Temmuz 2007 için Arşiv

Neo-contürkizm: 700 liralık Milliyetçilik

Pazartesi, 30 Temmuz 2007

Neo-contürkizm: 700 liralık Milliyetçilik
30 Temmuz 2007 06:00

Gayrı safi milli hâsıladan kişi başına düşen milliyetçilik toplamda %47’yi bularak, çoklukla olmasa bile oransal farkla neo-contürkizmi iktidara getirdi.

Her iki kişiden birinin 100 USD üzerindeki koca kafalı Benjamin Franklin’in resmine bakarak milliyetçiliğini tatmin edeceği yeni yasama dönemi, evham dolu bir bekleyişle bulunduğu yeri huzursuzlukla eşeliyor.

Parlamentoya giren Partilerin fikri ve siyasi yapılarına bakılarak yapılan değerlendirmeler, muhtemel bir çatışmayı önlemeye yönelik uyarılardan çok, eşeklerin aklına karpuz kabuğu düşürerek tepiştirmeyi amaçlayan provokasyon sondajına dönüşüyor.

Birinin ki “Beni ezdin” diyerekten sığındığı ezgin milliyetçilik, diğerinin ki “Ya Türk ol, ya defol” ilkelliğiyle tapındığı baskın milliyetçilik olunca, mesele, “bölücülük” ten öte “ayrılıkçı” bir zeminde temerküz ediyor.

Kendilerini (diğer etnik kökenli yurttaşlardan) resmi ırkla üstün kabul eden primitif ve içgüdüsel toplulukların, ayrılıkçı duruşu mu bölücülüğü yarattı, yoksa fikri ve beşeri evrimini tamamlayamamış bir topluluğun bölünme isteği mi ayrılıkçılığı tahrik etti?

Negatif bir dönüşümle birinin diğerini beslediği ve birbirinden aldığı karşıtlık kuvvetiyle ayakta durduğu tartışmasız. Zira her iki tarafın tabanı, sosyal, ekonomik ve kültürel gelişmişlik olarak aynı cehalet katmanında hayat sürerler.

Her iki tarafta da,  milliyetçilik davası insan olma iddiasının önüne cehaletin gücüyle geçmiştir. Muslukları farklı olsa da içtikleri aynı ve kirli sudur.

Ülkeyi bölüşen baskın güçlerle, bu bölüşmeden ufacık bir zuhur bekleyen ezgin güçler arasındaki rant kavgasının etnik çatışma temelinde ele alınması, siyasi zıtlaşmadan sosyal bir çatışma yaratmayı hedefleyenlerin işlerini fazlasıyla kolaylaştırır.

Her iki tarafın fıska hizmet eden milliyet kavgası parlamenter anarşiye yol açar mı bilinmez. Ama AKP tarafından işlenen ve yeni milliyetçilik ve din tanımlarıyla beslenerek uygulamaya konulan neo-contürkizmin son seçimde kabul gördüğü anlaşıldı.

AKP’nin; Piyangocu kızlardan cami imamlarına, konkenci kokoşlardan laik liboşlara, Beyoğlu berduşlarından Etilerdeki nonoşlara, amigolardan otopark değnekçilerine kadar her kesimden oy alması, Irak savaşından ötürü Bush’u lanetleyip sandıkta ona oy veren Amerikalı seçmenin eğilimini etkileyen neo-con siyasetinin bir sonucudur.

Yoksul milliyetçi tabanın milliyet tasavvurunu dolar cinsinden gayrı safi milli hâsılaya düşürerek (Ayda yedi yüz YTL alan bir imamın yıllık hâsılası nasıl beş bin dolar oluyor?) milliyetçiliği, CHP’nin parti kimlikli solcularını bünyesine alarak cumhuriyetçiliği siyasetinin merkezine koyan AKP’nin herkesimden aldığı oyu Muhafazakar Demokrat kimliğiyle başardığı söylenemez.

AKP’nin din referanslı bir muhafazakârlıkla yoğurduğu demokrasisinde din, toplum düzeninin sağlanmasında ve geniş kitlelerin illüzyonu konusunda geleneksel bir araç olmaktan öteye gidemedi. Neo-con demokrasi anlayışındaki gibi din, toplumları bir arada tutan ve düzeni sağlayan önemli bir araç olarak sadece sokaktaki adam için söylemleştirildi. Geldiği nokta itibariyle, her ne kadar dindar kitlelerin çoğunluklu ve coşkulu eğilimiyle iktidara geldiyse de elit yönetim kademesinde AKP için dinin yeri yoktur. Olmasına gerek de yoktur.

Elbette bu yeni neocontürkizm akımın praksistleri Başbakana çevirmenlik ve danışmanlık yapan kişilerden başkası değildir. Uluslararası akademi ve thin-thank çevreleriyle diplomasi adı altında geliştirilen bireysel temasların neo-con/turkizmin uygulamasındaki etkileri yadsınamaz.

Son günlerdeki boşboğaz açıklamalarıyla gündemde yer eşeleyen adamlardan biri. Meclis kürsüsündeki konuşmasında “rules of engagement”ı cümle içinde kullanan, Başbakana simültane çeviri yaparken “yarına kim öle kim kala” deyimini zoraki İngilizceye çevirmeye kalkan “17 Aralk 2004 başbakanın çevirmeni”.

Saçları protez.

Kafası büyük olduğu için fazla ektirememiş tasarruf gerekçesiyle. Oturuşu, Larry King’e konuk olmuş mahalli siyasetçilerden aşırma. Türkçe konuşmalarında önceden ezberlediği için takılmayan ama İngilizce çeviri yaparken 167 saniye “ııııııı” diyen Arap asıllı bir vekil.

Hem çevirmen, hem dış politika uzmanı, hem dış politika danışmanı, hem milletvekili. “Ben, cumhurbaşkanlığını elinin tersiyle itmiş bir adamla çalışıyorum” diyerek, Başbakana yağcılık yapayım derken Cumhurbaşkanlığı makamını aşağılayan neocon biraderlerden.

Egemen Bağış.

Ağzının büyüklüğünü büyük laf konuşmak için verilmiş hak zanneden bir mebus. Kendisine AKP’nin muhafazakâr yanı sorulduğunda, kendisini tanıyan olmasa “ben yahudiyim” diyecek kadar toplumun inanç değerlerinden kaçan bir uzlaşma figüranı.

Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanlığına adaylığı parti içinde kesinleşmiş olmalı ki, kafasına sığmayacak büyüklükte laflar ederek dolanıyor ortalıkta. ABD ile çatışma pahasına Kuzey Irak’a girebileceğini söylüyor. Bu ülkenin başbakanı, dış işleri bakanı, savunma bakanı, olmadı dış işleri müsteşarı bu nazik konuda korkudan konuşamıyorlarsa bile susmaları cahillikten değildir.

Ahmet Davutoğlu’nun dış ilişkiler danışmanlığından ayrılma kararı vermesinin, şimdiden bakanlık provası yapan Egemen Bağış’la bir ilgisi var mı acaba?

ABD ile çatışmaya girme yetkisini Başbakan mı verdi bu neocon biradere?

Neoconcu ABD, halkı açlıktan telef bile olsa Amerikanizm için tüm varlığını seferber eder. Suni bir onur vardır bu neocon siyasetinde.

Acaba Sayın bakan Egemen bey, ağzının genişliğine sığmayan bu lafı konuşurken neoconturkist olarak gaza mı geldi?

DTP ile MHP’nin bu meclis çatısı altında birbirini boğmaktan çok neocontürkizme karşı bir olacaklarını düşünüyorum.

