü bu “kleptokrasi” düzeni.

Ve yeni dönem başladı.

Özal’dan kalma hırsızlar bürokratlarla iyi geçiniyorlardı. Ve her dönemin modasına göre takke takmayı iyi biliyorlardı.

3 Kasım 2002 de yeni dönem başladı.

“Plütokrasi…”

Yani varsıl-egemen yönetimi.

1983 sonrası hırsızlıkla zengin olanlar artık beyefendi olmuşlar ve iktidarlarla anlaşmanın azami gücünü kesbetmişlerdi..

AKP’nin, iktidara gelme acelesi olduğu için, tüm bu kelekleri seleksiyondan geçirmeye fırsat bulamamıştı.

Bu sefer müminler iktidar oldu ama zenginler müktedir oldu.

Hülasa bu cumhuriyete her türlü don giydirildi “demokrasi” hariç.

Şimdi yeni bir dönemin eşiğindeyiz.

28 Ağustos 2007 itibariyle yeni bir dönem başlayacak.

Adını “demokrasi” koymak istiyorum.

İçinde “Demos” olsun.

Şimdi bu hastalıklı ayağa kaldırmak için “organ nakli” yapmanın zamanı.

“Beyin” hariç tüm organlar değişmeli…

Çünkü devlet dediğin beyinsiz (ideolojisiz) olmalı.

Önemli olan “kalp” naklidir. Devlet bünyesine “millet”i kalp olarak yerleştirmeli.

“Devlet” dediğin “millet kalbiyle” sevmeli ve onun kalbiyle buğz etmeli.

Mesela başörtüsüne de, (terörize olmamış) ekstrem düşüncelere de özgürlük vermeli.

Ağlayabilmeli bir devlet. Gülebilmeli.

Halkın derdini sezebilmeli.

“Sezer” gibi olmamalı.

Eşinden ötürü bir kadına hakaret etmenin aşağılık bir dram olduğunu dünya aleme bildirmeli.

Ben kimseden jest beklemiyorum.

AKP de bir Abdullah Gül var.

O da; Cevdet Sunay, Cemal Gürsel, Fahri Korutürk gibi olmayan, milletine karşı tam tekmil, esas duruşlu bir adam.

Organ nakli başlasın. Kan değişsin. Kalbi atsın artık atacaksa devletin.

Allah devlete zeval vermesin.

Sayın Baykal;

De hadi git çoban ol… Söyleyeceğin türkü şu olsun;

“Yandı Gül’üm keten helva”

KORKU VE KERAMET

Çarşamba, 15 Ağustos 2007

KORKU VE KERAMET
15 Agustos 2007 12:01

Memleketten birkaç gün uzak kalmanın, endişeyle beslenen binlerce ayrıntıyı merak etmek gibi bir anlamı oluyor.

Netameli zamanların tabii hissiyatı olarak; mutad bir hal üzre kulağı kirişte, fizyolojik devinimi altüst eden haberlerin yoluna yatıyor insan.

Bu travmatik alışkanlıklarla hayat sürmenin “ülkeyi korumak ve kollamak” refleksinden arta kalan paternalist bir özelliği var kuşkusuz.

Ülkede her şey yolunda ise, keramet, yol alanlarda değil yol verenlerde aranmaya başlanır önce. Aynı yolu gidenlerin kullandıkları araçlar farklı da olsa; kimin, kimi, nerede sıkıştıracağı ve şarampole iteceği istifhamı başlıyor sonra.

Ama 14 Ağustos 2007 saat 04.20 itibariyle meşhur sitelerde yayınlanmış bir bildiri yok.

Bu aşamadan sonra, kimin yoldan çıktığı ya da kimin yola geldiği tartışmaları aklı abesle meşgul eder. Yine de geçiş üstünlüğüne sahip olanların otobana girmeden önceki son kavşakta gösterdiği yol verme nezaketi beklenmedik bir jest olarak durumu “acaba?”laştırıyor.

Çünkü geçiş üstünlüğüne sahip yol verenlerin; yola çıkanları, yol alanları, yolunu bulanları yoldan çıkarma veya yola getirme yolları hep yanlış yerlere çıktı bugüne değin. Mevcut duruma karşı mecbur kalınan tutum başka bir yol bulamamaktan kaynaklanan yolsuzluk hali ise rejime ilişkin reflekslerin köreldiği anlamını çıkarmak safdillik olur.

Rejim, her ne kadar “antimiliter, demokratik ve sosyal” sıfatlarla tanımlansa da yüksek askeri siyasal gücün yaslandığı ideolojik duvar, oluşan yeni şartlara karşı kendini örmeye devam edecektir.

Militer yüksek siyasi gücün rejimle olan organik ve hegemonik ilişkisini sivil anayasa projesiyle kesmeye çalışan siyasal iktidarın bu metazori jeste karşı takınacağı tutum, ülkenin geleceğini ve kaderini ilgilendiren her konuda müdahaleci bir tavır almakla muvazzaf güçlerin varlığının idraki içinde olmalıdır.

AKP’nin“12 Eylül harekâtını gerçekleştiren Türk Silahlı Kuvvetleri, memleketi 12 Eylül öncesi ortamına sürükleyen sebepler arasında görmekte bulunduğu Anayasa meselesini, kökünden ele almak mecburiyetinin idraki içinde işbaşına gelmiştir” diyerek darbenin meşru gerekçelerini anlatan ve “Bilinmelidir ki, Silahlı Kuvvetlerimizin asli görevi olan “Türkiye Cumhuriyetini kollamak ve korumak” ancak felaketlerden sonra, yani sadece iş işten geçtikten sonra ifa olunacak bir zabıta görevi olarak telakki edilemez” izahı ile de müstakbel müdahale imkânlarını hazırlayan TSK’yı, zabtiyelikle sınırlı addetmemesi ve anayasa meselesinin de en az güvenlik kadar Türk Silahlı Kuvvetleri’nin görevleri arasında olduğunu bilmesi gerekmektedir.

Aksi halde Meclis başkanlığını Toptan, Cumhurbaşkanlığını perakende almanın terakkiye kâfi bir kazanım olduğu yanılgısına düşmesi çıkılan yolda kazalara sebep olabilir.

Bu ihtimalin farkında olan AKP’nin sivil anayasa projesine askeri gücün yaslandığı ideolojik duvarları yıkarak başlamak istemesi, askerlerin rejim üzerindeki vesayet haklarını ortadan kaldırmaya yönelik bir amacı taşıyor.

Fakat bu duvarın kimin üstüne yıkılacağı şeklindeki bir istifham her ne kadar şerre hizmet ediyor olsa da, her şeyin yolunda gitmesine alışık olunmamasındandır.

Meclis Başkanlığı seçiminin Toptan uzlaşmayla atlatılmış olması tüm tarafları rahatlatmış gözükse de cumhurbaşkanlığı seçimine yönelik endişeleri bertaraf edecek bir zemin henüz oluşmuş değil. Oluşması yönünde bir irade ve çabanın da olduğu söylenemez.

Uzlaşma geriliminin taraflar arasında yarattığı uzaklaşma sessiz ve sinsi bir bekleyişe terk etmiş görünüyor yerini.

Rejimi koruma refleksini elinde tutan emekli savcı ve subayların köşk seçimindeki duyarlılıkları, işbaşındakilerin resmi görüş ve yaklaşımları gibi kamuoyuna sunuluyor. Muhtemel uzlaşmaların ya da zorunlu müsaadelerin seyriyle oynanıyor.

İşbaşındakilerin artık sorumluluk almamak adına kafasındakileri “kafalarımız aynıdır” diyen emekli bir subay aracılığıyla kamuoyuna iletmesi, “eşi başörtülü birinin köşke çıkması, çok yanlış olur… hatalı olur… uygun olmaz… doğru olmaz…”şeklinde kesin ifadeler kullanması 27 Nisandan farklı olarak internetten değil,  gazeteden verilmiş bir muhtıra olarak değerlendirilmelidir.

Oysaki millet, uzlaşmanın temel kriterlerini ve ana taraflarını seçimlerde belirledi. Uzlaşma adı altında, farklı yöntemler kullanarak iktidarı ya da milleti ihtar etmenin hesaplanmamış sonuçlara yol açabileceğini gerilimin aktörleri bilir en çok.

Zira uzlaşmayı en çok isteyenlerin taraf olma gücünü kaybettiklerinin de bilinci olması gerekir.