Kişiliksiz Millet!..

Perşembe, 26 Temmuz 2007

Kişiliksiz Millet!..
26 Temmuz 2007 11:39

Önce özetler;

Uluslararası gözlemciler, 22 Temmuz seçimlerinden sonra Türk Halkının davranışlarında başlayan değişimin ‘metamorfoz’ olduğunu söyleyerek kontrol altında tutulmaması halinde ciddi risklere neden olabileceğini rapor etti. Yerli sosyal bilimciler ne dedi?. Az sonra.

Dün gece, elindeki altıpatlarla kandil dağlarına tırmanmayı düşündüğü ileri sürülen bir şahıs, vardiya gezen Barzani’ye bağlı Peşmergelerce tutuklanarak göz altına alındı. Şahsın Türkiye’den sızmış olabileceği ihtimali üzerinde duran yetkililer, kimlik tespitine ilişkin çalışmalarına destek amacıyla Türkiye’den yardım istedi. Türk dışişlerinden adını vermek istemeyen üst düzey bir yetkili, tutuklu şahsın kimliğini bildiklerini ve fakat şu aşamada açıklamanın doğru olmadığını söyledi. Bu şahıs kim? Az sonra…

22 Temmuz seçimlerinden sonra; AKP, CHP, MHP, DSP, BBP, ÖDP, DTP ve Bağımsızların yanında bir de lüzumsuz adayın parlamentoya girdiği belirlendi. Hakkındaki lüzumsuz iddialarına sert yanıt veren vekilin tuhaf davranışlar sergilediği ileri sürüldü. TBMM başkanını derin derin düşündüren lüzumsuz vekil kim?

‘Mideden kalbe giden yolun double olmasını’ isteyen kadınların düzenlediği ‘üzümlü kek ve aşk patinajı partisi’ne katılan ve ‘çok iyi üzümlü kek yaparım ama üzüm katmayı hep unutuyorum’ diyen ünlü siyasetçi ve Parti başkanı bu esprisiyle kadınların büyük ilgisini topladı. Aynı siyasetçinin kek yapmayı da bilmediği ortaya çıktı. Az sonra.

CHP Genel Başkanı Baykal’a yaranmak için CHP’nin maskotu Şero’ya tacizde bulunurken suçüstü yakalan yazar ‘Hayvanları çok seviyorum’ diyerek kendini savununca Hayvan severler Baykal’ı istifaya çağırdı. Baykal ne dedi? Az sonra.

Parlamentoya girmenin sevincini bir içecek reklâmındaki triplerle gösteren ve kendisine hayırlı olsun diyen herkese ‘Pııııııırrrrrrrrrrrrrrrrrrrr’ diyerek gövdesini sağa, kalçasını sola kırarak coşkunluk yapan milletvekilinin AKP grubu tarafından Meclis Başkanlığına önerileceği bildirildi.

İstanbul Emniyeti Hassas koruma bölge müdürlüğünde görev yapan 6 polisin bir hayat kadınıyla beraber olurken kameralara yansıyan görüntüleri Emniyet Müdürü Cerrah’ı çileden çıkardı. Polislerin her haktan mahrum olduğunu ve ‘6 kişiye bir kadın şeklindeki’ adaletsizliğin derhal düzeltilmesi gerektiğine değinen cerrah ‘biz de insanız’ dedi. Cerrah’ın isyan dolu sözleri, az sonra…

Değerli okuyucular, aşırı düşüncesizlikten kaynaklanan ‘Serabranus  Kemalistmus’ hastalığının pençesinde can çekişen bir aydının sağ ve sol yanının felç olduğu ve beyin kasılmasından ötürü ağır konuşmaya başladığı ileri sürüldü. Bir milyonda bir görülen hastalığın laboratuar tetkikleri inanılmaz veriler ortaya çıkardı. Zihinsel tıp alanındaki bu büyük araştırmanın sonuçları da az sonra ekranlarınızda olacak.

Şimdi Haberler

22 Temmuz seçimleri dolayısıyla Türkiye’de bulunan uluslararası gözlemciler, seçime ilişkin raporlarını tamamladı. Türk halkının sandıklara yansıyan davranışlarındaki tutarsızlığın tedirgin edici boyutta olduğuna değinilen raporda, aynı pusula ile sandık başına giden seçmenlerin farklı rotalar izleyerek yoldan çıktıkları ve aynı uyarılmalara karşı birbirinden ilgisiz tepkiler verdiğinin altı çizildi. Bu davranış farklılıklarının ‘metamorfoz’ olduğunu vurgulayan uluslar arası gözlemcilerin raporuna itiraz eden yerli sosyal bilimciler bunun bir ‘kişiliksizlik’ olduğunu, Halkın %47 sinin bozuk, %14 + % 20 sinin azgın ve geri kalan % 19 unun da bezgin kişilikli olduğunu belirttiler.

Kandil dağı yamacından sürünerek tırmanmakta olan bir kişinin çıkardığı tuhaf seslerden kuşkulanan Barzani Peşmergeleri sesin geldiği yöne doğru dün gece bir operasyon düzenledi. Operasyon sonucu sağ olarak ele geçen şahsın, elindeki altıpatlar tabanca ile kandil dağı zirvesine tırmanmak istediği anlaşıldı. Psikiyatride Down sendromu olarak bilinen bir rahatsızlıktan dolayı bunalıma girdiği belirtilen şahsın, intihar etmek yerine Kandil dağındak Teröristlerce vurularak kahraman olmayı planladığı ve Türkiye’den sızdığı bildirildi. Kürdistan Dışişleri bakanı yaptığı açıklamada; ‘Söz konusu şahsın kimliğini tespite yönelik çalışmalarımız Türk Genel Kurmayı ile uyum ve gizlilik içinde devam etmektedir. Sevgili dostlarımızın bu konudaki özverili çalışmaları bize yardımcı olacaktır’ dedi.

Diğer yandan isminin açıklanmasını istemeyen Türk dış işlerinden üst düzey bir yetkili, gözaltındaki şahsın Türkiye’de büyük bir siyasi partinin lideri olduğunu ve seçim sonuçlarından ötürü bunalıma girdiğini söyleyerek isminin açıklanmasının doğru olmadığını ifade etti. Peşmergelerin elindeki şahsın Mehmet Ağar olduğu, onu kurtarmak için sınırı geçmek üzere yakalanan Mümtaz Yavuz ve Celal Adan adındaki şahısların sorgu ifadelerinde ettikleri itiraftan anlaşıldı. Mehmet Ağar’ın iadesini isteyeceklerini belirten Başbakan Erdoğan, Veliefendi hipodromunda Mehmet Ağar’a Seyislik kadrosundan iş vereceği ve maaşının Tarım Bakanlığı Tarım İşletmeleri Genel Müdürlüğünce ödeneceğini belirtti. Ağar’ın yarın yurda getirilmesi bekleniyor.

22 Temmuz seçimlerinde Parlamentoya temsilci gönderen 7 partinin yanı sıra bağımsız vekillerin de nasıl bir yasama dönemi geçirecekleri merak konusu. Söz konusu seçimlerde aradan sızan vekillerden birinin uzun süreden beri bakımsızlığa terk edildiği ve seçimlerdeki kargaşayı fırsat bilerek bağımsız aday kadrosundan lüzumsuzluk sıfatıyla meclise girdiği anlaşıldı. Müstakbel meclis başkanını derin derin düşündüren lüzumsuz adayın mecliste nasıl gözetime alınacağı şimdiden kulislerin gündemini işgal etmeye başladı. Gerekli kontrollerden geçen lüzumsuz vekilin durumundan gayet Mesut olduğu ve bakımsızlıktan yılmadığı ileri sürüldü.

Mideden kalbe giden yolun duble olmasını isteyen kadınlar, dün akşam ‘Üzümlü kek ve aşk patinajı’ adı altında bir parti düzenledi. Partiye katılan sürpriz isimlerden Anavatan Genel Başkanı Erkan Mumcu kadınları kahkahaya boğdu. ‘çok iyi üzümlü kek yaparım ama üzüm katmayı hep unutuyorum’ diyen ünlü siyasetçi ve Parti başkanı, yaptığı keklere her defasında üzüm katmayı unuttuğunu söyledi. Bu açıklama üzerine araştırma başlatan Mesut Yılmaz yanlısı muhalifler ilginç bir gerçeği de ortaya çıkardı. Erkan Mumcu’nun kek yapmayı da bilmediği ve sırf kadınlara hoş görünmek için kadınları keklediği ileri sürüldü.

Değerli okuyucular, CHP’nin Genel Merkez Maskotu olarak meşhur olan kedi Şerafettin ya da diğer adıyla ‘Şero’nun Genel Başkan Baykal’a yaranma çabası içinde olan bir yazar tarafından elle taciz edildiği iddia edildi. İddiaları araştıran CHP Güvenlik birimi kamera görüntüleri bir bir inceledi. İncelemeler sonucunda kediyi taciz eden şahsın Hürriyet gazetesi yazarı Ahmet Hakan olduğu anlaşıldı. Bir hayvanın politik reklâma alet edilmesini şiddetle kınayan hayvan severler Baykal’ın istifasını istedi. Suçlamalar karşısında sessiz kalan Ahmet Hakan’ın yakın dostlarına ‘Hayvanları çok sevdiğini’ söylediği belirtildi. CHP’li vekil Berhan Şimşek konuyu uluslararası hayvan hakları mahkemesine taşıyacaklarını ve CHP’nin düşük oy almasıyla ilişkilendirilerek tazminat talebinde bulunacaklarını ve seçimi iptal etmek için hukuki süreç başlatacaklarını bildirdi. Kedi Şerafettin’in yapılan sicil yoklamasında geçmiş dönemde dinci olduğu ve Yaşar Kel Nuri döneminde CHP ye sokulduğu ileri sürüldü. Sağlık kontrolü için hastaneye sevk edilen Şero’nun  kulaklarının ısırılmak suretiyle tahriş edildiği rapor edildi.

Milliyetçi oylardan Müslüman olanları parti çatısında toplamak için kolları sıvayan AKP yöneticilerini şaşkına uğratan bir olay yaşandı. Bağımsız olarak Parlamentoya giren Muhsin Yazıcıoğlu’nu tebrik etmek için ziyaretine giden AKP lilerin ‘Hayırlı olsun’una karşılık arkasında toplanan 1000 kişilik nizam-ı alem gençliğiyle ‘Pııııııırrrrrrrrrrrrr’ diyerek gövde ve kalçasıyla sallanan Yazıcıoğlu’nun Müslüm Baba’dan etkilendiği ortaya çıktı. AKP grubunun Meclis Başkanlığına aday göstermeyi düşündüğü Yazıoğlu’nun bu davranışının kamuoyundan gizlenmesi kararı alındı.

Değerli okuyucular, 2 saat önce servis edilen bir haberde İstanbul Emniyeti Hassas Koruma Bölge Müdürlüğü’nde görev yapan 6 polisin bir hayat kadınıyla basıldığı yer aldı. Kameralara yansıyan görüntülerle ilgili olarak açıklama yapan İstanbul Emniyet Müdürü Celalettin Cerrah, ‘Bu görüntüler, Türk polisinin içinde bulunduğu mahrumiyeti açıklaması bakımından önemli bir mesajdır. Yetkililer görsün de ibret alsın.6 polise bir kadın gibi adaletsiz bir dağılımın kabul edilir bir yanı yoktur’ dedi. Konuyla ilgili bir açıklama yapan İçişleri bakanlığı yeni 60. Hükümette ‘her polise bir hayat kadını’ temin etmek için kaynak araştırmasına girildiği ve bu konuda Rusya ile görüşmeler başlatıldığı ifade edildi. 6 Polisini teselli eden cerrah hayat kadınını da bakıma aldı. Diğer yandan İran’la yaptığı doğalgaz anlaşmasının Ruslar tarafından olumlu karşılanmadığı ve Rusların Emniyet’e beylik Rus kadınları vermesinin mümkün olmadığı iddia edildi. 60. Hükümetin, daha önce Rusya’da ataşelik yapan bir politikacıyı aracı olarak kullanabileceği söyleniyor.

Sevgili okuyucular

Haberlerimizin sonunda tıp dünyasını altüst eden ve milyonda bir vakıa olarak görülen bir haberimiz var. Aşırı düşüncesizlikten kaynaklanan ‘Serabranus  Kemalistmus’ hastalığının pençesinde can çekişen bir aydının sağ ve sol yanının felç olduğu ve beyin kasılmasından ötürü ağır konuşmaya başladığı ileri sürüldü. Ne sağ, ne sol diyerek ortaya çıkan ünlü gazeteci Hulki Cevizoğlu’nun kontrolünü kaybederek orta refüje çarptığı ve kaza sonrası ‘Serabranus  Kemalistmus’ denilen beyin kasılması hastalığının pençesinde hayat mücadelesi verdiği bildirildi. Bir televizyon kanalında ‘Sabah Şekerleri’ni sunmak için anlaşma yaptığı bildirilen Cevizoğlu’nun ağır çekim ses tonu dolayısıyla programı sunamayacağı doktorları tarafından bildirildi.

22 Temmuzda Ankara’dan Milletvekili adayı da olan Cevizoğlu’nun durumunun iyi olduğu ifade edildi.

Yarın değil, ertesi gün buluşmak üzere.

Eyvallah….

Check and balance

Salı, 24 Temmuz 2007

Check and balance
24 Temmuz 2007 Salı 02:31

Son seçim, AKP’nin zaferinden çok, millet merkezli bir düzenin kaçınılmazlığını ihtar eden ciddi bir direniş olarak algılanmalı. Bu direniş, halkı yörüngelere bölerek bir birine düşüren devlet odaklı bir mekanizmanın kontrolünü ele almak gibi bir anlam taşıyor.

Bu seçim sonucunda sivil itaatsizlik demokratik bir başkaldırıya dönüşmüş ve militer arsızlara ayar çekme gücünün milletin elinde olduğu görülmüştür.

Söylevsel dayatmaları umde edinen ulusalcılık martavalının, yurttaşlık bilincini tesis etmeden ve milletleşme yönündeki tekâmülünü tamamlamadan bir ideologia mitosuna dönüşmesi, yörüngeleri odaklara karşı taarruza geçirmiştir.

Kendi ağırlığıyla çökecek kadar iğreti duran jakoben elit bir sistemin çekim gücü, tek tip düşünce modelinin hakimiyetiyle ancak süreklileşebilir. Bu sürekliliğin temini, içerik itibariyle “kendiliksiz” bir yapıyı şart koşan Ulusalcılık ideolojisinin nizam karakolları tarafından sağlanır. Şematik ve sistematik uygulamalar bakımından yaşamsal alanların iyileştirilmesinden çok düşünsel sistemin hizaya sokulmasını öncelikli eylem planı olarak uygulayan bu sistemde; hak ve özgürlükler, ancak nizam karakollarının düşünsel kapılarından alarm vermeden giriş çıkış yapabilme temizliğiyle elde edilebilir..