HAYRÜNNİSA OLMADI, LEYDİNNİSA ALALIM!

Pazartesi, 13 Ağustos 2007

HAYRÜNNİSA OLMADI, LEYDİNNİSA ALALIM!
13 Agustos 2007 13:58

Başörtüsü İslamcı ideolojinin bir sembolü mü, yoksa yükselen sembolik İslam’ın kadın başına düşürdüğü amansız bir ağrı mı?

Kuşkusuz, “ikisi de değil” denilerek doğru soru sorulana kadar cevap hakkı saklı tutulabilir.

Ancak kendini bu iki sorunun tabii muhatabı kabul edenler “ikisi de değil” diyerek soruyu havaya üfürmektense başlara ağrı sokan entelektüel itirazlarda bulunmayı tercih edeceklerdir. Ve kullanılan bu itiraz hakkı, yükselen düşük belli sembolik İslam’ın başları nasıl sardığına hal-i melâlden bir cevap olacaktır.

Aslında bir hususa getirilen her yasak, yasanın suç saydığı hakkı kullanmaya kararlı insanların bilinçli olmasını öğütler. Bir yasağı delmek, ona karşı gelmek, onu bertaraf etmek örgütlü bir bilinci ya da bilinçli bir örgütlenmeyi gerekli kılar. Nizai davalarda müştekinin söz hakkı iddiaları ile sınırlı iken, davalının itiraz ve müdafaası mahkemenin tahammül sınırına bağlıdır. Ve fakat dünya hukuk tarihinde suçunu inkâr ederek kazananların sayısı, suçsuzluğunu savunanlardan daha fazladır.

Başörtüsünü suç sayan yasaya karşı bu ülkede, ne bilinçli bir örgütlenme oldu, ne de örgütlenmiş bir bilinç oluştu. Yasayı bir suç kabul edip inkâr etmekten çok suçsuzluğu savunma yoluna başvuruldu. Başlarını açmayanlar yasayı delemediler ama inançlarını delenler, başlarını açanlar oldu.

Başörtüsünün suçsuzluğunu savunanlar kamusal alanda meşhur olurken yasayı inkâr edip evlerine çekilenler, sorulması gereken doğru soruya saklı tuttukları cevabı vermiş oldular. Gizli bir bilinci, tehlikeli bir öfkeyi örgütlediler. Geriye kalanlar, iki soruyu havaya üflemek yerine üfürükten savunmaların kuyruğuna takıldılar. Diğer yönüyle başörtüsü yasağı, suçsuzluğu savunmayı bilinç olarak içselleştiren okur-yazar! İslamcı kadınların kamusal alana çıktığı bir dönemin kapılarını da açtı.

Örneğin, 1980 öncesi başörtülü kaç kadın vardı gazete köşelerinde, sanat salonlarında, sinemalarda, prömiyerlerde?

Ya da siyasi ve içtimai hayatta adı geçen kaç kadın vardı ve kimlerdi?

Figüratif entel savunmalarla dinsel karşı koyuşlar arasında çekiştirilerek yırtılan başörtüsü, inkârcıların (Yasayı inkâr edenlerin) başında ideolojik İslam’ın simgesi olarak sıkılaşırken, suçsuzluğu savunanların başında sembolik İslam’ın alışkanlığı olarak gevşedikçe gevşedi. Ama bu durum Hayrünnisa’ları Leydinnisa yapmaya yetmedi.

Asıl konu bu idi. Sembolik İslam’a örnek olması açısından değil ancak son günlerin en popüler bahtsız kadını olması bakımından önemli bir isim;

Hayrünnisa Gül…

Aslında sistemin gardiyanları “Abdullah Gül cumhurbaşkanı olamaz” demedi. “Hayrünnisa hanım Cumhurbaşkanı karısı olamaz” dedi. Çünkü sistem muhafazakâr erkeklere değil, her zaman olduğu gibi sembolik de olsa başörtülü bir kadına karşı refleksini ortaya koyma kararlılığı gösterdi. Konuklarını tek başına karşılayan Gül, ne zaman tartışma konusu oldu? Karısı protokole girdiği zamanlarda elbete.

Kocasından Gül’ü alıp ona diken veren kadın…

Sistemin pin kodunu değiştirerek bloke eden ve 70 Milyon insanı seçimlere sürükleyen kadın…

Ne AKP’nin ideolojik dinsel eğilimleri ve ne de Abdullah Gül’ün siyasi hesapları.

Sembolik İslamla özdeşleşmek zorunda kalan başındaki örtüyle zulme mahkûm edilen kadın…

Hangi kadın Hayrünnisa hanımın yerinde olmak ister?

Kim, kendisi yüzünden kocasına ve milletine yapılan zulme sebep gösterilmek ister?

Kim bu kadar aşağılanmaya, bu kadar tahkir edilmeye razı olur?

Kim, şahsı üzerinden milyonları sancıya sokan bir gerilimin sebebi olmak ister?

Bugünlerde herkes birilerinden bir jest, bir şövalyelik bekliyor. Ahmet Taşgetiren “Askerler böyle dese” dedi. Fikri kerih, zikri mülevves bir adam “Gül şöyle yapsa” dedi. Taşgetiren’in temennisi kertenkele deliğinde keramet aramak gibi bir şey de olsa, teneke kafalı düşünce madrabazının dayatma niteliğindeki tavsiyesi tam bir ahlak marazı idi.

Şimdi ben de bir jest beklesem Hayrünnisa hanımdan acaba nasıl olur?

Teneke kafalı adamın üslubuyla;

“Hayrunnisa hanım, cumhurbaşkanı eşi olamaz mı?

Çok samimi ve çok açık düşüncem şudur. Kesinlikle olabilir. (Vekil ve bakan karısı olabildiği gibi)

Bu görevi iyi yapamaz mı?
Samimi düşüncem, kesinlikle yapabilir.
Bu mevkii hak etmedi mi?
Kesinlikle hak etti.
Yine de içimden bir ses diyor ki, tanıdığım Hayrünnisa hanım, fazlasıyla hak ettiği bu Leydiliği, kendi arzusu ile reddetmelidir. Ülkesi kendisinden bu zarif jesti beklemektedir. Abdullah beyin ikinci bir evlilik yaparak bir protokol karısı almasına izin vermelidir. Bu izni vermek şövalye eşine yakışır bir durumdur…

Abdullah bey de imam nikahıyla yaşamaya devam edeceği eski eşine “Aha bu Hayrünnisa, kadınların en hayırlısı, harimiismetimdir, benim eşimdir”, resmi nikahına aldığı yeni karısına da “Aha bu da Leydinnisa, sizin istediğiniz cinsten protokol eşimdir” diyebilmeli.

Ya da Başörtüsünden murat başı mı örtmektir, saçı mı gizlemektir? Hayrünnisa hanım bunun cevabın fakihlerden almalı. Eğer cevap saçı gizlemekse, kafasını kazıtmalı. Bu durumda ilk öneri geçersiz olacaktır.

Ben Hayrünnisa hanımdan bu jesti bekliyorum. Bir de bunu deneyelim…
Gül’ü seven bu dikene katlanmalı.”

Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanlığı adaylığına gelince korkum şu ki;

“Herşeye karşın herkes, sevdiğini öldürür. Kimi bunu sert bakışıyla yapar, kimi de yüze gülen bir sözcükle… Korkak kişi bunu bir öpücükle, cesur adam bir kılıçla…” Oscar Wilde

Başbakan cesur mu dersiniz?

Cihanşümûl harârete birkaç kelâm-ı melih

Çarşamba, 08 Ağustos 2007

Cihanşümûl harârete birkaç kelâm-ı melih
08 Ağustos 2007 Çarşamba 07:32

Ne bu panik, ne telaş, ne bu cinnet-çıldırı?

Bu vâveyla, bu imdat, kim gitti kim vurduya?

Ne bu cehd-i cehalet, bu ne maraz-ı mübrem

Nâr ile nur arası ne bu yakan dilemmâ?

Siz “taleal bedru” deyin, güneş ufuktan şimdi doğar… Budur lafz-ı mübeyyen yürüyelim arkadaşlar.