Çok uluslu bir imparatorluktan sivriltilmiş ya da kurtarılmış tek uluslu devlete geçiş sürecinde, ulusalcılık mitosu bir praksis olarak ortaya sürülmüş, sosyal yada düşünsel kaynaşmanın yapıştırıcı güçleri de bu model düşünceyi dayatanlar tarafından kutsal söylevlere mecbur edilmiştir.

Ancak, azami müştereklerle bütünleşen “Millet”in, zaruri tabiiyetle ayakta tutulan söylevsel ulusalcılıkla çatışması yaşamsal dengelerin oluşması bağlamında mukadderdir. 22 Temmuz seçimi bu yönüyle bir partinin ya da programın başarısını tescillemekten çok mukadder bir vakıanın tezahürü bakımından anlamlıdır.

22 Temmuz Ulusalcılığa karşı Milletleşme, Milliyetçiliğe karşı Yurttaşlaşma başkaldırısı olarak ele alınırsa, AKP’nin ikinci bir iktidara baskın bir güçle gelişi daha sağlıklı anlaşılabilir.

Âdemimerkeziyetin önemine yaptığı vurgu ile merkezin sarsılmazlığını tartışmaya açarak, yalancıktan da olsa geliştirdiği insan merkezli siyaset, Devletle millet arasındaki paslı demir perdeyi aralamıştır. Ekonomik, sosyal ve siyasal alanda getirdikleri ve götürdüklerini etik bağlamda tartışmaktan ziyade, yürürlüğe koyduğu anlayışı diyalektik planda ele almak gerekir.

Bu diyalektiğin teorik ve pratik dayanaklarını doğu ve güneydoğudan aldığı oylarla bağlantılamak ve bunun nedenselliğini tartışmak büyük önem taşıyor.

Başbakanın Doğu ve Güneydoğuda Kürt halkının ağzının içine bağıra bağıra “Tek vatan”, “tek devlet” ve “tek millet” şeklinde tahrik gücü yüksek bir söylemi dillendirmesi,  Kürt Halkının tepkisini ölçmek kadar Amerikan modeli bir yurttaşlık bilincinin temellerini atmaya yönelik bir propaganda olarak da düşünülebilir.

Kendisini köleleştiren Amerikan emperyalizminin her türlü zulmüne düçar olduğu halde Afroamerikan kimliğiyle yaşamsal özgürlü için çatışan zencilerin, Amerikan Bayraklı tişörtlerle “Ben Amerikalıyım” diyerek dünyaya gururla bakması aşılanmış yurttaşlık bilincinin tabii bir refleksinden başka bir şey değildir.

Alt kimlik, üst kimlik tartışmalarını başlatırken jakoben elitlerce “en aşağılık kimlik”le tasnif dışı bırakılan Başbakanın yurttaşlık bilincinin temellerini atmayı hedefleyen bir niyetle bunları ifade etmediği söylenebilir. Ancak paslı demir perdeyi aralayan gerçeğin burada saklı olduğunu belirtmekte fayda var.

Bu ülkede sisteme ve sistemin unsurlarına karşı hak ve özgürlükler bağlamında mücadelesini yürüten Kürt halkı bütün dünyaya bakarak ve gururla “Ben Türkiyeliyim” demekte tereddüt yaşıyorsa yurttaşlık bilincinin bilinçli olarak aşılanmamış olmasından kaynaklanıyor.

Yurttaşlık bilinci, ekonomik sosyal ve kültürel özgürlüklerin temin ve tesisinden geçiyor. Bu anlamda atılacak her olumlu adım bu bilincin yerleşmesine ve verilen mücadelenin daha insani ve daha demokratik bir zemine taşınmasına yardımcı olacaktır.

Ancak hak ve adalet dağılımında eşitlik ilkesinin ihlali yurttaşlık ve aidiyet bilincinin oluşmasından çok, ayrışmanın (Ayrılmanın değil) ve eşitlikçi demokratik düzene karşı antidemokratik ve militan bir başkaldırının önünü açar, bugüne kadar olduğu gibi.

Yurttaşlık bilinci milletleşme sürecinin tartışmasız ön evresidir.

Yurttaşlık bilincini aşılamadan ve farklı etnik kökenlere rağmen azami müştereklerde milletleşemeden, söylevsel telkinlerle dayatılan ulusalcılık martavalı son seçimlerde hem bir devlet paradigması hem de bir sistem mitosu olarak çökmüştür.

Kürt halkı tahrik gücü yüksek propagandalara rağmen, yurttaş olma yönündeki ümidini, azami müşterekleri siyasetin merkezine koyan AKP yi destekleyerek ortaya koymuş ve bunu yaparken de ulusalcıları dönüşü imkansız bir hükümle de kovmuştur.

Kürtler, tarihte sahip oldukları en büyük devletin Türkiye olduğunun farkındadırlar. Ancak demokratik hakların eşitsiz dağılımından ötürü “yurttaşlık”, faşist ve şovenist ulusalcı baskılara karşı “farklı halk aynı millet” olmanın bilincine gururla sahip çıkamamıştır. Ve sahip çıkması da beklenmemelidir.

Bu olumlu gelişmelerden sonra AKP’nin “Biz güneydoğuda Tek devlet, tek millet dedik. Bunu hangi parti diyebilir” şeklindeki çiğ ve lüzumsuz söylemleri dillendirmekten itina ile imtina etmesi gerekmektedir. Aksi halde azami müştereklere dayalı birleştirici siyaset felsefeleri, provokatörlük ve sömürücü aktörlükle sefilleşebilir.

22 Temmuz seçimleri her şeye rağmen nizam karakollarındaki kontrollü geçişlerin alarm sistemlerini bozmuş, etnik ve politik farklılıklara rağmen yurttaşlık bilincinin geniş bir mecra bulmasına yardımcı olmuştur.

28 Şubat ve 27 Nisanda halka ve siyasete ayar vereyim derken sözümona demokratik düzenin bütün ayarlarını bozan cuntacıları ayar kontrole tabi tutmuş ve ayarını vermiştir.

22 Temmuz iktidar seçimi yada iktidarın başarısının tescili değildir.

Siyaset aygıtıyla ulusalcı ve dayatmacı bir düzeneğin halk tarafından check and balance altına alınmasıdır.

Tayip beyin de bundan sonraki aşamalarda özellikle Kürt politikasında bu check and balance atına gireceği mukadderdir.

72 kişi elinde yağlı ilmekle parlamentoya girerken, 23 kişinin İmralı’ya özgürlük için Parlamentoda açlık grevine gitmesi elbette bu milletle beraber Başbakanı da ayar edecektir.

Önemli olan demokratik planda halkın yurttaşlık, azami müştereklerde milletin kardeşlik ayarına kimsenin müdahale etme cesaretini bulamamasıdır.

Sayın Başbakan dikkat!…

Öncelikle azami müştereklerdeki eşitlik ayarını bozmayın. Aksi halde arsızlar ve ayarsızlar asgari farklılıklardan korkunç ayrılıklar yaratabilir.

Allah bu millete yardım etsin…

Ananı bırak da öyle git!..

Pazartesi, 23 Temmuz 2007

Ananı bırak da öyle git!..
23 Temmuz 2007 Pazartesi 11:19
Sevinci, kıvancı, utancı yüzünden okunamayan ‘insan’ değildir.

Arsızlık, ayarsızların müseccel markasıdır.

Arı olmayana ayar vermek de zordur nihayet. Ve insan arlanabildiği kadar onurludur.