Sesimizi yer, gök, su, dinlesin. Dinlesin…Dinlesin…

Yer ki arından çatlak, semâ ki arza düşman… Dinlesin ki devrilsin bin yıllık kıblegâhlar. Sürünüp giden sular, münzevidir derûnunda Sahrâ’nın. Açılsın, hadesten bir nizam ihdas eden kuruyası eller, yeni bir aşk üzre kurulsun meclis, dönsün sarhoş atlar gibi o cenabet semâhlar. Esriyip sokulsunlar kucağına belanın. Müstahaktır âsi olan, gazabına Hüda’nın.

Necaset def olur mu dersiniz hak yeminiyle meclisin

Aks-i sedâ bulur mu hüdâ makamında, o mâlum kasem

Kapandı bâb-ı semâ, ilendi âb-ı hayat, soldu mehasin.

Dizlerine yatmışız kalbimizde bağdaş kuran İblis’in…

Ufka doğru mai deniz , ah ne var ki bu serâb. Çemrenmiş yürüyoruz, bu ne hülya ne hüsrân. Rûz-i cezaya geldik işte muaccel hesâb. Melun bir hevestir dilimizi koparan. Tek bir söz: Ya leytena kunna turâba…**

Arz ki semaya küsülü hicâbından. Uğultular geliyor yerkürenin altından. Toprak diyerek geçme, tanı, bastığın bu yerleri… On yılda bir melih adam kuruttu bu şehirleri. Güneş ufuktan şimdi doğar. Var mı mülteca mekân? Yürüyelim arkadaşlar!…

Gel silelim şimdi üstümüze sinen ârı.

Azad edip salalım içimizdeki intizârı.

Değsin kime değecekse söz bulur hedefini.

Düz gidelim tınmadan halef ve selefini.

Kendi haline malum geveze şehremini,

Abdestsiz bıraktı bu şehirde mümini…

Yeni bir gündemle toplanmış; borsalar, piyasalar, tefe-tüfe, boş küfe iktidarı.

Günahkârız amenna, sen de adamım deme.

Cırcır edip halimizi hakka irsal eyleme

Adın melih olsa da sende müflis firaset

Dest-i kudret dokunmaz üstün başın necaset

5 gündür sular kesik günahıma yormuşum

Beş dilde ecdad-ahfad küfredip oturmuşum

Mahkûmu olup gittik bu şehr-i şehbenderin

Üstüne alem …sın oturduğun minderin

Türkçem bitti başladım Arapça küfretmeye

Kıyamadım hepsini beş günde sarfetmeye

Kapıcıyı müdür yaptın o pis belediyende

Kerameti sen bulursun ahval-ı adiyende

Yürü yavrum kim tutar partin iktidardadır

Kalbin köşkün köle zul aklın firardadır

Yürü seni tutanın aklına tüküreyim

Bir yar kenarındasın arkandan üfüreyim

Adın çukura çıktı kazıdığın yollardan

İçine sen düşersen kurtuluruz beladan.

Günahkârız amenna göğe karşı suçluyuz

İmanımızı hakka küfrü sana borçluyuz

Paslanıp tıkandı mutfağımın musluğu

Eğer ki senin musluğunda su varsa

Ben bir katreye muhtaç sende sebil akarsa

Tabağına dolsun. Amin. Çocukların kusmuğu.

Biliyoruz yükseliyor cihanşümul hararet.

Gelir bizi mi bulur bu mihnet, bu meraret.

Bir bidona 40 milyon kıyıp da harcamışım

10 gündür dolduracak su bulamamışım

Sövdüğümde okurlar terbiyesizsin diyor

Biliyorum öfkemi kimseler anlamıyor

Allah’ım aklımızı sabır ile hıfz eyle

Bizi susuz bırakma, melihi kabız eyle.

** Keşke toprak olsaydık.

Kabahat sende değil sana kulak verende…

Pazartesi, 06 Ağustos 2007

Kabahat sende değil sana kulak verende…
06 Ağustos 2007 02:25

Beynelmilel Harp Hukuku’nun ya da Anayasal doktrinlerin mimarı zannettiğiniz kişinin, Aslında peribacalarının kovuğuna kakasını yapan bir meczup ya da Pamukkalede’ki travertenlere işeyen bir turistin nasıl cezalandırılacağı konusunda uzman olduğunu duyarsanız ne düşünürsünüz?