Mevzuyu ‘bundan sonra ne olur?’ suali etrafında köpek gibi dolandırarak bir diskura kurban etmenin manası yok. Direkt ve gözlerinin içine dik dik bakarak demeli ki; ‘ananı da al git ulan!’

Bu bir küfür mü?

Muhalefet karar verdi ve bu ağır bir küfürdür dedi. Ve sonra bu küfrü çok sevdi. Bunun üzerine siyasetini inşa etti. Tertiplenen mitinglerde ‘anamızı da alıp geldik’ pankartları açarak başbakanı neredeyse uçkuruyla sınayarak aile huzurunu kaçırdılar hiç yoktan.

Muhalefet bu küfürdür deyince başbakan bocaladı. Küfür olmaması için şunu demesi gerekirdi oysa ‘sen git, ananı bize bırak,’

Muhalefetin siyasi bir şehvetle yaltaklandığı bu küfür 22 Temmuz seçiminin aforizması olarak siyaset literatürüne geçti. Bu söz başbakanın ağzından fırladı ama siyaseti fırlamalık zanneden zevatın diline pelesenk oldu.

Seçim oldu ve bitti.

Kim kazandı?

·        Bizansın çocukları

·        Siyonizmin uşakları

·        Cehennem biletçileri

·        Patates dini mensupları

·        PKK ve Barzani’nin yandaşları

·        AB uşağı

·        ABD yavşağı

·        Gemiciler

·        Tavuğuna aldığı mısırdan Un-Akıtan Malı-Ye bakanı

·        Türbanlılar

·        Anasını hiçbir yere götürüp getirmeyenler.

Kim kaybetti?

·        Fatih’in torunları

·        Gâvur mahallesinden Müslüman evini taşlayan ihtiyarlar

·        Anasını alıp gelenler ve de alıp gitmek zorunda kalanlar

·        Sistemin muhtarları ve muhtıracılar

·        Muhtıra alayları ve laiklik tamtamcıları

·        Din bezirgânları ve evlat düşmanları

·        Ehli imana musallat olan din ehli kahramanlar

Ben de diyorum ki;

Ey aklını imanla malul edenler!… Bu böyle gitmez!. Pırasadan yağ çıkmaz dedim. Anlamadınız. Helallik isteyin, hakkınızı helal edin dedim. Bırakın dedim çocukların olsun tac u tahtı dünyanın.

Ey aklını vatanla zul edenler!… Buraya kadar!. Bu Millet dansözleri şehvetle izler ama onu nikâhına almaz dedim. Kürtçe şarkı söylemekle Kürt oyu alınmaz…

Ey Aklını Anasıyla bozanlar!… ‘anamızı da alıp geldik’ diyerek ‘yalanını al da git’ herzesiyle cumhuriyet kazanmaz!…

Hiçbir rütbe Milletin omuzlarında yükselen onur ve tevekkülden daha üstün değildir. Dostuna fayda sağlayacak kadar gün görmediyse de henüz, düşmanını rezil edecek kadar asildir. Sandıktan dertlerine çözüm beklemez. Ama sandığı bir tabut gibi düşmanının üstüne çakmayı iyi bilir.

Yıllar önce bir TV programında Besim Tibuk’u izlemiştim. Durup dururken ‘Nevvaz Şerif şerefsizdir’ demişti de afallamıştım ekran karşısında. 0-6 yaş grubundaki siyasi beynimle anlamaya çalışırken bu salvoyu, peşinden gerekçesini açıklamıştı. Her ne kadar Liberal bir partinin lideri idiyse de hayli dik ve radikal bir özelliği vardı. Tıpkı adında saadet olup da dünyasını perişan, ahiretini ziyan eden ecmainin yaşadığı bir paradoks gibi.

‘Çünkü Nevvaz Şerif darbedicir’  dedi. O gün bugündür darbelerin çok kötü bir şey olduğu yerleşmiş belleğime.

Bu millet askerini sever. Ama askerciyi sevmez.

Ben bu milleti seviyorum.

Bu millet kısacası 22 Temmuzda şunu dedi;

‘Ey darbe tamtamcıları!.. Ananı da al git..’

Eğer bunu küfür kabul ediyorsan çok özür dilerim, öyleyse;

‘Ey darbe tamtamcıları!.. Ananı bırak  da öyle git. Biz ona senden daha iyi bakarız’

Aşiretleri Kalkındırma Partisi

Cumartesi, 21 Temmuz 2007

Aşiretleri Kalkındırma Partisi
21 Temmuz 2007 Cumartesi 00:34

Zırzopi Aşireti davul-zurna ile AKP ye katıldı, Zırtaboziler de iltihak pazarlığı yapıyor.

Kerbızini aşiretinin 15 bin oyu var. Ama okur yazar seçmen sayısı 14 bin 985.

Bitlis’teki “Şeyh Çocuğu Gaffari”nin CHP adaylığına, müritleri “amin” dedi.

Peygamber soyundan gelen beynamaz “Seyyid Kurmıki” DP’nin gözdesi.

Şanlıurfa’da Arapların oylarına göz diken AKP, Harran Belediye Başkanının 3. karısını partisinden aday gösterdi.

İşte böyle…

Kürt milletinin bilincini eşekleştiren ve “deh” diyen herkesin altına mekkâre diye süren iki güç;

Aşiretler ve Şeyhlikler.

Soyluluğu, sopasının sayısıyla orantılı aşiretler ve ilmi at seyisliğinden ileri gidemeyen şeyhlikler… Devlet dediğiniz gücün, Aşiret ağalarına ve şeyhlere olan duygusal ve katkısal yakınlığını da eklerseniz işte size doğan 3. güç: PKK

Aşiretler, Şeyhlikler ve PKK…

Masum Kürt halkının cehaletinden özgürlükler ve kardeşlikler devşiren birbiriyle orantılı güç odakları.

İki dönüm toprağı olmayanlar, ağalara maraba olup köleliğe razı oldu. Ve boyunlarına hamut geçirilerek öküz gibi çifte sürüldüler.

Maraba olamayacak kadar tembel ve onursuz olanlar beynamaz şeyh ailelerinin leş kokan dergâhlarında kul oldu. Şeyhlerinin BMW marka arabalarının teker izlerini öptüler, öpüyorlar…

İkisinden de şamarı yiyip köyde kul olacağına yüce dağlar aslanı olmayı benimseyenler de PKK’lı oldu. Vurdular, vuruldular, teslim oldular, itirafçı oldular yada devlet içi çetelerle ticaret yaptılar.

Demokratik sosyal devlet, şeyhleri ve aşiretleri sever. İtirafçı PKK lıyı da sever.

Köleler ve karavaşlar….

“Deh” deyince revan olup “Çüşş” deyince fren yapan bir ahaliyi kim sevmez.

Birileri, “Gel, yıllardır seni sömüren şeyh ve ağalardan intikamını alacağız. Kendi toprağını sürecek, kendi ineğini sağacaksın. Bu yerler senin için yeşerecek” dese, hangi ahmak, bu cennet vadine cehaletiyle karşı koyabilir?

Ağalara, Şeyhlere ve PKK ya başkaldıranlar “Allah devlete zeval vermesin” duasıyla Köy Koruculuğunu kabul ederek 4. güç unsuru olmadı mı?

Peki ya dördüne karşı isyan edenler?

İlim deyip, bütünleştirici ve kaynaştırıcı evrensel değerlerin peşine takılarak Ankaralara, İstanbullara, Konyalara taşındılar. Ve onları bekleyen akıbet güneydoğudaki acı gerçeklerden farklı olmadı. Buralarda da, ya siyaset ağalarının ya da cemaat şeyhlerinin eşiklerine kelle koydular.