Anayasal bir boşluktan istifade ederek millet iradesini hile ile hükümsüz bırakan; uzaktan gördüğümde canlı bir varlıktan çok heykele benzettiğim bu adamın soğuk ve kabih müdahaleleri beni her defasında traverten düşmanlığına tahrik ediyor.

Kültür ve tabiat varlıkları düşmanı olmak gerekmiyor illâki. Bu konuda bir kanun yazılmış ve cezai müeyyideleri belirlenmişse, mutlak surette ona işlerlik kazandırmanın şartları hazırlanır.  İshalli meczuplara ve prostatlı turistlere yönelik özel turlarla kanunu icra edecek alanlar açılır.

Her ne kadar medeni ilişkilerini tanzim edemeyecek kadar muasırlaşmamış bir hukukun mer’iyeti vaki ise de, Hukuk Fakültelerinde okutulan Uzay Hukukunun fal bilimcisi ya da fincan çingenesi yetiştirmek amacı gütmediğini söyleyebiliriz.

Fahri trafik müfettişleri gibi garajdaki plakalara ceza kesen bu zatın bende yarattığı kaşıntıya bir antiseptik uydurmak mümkün değil. Herkesin uyuz olduğunu biliyorum ama herkesin bunu, onursallık payesine ters düşer çekincesiyle ifade etmediğini düşünüyorum.

Oysa ne güzel bir anlamı var adının.

Sabih…

Letafet, hoşluk, güzellik anlamlarına geliyor.

Peki, ama bu zat nedendir gidip gelip de istikrarın ortasına sümkürüp milletin yakasına siliyor burnunu?

En yüksek yargı organını aymazlık içinde olmakla suçlayıp onursallığını fesatlıkla haleldar eden bu zatın bulduğu boncuk, müdafaa ettiği düzeni milletin nazarından koruyabilecek mi?

Onursallığının parti kapatmalardaki becerisinden geldiğini düşünmemek elde değil.

Anayasal laik düzeni koruma refleksiyle parti kapatma davalarındaki iddialarında sergilediği onur, onu her konuda yetkin bir milli şef pozisyonuna getirdi.

Bana sorarsanız;

Adı Sabih ama niyeti kadar söylemleri de kabih.

66 beden battal ceketiyle kendine uygun bir emeklilik vestiyeri bulamayan onursal başkanın hukuk ilmi ikrah ile kıl ediyor adamı.

Devletin bir sürü hukuk mekanizması var. Ama harici danışmanlık işi onursallığın bir payesi olarak mı verildi sayın Kanadoğlu’na.

Adalet Bakanlığı, Anayasa Mahkemesi, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu, bir sürü mahkeme, hukuk fakülteleri, Süheyl Batum ve benzeri Laikgiller familyasından bir sürü takım elbise ve cam-çerçeve varken, kimsenin aklı basmıyor da, uzmanlığı gereği travertenlerde ya da peribacalarında belediyenin tahsis edeceği bir kulübede fahri bekçilik yaparak mütekait bir hayat sürmesi gereken Sayın Kanadoğlu konuşuyor ve müesses nizam yeni baştan hizaya sokuluyor.

Umumiyetle Anayasa hukukçusu olarak bilinir. Cumhuriyet Başsavcılığı döneminde FP ve benzeri partilerin, tabiatı gereği kapatılmaya elverişli durumundan vazife çıkararak gösterdiği cevvalliği çok da uzmanı olduğu anayasal doktrinlerle ilgili değilmiş. Aha ben de söylemiş olayım.

Hukuk hayatında bir kitap yazmış.

O da: “Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Hukuku”

Ama anayasal düzeni koruma refleksi, zaten anayasada muhkem maddelerle izah edildiği için onlar üzerinden geliştirilmiş meccani bir müktesebattır.

Hukuk insan kutsallarının garantisidir.

Ne zamanki kabih yorumlara açıldı yeryüzünün düzeni bozuldu.

Müdde-i Umumluktan hususi müdafaakarlığa geçiş bu onursallığın sorumluluğu olsa gerek.

367’nin gerekliliği yorumu, köşke çıkışın dokunulmazlığı kaldıracağı ve şahsi suçlardan ötürü yargılanma yolunun açılması yorumu, Kapattırdığı FP’nin devamı olduğu düşüncesiyle olduğu yerde sayan Kanadoğlu’nun AKP düşmanlığından başka bir şey değil ve kabih bir niyet içinde homurdandığı çok açık.