Bunları yapmayanlar ne oldu?

Ortalık yerde toz duman oldu.

Şimdi gelelim konumuza.

İki gün önce memleketim Urfa’daydım. “Siyaset nasıl?” diye soracak gibi oldum ki, gecenin bir yarısı kaçak çaylı, insan kıçını kıran iskemleli seçim bürolarında buldum kendimi.

Çok değerli bir dostum saymaya başladı;

-Bu, AKP’nin “…?” sıra adayı. Falanca aşiretten.

-Bu, AKP’nin “…?” sıra adayı. Aynı aşiretten.

-Bu, Müstakbel AKP’li…Ama bağımsız. Aynı aşirete mensup 3. Vekil adayı.

-Bu, AKP’nin “…?” sıra adayı. Bir arap aşiretinden. Belediye reisinin 3. karısı.

-Bu, DTP’nin desteklediği Bağımsız Aday. Hiçbir özelliği yok ama PKK saflarında çatışarak can veren bir sürü yakını var. İltifat babından aday ettiler.

-Bu, AKP’nin “…?” sıra adayı. Aşireti yok ama Allah’ı var.

-Bu, AKP’nin “…?” sıra adayı. Aşireti yok ama parası var.

Altıncı sıraya kadar sayıyor. Ben diğerleri diyecek gibi oluyorum. “Gerisi tüm partilerde ıskartadır” diyor.

Bu adaylar arasında arabasının tekerinin izi öpülen şeyhler de var.

Aslında PKK’nın ortaya çıkmasıyla beraber aşiretçilik ve şeyhçilik makamları ciddi surette tartışılmaya başlandı. Ağalar da şeyhler de akıp giden dünyanın seyrine doğru kendilerine çekidüzen vermeye başlamışlardı. Şimdi bu siyasi partiler, halkının bilincini eşekleştiren ağaların ve şeyhlerin şuuruna hürmet ederek onları tekrar gücün merkezine sürüklüyor.

Hadi, AKP den adalet beklemeyenlerin yakarışına yetişmeye hazır duran bir kudrete seslenelim;

Yetmez mi Mus’ab olduğumuz bunca devahi

Ağzım kurusun… Yok musun ey Adl-i ilahi..

Fıkra Gibi:

Şanlıurfa’da bir milletvekili adayı canlı TV programında

Programcı soruyor: “Efendim, para karşılığı kadro sattığınız söyleniyor”

Aday cevap veriyor: “İspatlamayan şerefsizdir. İspatlasınlar 2 kadroyu beleş vereyim”

8 Numaralı kutu ve seçim

Perşembe, 19 Temmuz 2007

M. Sait Yakut
8 Numaralı kutu ve seçim
19 Temmuz 2007 Perşembe 00:49

Bütün hastalıklara yüzde yüz tedavi garantisi veren bir doktor, hastanın iyileşmemesi durumunda muayene ücretinin 5 katını iade edeceğini vaat eden bir duyuru asmış…

Tabii olarak bu afiş, hastalar kadar uyanıkların da ilgisini çekmiş. Uyanık bu ya, hem aylak hem kurnaz… Bir koyup beş alma beleşçiliğiyle tedavisinin imkânsız olduğunu düşündüğü bir şikâyetle çıkmış doktorun huzuruna:

“Efendim yediğim hiçbir şeyin tadını alamıyorum. Öyle ki ne yediğimi bile bilmiyorum. Birçok doktora gittim beni sömürdüler, derdime çare de bulamadılar.”

“Muayene ücretini ödediniz mi?”

“Ödedim efendim. Ama iyileşemezsem bana 5 katını geri ödeyecek misiniz?”

“Hiç merak etmeyin. Alacaksınız” diyerek asistanına seslenen doktor;

“Kızım 8 numaralı kutuyu getir ve hastaya ondan bir kaşık ver” der.

Hasta kutudan bir kaşık alınca yüzünü gözünü buruşturarak doktora; “Ama efendim bu bana yedirdiğiniz ….ok” deyince doktor;

“Hah işte şimdi tadını almaya başladığınıza göre iyileştiniz” diyerek hastayı gönderir.

Hasta olmadığı halde ilaç diye yediği …oka mı yansın, verdiği muayene parasına mı yansın? 5 alacam diye cepte ki birini de kaybeden hasta, daha farklı kurnazlıklar, kolpalıklar düşünmeye başlar ve iki hafta sonra tekrar doktorun huzuruna çıkar;

“Efendim hafızamı kaybettim, birkaç dakika önce olup biteni bile hatırlayamıyorum”

“Ne zamandır böyle”

“Efendim hatırlamıyorum zamanını, san ki doğduğumdan beri”

“Muayene ücretini ödediniz mi?”

“Ödedim efendim. Ama iyileşemezsem bana 5 katını geri ödeyeceksiniz değil mi?

Doktor yine tabii ki diyerek asistanına;

“Kızım 8 numaralı kutuyu getir” diye seslenince, hasta büyük bir tepkiyle irkilerek;

“Hayır o kutuda …ok vardı ben ondan almam” diye bağırır.

“Bakın hafızanız yerine geldi” diyen doktor hastasını gönderir…

Aynı adam birkaç hafta sonra cinsel iktidarsızlık şikâyetiyle doktorun huzuruna çıkar. Doktor yine en etkili ilaç olan 8 numaralı kutuyu asistanından isteyince zıvanadan çıkan hasta;

“Hay senin 8 numaralı kutunu  ……………….m aşağılık herif” diye bağırır.

Doktor; “Evet ancak iktidar sahibi biri böyle küfreder. Geçmiş olsun iyileştiniz” diyerek hastayı gönderir…

Gelgelelim 8 numaralı kutunun efsunkâr kudretine.

80 bilmem kaç yıllık Cumhuriyet tarihi çok şey öğretti bize. Her defasında farklı iyileşme ümidi ile başına gittiği sandıklardan nasibine ..ok çıkan bir millet…

Her ne kadar kimileri, sandıkta körüklediği Zümer cehennemi ile milleti ürkütse bile, yedeğinde taşıdığı 8 numaralı kutuyu cennet meyvesi diye ikram etmekten hicap duymuyor.

Bu millet oldu olası yalandan hasta. Ama her defasında bir koyup beş almak için yediklerini de unutacak kadar malul.

Zengini yeşil kartlı, fakiri parti pankartlı, soytarısı devlet kokartlı.

Siyasi partilerin bugüne değin yazdığı reçete hiç değişmemişken (8 Nolu Kutu) nasıl oldu da bu hastalıklarla bu kadar uzun yıllar ayakta kalabildi bu millet. Bunca şeyi yemesine rağmen.

Hasta ise niye hep aynı doktora gider?

Hasta değilse, kaybetmesine rağmen niye hep aynı şeyi yer?

Her defasında doktorların “Aç ağzını yavrum” talimatına, iki çenesini birbirinden koparırcasına “aaaaaaaa” diyerek açtı ağzını, yumdu gözünü… En çok, “laik, demokratik ve sosyal bir hukuk devleti” olmakla iftihar etti ama yediği ..ok yanına kâr kaldı.

Cehennem vehm edenlerle cennet vaat edenlerin prospektüsü farklı olsa bile sundukları ilaç aynı;

8 numaralı kutu.

Ama ilginç olan, hasta olmadığı halde ve bir koyup beş alma derdi taşımadığı halde bunu kaşıklamak isteyen kaprofagi hastalarının fanatik çokluğu.

Kaprofagi nedir?