İsmiyle Sabih olanın niyetiyle kabih olması ne kötü…

Bu coğrafya’da yeraltı su kaynakları kurudu. Travertenler turist çişinden sararıp soldu. Tarihi mekanlar restoran-otopark oldu. Külliyeler de gözlemeci teyzeler yufka tezgâhları kurdu. Minberler bile kuyu kebabına tandır oldu.

Eee nerede kaldı Kültür ve Tabiat varlıklarını koruma hukuku?

Bunları koruma hukukuyla biraz ilgilenilse onursal bir sorumluluk yerini bulur.

Çıplaklar kampında namuslu olmak…

Cuma, 03 Ağustos 2007

Çıplaklar kampında namuslu olmak…
03 Ağustos 2007  08:41

“Giymiş pembe şalvarı, sallanır saçakları, yellere vay vay” desem yakışmaz; zihinsel ağırlığını ve vücut ölçülerini bilmediğim, resmini de henüz Googleden bularak gördüğüm Ece Temelkuran’ı rahatsız eden okur-yazar kadınlarımıza.

Kapalı kadınları görünce kendini çıplak hisseden Ece, örtülü kadınlara “Okur-Yazar” diyor.“Entelektüel” demeyi kendine haksızlık kabul ediyor zira. Haksız da değil.

Hak vermemek için ahmâk olmak gerekir.

Diğer taraftan “yarı kapalı” ya da “yarı açık” (F tipi mahkûmları mevzu dışı) okur yazar kadınlarımızın Ece’nin attığı temel üzerine kurdukları itirazları okuyunca, anladım, aralarındaki fark kumaştandır.

O halde;

“Yüzünün yarısı göz kadife yansımalı/Bulutlu siyah ah bulutları eflatun

O boy aynasından çıktı fransızın malı/Vişne asidi vardı tadında rujunun

Ah sinema yıldızı filan olmalı/Ağızlığı kristal, son derece uzun*” desek ancak kurtarır okur-yazar kadınlarımızı, başlarındaki örtü de olmasa!…

Gel gör ki; Çıplak kadın görmekten rahatsızlık duyuyor, eşarbını saçlarının topuzuna  kadar gerip bonesini duvak gibi kullanan soluk rujlu okur yazar kadınlar da!. Ama çok şey bildikleri için, meseleye modernitenin hurafesi ya da sosyolojik kadın deneyimleri bağlamında, abidik-gubidik tahliller ve entelektüel cümleler kurmuşlar.

Ama zaten kapalı kadınlara göre Ece, yeteri kadar çıplak değil mi?

İki tarafın da meseleyi ele alış biçimi Ece’nin çıplaklığı dışında nasıl bir fark oluşturuyor?

Belki de Ece hatun kendini çıplak hissetmenin verdiği azapla örtünmeye doğru bir eğilim içindedir de bundan duyduğu rahatsızlığı dışa vuruyor.

Ece’nin kendinde rastladığı “çıplaklık” hissi, “namussuzluk” kavramına denk düşüyor belki onun semantiğinde? Namussuzluktan rahatsız olmayan birini kim işaret edebilir bu toplumda?

Örneğin Hacı Bayram Cami’nin önünden geçerken kendini çıplak hisseden Ece, herkesin üryan gezdiği çıplaklar kampına düştüğünde bikiniyle dolaşmayı tesettür kabul edip namuslu olmanın haklı gururunu yaşıyorsa bu, takdir edilecek bir durum değil midir?

Mesai içerisinde, her namaz vaktinde “ben namaza gidiyorum” diyen iş arkadaşım aslında bana “sen gâvursun” demiyor mu gizliden gizliye…

Her gün ve her namaz vakti bana gâvurluğumu hatırlatan birinden rahatsız olmamam için ya benim de onunla namaza gitmem, ya da onun benim gibi beynamaz olması gerekmiyor mu?

İki hafta önce Las Palmas’ın kıyıya sıfır restoranlarında takım elbiseyle otururken, Las Canteras plajındaki çıplakları görünce ne kadar Müslüman olduğumu anladım.

Müslüman olmanın verdiği gururla etrafıma bakarken üstsüzlerin ve sarhoşların “manyak mı bu adam?” ifadeli bakışlarından hiç de rahatsız olmadım.

Ama gel gör ki Atatürk Havalimanında son bulan bir gurur bu. Hasbelkader bir caminin önünden geçip gâvurluğumu hatırlayacağım diye ödüm kopuyor. Ve beni rahatsız ediyor bu camileri dolduran müminler, arkadaş..

“Niye namaz kılıyorsunuz?” demiyorum. Namaz kılanlardan rahatsız değilim. Bu, kendi gâvurluğumdan duyduğum rahatsızlıktır bilakis.

Ece Temelkuran’ın rahatsızlığı da böyle bir şeydir belki.

Üstelik resminden gördüğüm kadarıyla çıplaklık da yakışmaz, bu Kadıköy iskelesindeki çiçekçi kız suratlı kadına.

Emin olun onun çıplaklığından dünya görüşü olarak değil, estetiksizliğinden ötürü rahatsız olur insan. Yarı açık olması bile idareyi zorlar aksi halde.

Şimdi gelelim bu okur-yazar kadınlarımıza;

Her şeyi bilirler, her şeyi okurlar. Her yere giderler. İçkili Cafeler, sinemalar, tömbekiciler, sempozyumlar, galalar, TV’ler, açılışlar, kokteyller…

Ece’nin takıldığı Cafelerde otururlar ve onun okuduğu kitapları okurlar. Hatta evli olanların bile eşlerinden çok entelektüel erkek arkadaşlarıyla sinemaya gittikleri söylenir.

Ama başörtülü oldukları için ve İslamcı kesimde bir şekilde inkişaf ettikleri için zırt pırt görüşlerine müracaat edilir. Fikir serd ederler, beyanat verirler…

İslami kesimde her köşede kendine yer bulan bu kadınlar Ece’yi rahatsız etmemek için açılıp saçılsalar da “öteki” kabul ettikleri ve fakat onlarsız yapamadıkları yerlerde kendilerine bir köşe bulamazlar. Tempo dergisine bir sayılığına kapak olur, o da vücut ölçüleri yeterli ya da estetik görsellikleri varsa. Geriye kepazelikleri yanlarına kar kalır.

Ama Sebnem Sheffer başını örtsün İslamcı bir dergi ya da gazetede başyazar bile olur.

Ayrıca bu okuryazar İslamcı kadınların aynı ilişki sermayesi içinde değer verdikleri burnu uzun ve de büyük, diğer İslamcı tripli yazar arkadaşlarının, Ece gibilere nasıl yavşadıklarını da bilmiyor değiliz.

Daha ikinci gün; “Bir kadın, bilgi kompleksine girdiği andan itibaren dişiliğini kaybeder” dediğimde kaybetmiştim sevdiğim kızı.

O da zaten bir “erkeklik” göstererek gittiği için bu sözüme doğruluk kazandırmıştı.

Uzun süre haksız oluşumla yargıladım kendimi.

Ta ki Bouadlere’in o kahredici sözüne rastlayıncaya kadar;

“Entelektüel bir kadınla evlenmek homoseksüelliktir”

Okur-Yazar kadınlarımızın Ece’den daha bilinçli olması gerektiğini ben söylemiyorum. Zaten eğer Ece ile aralarındaki fark kumaştan ibaret değilse, bilincin yapması gereken ahmaklığa karşı susmaktır.

Bilinç her şeydir;;

“Tavana asılmış sosyalist saçlarından/Ah sabah sabah omuzları kan içinde

İşkence sonrası genç bir kadın militan/Yığınlar uğulduyor hummalı gençliğinde

Adı bile çıkmamış dudaklarından/Doğru yaşadığının sımsıkı bilincinde ..*.”

Birileri rahat yaşamak adına soyunup dökünüyorsa, diğerleri de doğru yaşadığının sımsıkı bilincinde olarak örtünüp bürünmeli. Ve bunu demokratik hoşgörü, kadınsal enlem-boylam, modernitenin deneyimselliği gibi soysuzluğa iz düşüren kelimelerle değil, adam gibi inancıyla savunmalı…

Haydi, herkes evine…

*Attila İlhan. AH!