Erich From der ki bu hastalar, “8 numaralı kutudaki ilaçla yaşarlar”

Dün yazımda ifade ettiğim yaklaşık 145 sorun… Özeline girelim;

8 Numaralı kutudan hangi hastalıklara çare çıkar bilmiyoruz ama;

1.      Bu kutudan başörtüsüne özgürlük çıkmaz.

2.      Bu kutudan dindar bir Cumhurbaşkanı çıkmaz

3.      Millet iktidarı çıkmaz.

4.      “Türkiye” ile “Meclisi” arasında sıkışan “Büyük Millet” çıkmaz.

5.      Fatih ve Yavuz Selim mezarından kalkmaz, Mısır ve Suriye yeniden işgal edilmez.

6.      Civciv çıkmaz kuş çıkmaz.

Hastalar buraya!

Kızıııım!…

8 numaralı kutuyu getir.

Allah’a emanet!..

Salı, 17 Temmuz 2007

17 Temmuz 2007 Salı 08:35
Allah’a emanet!..

Yalanınızı yesinler. Sorunlarını korumada en istikrarlı ülke olan Türkiye”mizi bize nasıl da cennet vatan gibi anlatıyorlar. Sorun yok yola devam diyorlar.

Eh be körolasıcalar ya bu aşağıdakiler ne?

Bakın işte, sorun olmayı namus gibi koruyan sorunlar;

1. Devlete İlişkin Sorunlar

* Uyarılmaya ve uyandırılmaya çalışılan Faşist devlet ideası
* Aşırı merkezcilik,  topluma güvensizlik
* Bürokrasi ve yönetimsel yetkilerin keyfiliği
* Darbe anayasaları ve onların gayrı meşru tosunları
* Ordunun siyasete müdahale etmesi değil, bizzat siyaset etmesi
* Cumhurbaşkanlığı makamının monokratik tahakkümü
* Şeffaf olmayan ?demir perde? devleti
* Hukukun üstünlüğü, Vatandaşın devlet karşısındaki alçaklığı
* Hukuk sistemindeki tıkanıklık ve çeteleşme
* Yargının kötü alışkanlıklara bağımlılığı
* Adliyelerdeki keşmekeşlik
* Devlet içindeki mafya grupları ve ?mafya devlet? tezahürleri

2. Siyasal Sorunlar ve Siyasal Yaşama Katılım

* Kürt Sorunu, Kürdün sorunu, Türkün sorunu, Türkün Türkçülerle olan sorunu, demokrasi, Demokratların kimlik sorunu, temsil krizi
* Yapay siyaset, yapay gündem, dezenformasyon
* Depolitizasyon, siyasal taleplerin deformasyonu
* Siyasal partilerin proje ve program eksikliği (buradaki sorunların %30 ancak vardır partilerin programlarında)
* Kısır muhalefet ve kabadayı iktidar. Ve kontrol sorunu
* Düşüncenin suç, düşüncesizliğin siyasallaşması sorunu
* İnsan hakları, siyasal haklar
* İşkence ve tecrit, F tipi, B tipi, C tipi, Yarı Açık, Parçalı Bulutlu, Yarı Kapalı, Yumuşak Ğ tipi hapishanelerdeki insanlık sorunu
* Siyasal iktidarsızlık
* Politize ve yavşama modeli toplumsal aktörlerin kişilik sorunu
* Örgütlenme eksiklikleri ve uzlaşma sorunları (Sivil Toplum, Dernek, Vakıf)
* Sivil taleplerin önündeki asker devlet engeli
* Çoğulcu kimlik sorunu
* Yaşlı ve bunak siyasetçilerin sorunsallığı ve Kirli siyaset (Demirel)

3. Ekonomik Sorunlar

* Şişirme Bütçe, Sunî teneffüs.
* Bakanlıklara tahsis edilen paylardan, bakan çocuklarına düşen kişi başı gelir dağılımındaki dengesizlik ve bunun ilahi adalete aykırılığı sorunu.
* Paranın kavmiyeti sorunu ve Liranın ?Türk? oluşu
* Arap sermayesine düşmanlık sorunu
* Usulsüz özelleştirmenin özeleştirmeye kapalılığı sorunu
* Vergilendirmedeki ahlaksızlık ve terbiyesizlik sorunu
* Hiç gelişmemiş bölgelere yatırım sorunu
* İstihdam ve çığ gibi büyüyen işsizlik sorunu
* Yüksek faiz, rüşvet, hortumlamaların hala devam ediyor olması sorunu
* Büyük sermayenin egemenliği
* Tarım ve Tarımsal sanayideki geri kalmışlık

4. Sosyal Sorunlar

* Hayat Pahalılığı (bir Hindistan cevizi 17 YTL)
* Enflasyon ve Enflasyon”un belirlenmesinde baz alınan ürünlerin yarattığı komiklik
* İşsizlik (ABuuvvvvvv)
* Gelir dağılımındaki dengesizlik
* Emeklilik yaşı, milletvekillerinin emekli olmasına fırsat vermeden seçime gidilmesi sorunu
* Özürlülerin hayat koşulları

5. Eğitim

* Eğitimdeki kalitesizlik ve Bakan Hüseyin Çelik”in kişiye özel sorunları
* Altyapı eksiklikleri ve kubur kültürü fos ilim
* Bilimsel araştırma alanındaki yetersizlikler ve fon eksiklikleri
* Üniversitelerin adileşmesi sorunu. Zırtaboz darbeci rektörlerin insanlık sorunu
* Özgür düşünceli birey yetiştirilememesi ve bireyselleşmenin sürüye kurban edilmesi
* Dayatmacı ve yalancı, dalavereci, kışkırtıcı tarih anlayışı
* YÖK”lük sorunu
* Meslek liseleri ve bunlar üzerinden rant elde etmeye çalışan muhalefet sorunu
* Çıraklık eğitimi, zanaat ve sanat alanındaki kakalama

6. Kültürel Sorunlar

* Ermenileşme isteği ve Hırant Dink”in rant sorunu
* İnanç özgürlüğü ve inançların tasnifi (Patates dini ve kertilmemiş kele dini)
* Başörtülü öğrenim krizi ve dinci siyasilerin başörtülüleri keriz görme sorunu
* Kuran kursları ve kuramayanların iktidar hırsları
* Kürt sorunu (ismi değiştirilen mecra, mıntıka, köy ve mezra gibi basit coğrafi sorunlar!)
* Kimlikleşme, Kamplaşma, ulusallaşma ve ulusalcılaşma ve kıllaşma sorunu
* Geleneklerin sivil yaşama baskısı ve büyük kentlerdeki din töreciliği!
* Sanat ve kültürel Fakirlik
* Batıcı kültür dayatması ve milli kültüre yabancılaşma
* İdeolojik ve sübjektif sanatın devletçe destekleniyor olması

7. Toplumsal Barış ve Huzur

* Etnik terör sorunu
* Mafya, çeteler, Kuvvacılar, havacılar ve civacılar sorunu
* Şiddet ve Hırsızlıkların ayaküstüleşmesi
* Güvenlik sorunları ve koğuşunda vurulan Pülümür Askerleri sorunu
* Toplumsal bunalımın yarattığı adi suçlar ve vakalar
* Trafik kazaları ve trafik cezaları
* Klikleşmenin yarattığı çekişmeler

8. Kentleşme

* Plansız kentleşme
* Nüfus sorunu (Kürtler hızla çoğalıyorlar)
* Göç sorunu, boşalan köyler, zorunlu yer değiştirme
* Köy/kent sorunu ve köyleşen İstanbul
* Konut sorunu ve morgıçın anlaşılabilirliği
* Yerel yönetimler ve konser sorunları
* Etimesgut Belediye Başkanı”nın Kafasının Bilboardlara sığma sorunu
* Altyapı sorunları

9. Doğal Kaynaklar ve Çevre Sorunları

* Su Kalmadı kardeşim haydin teyemmüme!
* Erozyon
* Orman alanlarının yok olması ve yakılması sorunu.
* Acarkent”ten Osman Pepe”ye verilmeyen Villa sorunu
* Tarımsal alanların azalması ve köylülerin şehirleşme sorunu
* Hava, deniz ve suların kirliliği
* Gürültü kirliliği
* Çevre bilinçsizliği
* Sulama ve kanalizasyon sorunu

10. Medya

* 30 yıldır guslün farzlarını anlatmakla bitiremeyen Milli Gazete”den Mehmet Talu”nun sarık sakal sorunu
* Medyanın özgürlüğü tartışmaları
* Yerel Medyanın gelişimi önündeki engeller
* Sansür, otosansür
* RTÜK Başkanının müstehcenliğe olan eğilimi
* Medyanın etik sorunu
* TV”lerin aile ahlakını yozlaştırıcı yayınları
* Bilgilendirme eksikliği ve haberlerin çarpıtılması
* Özel yaşamın çiğnenmesi
* Tekelleşme
* Rating ve ticari kaygılar
* Medya siyaset ilişkisi
* Medya mafya ilişkisi
* Medya sermaye ilişkisi

11. Dış Sorunlar

* Diplomaside PKK”dan daha güçsüz kalan bir Türkiye
* Tüm Komşularla sorunlu ilişkiler ve yalnızlık sorunu
* Uluslar arası platformda yalnızlaşma ve yozlaşma
* Türkiye-AB ilişkileri ve AB”nin Türkiye Sorunu
* ABD ile ilişkiler ve ABD”li adamı Zeyno Baran”a kaptıran Yasemin Çongar”ın kadınsallığı sorunu
* Ortadoğu dengeleri ve dengesiz Ortadoğu politikaları
* Türk cumhuriyetleri ile ilişkiler
* Asya ve Avrupa arasındaki Türkiye”nin kimlik sorunu
* Ara kültür kimliği ve yozlaşma

BİZANS’IN ÇOCUKLARI

Pazartesi, 16 Temmuz 2007

BİZANS’IN ÇOCUKLARI
16 Temmuz 2007 17:52

“Hakikati gören bir kişi, sırf başkaları rahatsız olacak diye bunu dile getirmekten çekiniyorsa, ya ahmak, ya budaladır. Kuşkusuz herkes topyekün yanılıyor olamaz. Ama ya gerçekten herkes yanılıyorsa?”

Daniel de Foe


Uu uuuuuuu

Abuuuuvvvvvv…

Bizans’ın çocukları bir tarafta, Fatih’in çocukları diğer tarafta. Üremeye karşı korunan diğerlerinin O.. çocukları her tarafta.

Gurabahane-i Laklakan oldu bu talihsiz memleket.

Kendi evlatlarını gayr-ı meşru sayacak kadar sulandı siyasetin beyni. Zaten beyni de yoktu böyle bir siyasetin.

Neler oluyor bu memlekette?

Bakanlar Kurulu’nda alınan bir kararın Şeriate uygun olup olmadığını kabinesindeki mollalara soran o firaset, kendi çocuklarına “piç” demenin hükmünü neden sormuyor?

Yoksa onlar dinin değil de (Osmanlı Şeyhül İslamları gibi) padişahların fetva kulluğunu mu yapıyorlar?

Kendini bilmezin biri çıkıp da “Kim ulan Kazlıçeşme’de toplanan bu it oğlu itler” dese, hamiyet üzre bir milliyetperverlik hasıl olur mu?

Yada “babaları kim?” diye bir soran olsa, vaktiyle babalık yapanlar bu velayeti kerhen ve mecburen de olsa üzerine alır mı?

Kazlıçeşme’de çağlayanların, çağlayan’da ağlayanlara olan borcu hiç bitmeyecek mi?

Birileri, “75 milyon insana sesleniyorum. hepiniz aslında Milli Görüşçüsünüz. Sen Sultan Fatihin, Mevlana’nın torunusun. Köle olacak, yok olacak bir millet değilsin..” diyerek ortalığı velveleye verirken, Bizans’ın yada “O’nun Bu’nun çocukları”nı da bu 75 milyona dahil ediyor mu?

Aslında 75 milyon insanın aynı görüşte olduğu bir coğrafyada Bizans’ın çocuklarına yer kalıyor mu?

Bu mudur acaba tarik-i siyasette seyr ü sefer etmenin payandası?

Velev ki öyle olsa, herkes, “Fatih’in yada Mevlana’nın çocuğu” olmak gibi, kan bağıyla tayin edilmiş bir nesebe mecbur mu? Bu bir Ahd-i Atik dayatması yada faşizm değil mi?

Yıllardır “Allah, Kitap, Peygamber” diyen derbederlerin duası, parası ve oyu ile Gulgule-i Cem den bir dil yaratanlar, devr-i şadiden gussa-i mateme düşerken; Viyana kapılarından gerisin geri hüsranla dönüp ve fakat çöl coğrafyalarındaki sahipsiz Müslümanları yine Allah, kitap, peygamber propagandası ile vergiye bağlayarak yüzyıllarca hakimiyet süren ecdadının son temsilcisi kadar vakur durmayı becerebilecekler mi?

Mi?

Bu milletin tarihini “cumhuriyet öncesi” ve “cumhuriyet sonrası” diye birbirine düşman tarihlere bölen, İktidar için birinin nimetini, iftihar için diğerinin ganimetini sömürmeyi iş haline getiren bir siyaset, asaletten delalete doğru soysuzlaşmaya mahkum değil mi?

Mi?

Bu ülkenin Müslümanları hangi dine inanıyor? Neden herkes böyle cerahat dolu bir meseleyi din kültürü ve ahlak bilgisiyle değil de siyaset maslahatı ile ele alıyor?

“Camilerde siyaset, meydanlarda” din çelişkisiyle her iki koldan da milleti abandone eden ve “Allah” diyenlere “İllallah” dedirten din-devlet-millet teslisini hangi onurlu itiraz bertaraf edecek?

Ya bunları akıl edemeyecek kadar beyinsiz, yada hazmedemeyecek kadar dinsiz isem hangi zat-ı mübeccel ilzam eder, siyasetten beri olan bu itirazımı?

Zatına kol saatinden daha yakın duran bir kurmayına “Şevki Yılmaz nerede?” diye sorduğumda “O dünyalığını tamamladı. Kendine ait bir villa’da sefasını sürüyor” şeklinde aşağılayıcı bir cevap alıyorsam ve diğer yandan Şevki Yılmaz’ın çocuklarının bu davaya hizmet etmek için Avrupalarda bir sürü internet sitesi üzerinden bu davanın tebliğini yaptığını sonradan öğreniyorsam aklımı ve inancımı hangi kapıya köpek diye bağlamalıyım?

Hiçbir istifhama yer bırakmadan ve hiçbir istimdada yeltenmeden açıkça söylemem gerekiyor ki, dinci yada dindar değilim.

Ama hiçbir dinin bu kadar ucuz pazarlanmasını kabul edecek kadar da hıyar değilim.

İt dalaşı yada horoz dövüşü olarak nitelenen siyasi çekişmelerin alabildiğine insan şuuruna kezzap döktüğü bir dönemde, siyaset gündeminden uzak durmak adına edilen yeminlerin tutulması keçinin arpa perhizinden daha zordur kuşkusuz.

Kimin kaç vekil yada yüzde kaç oyla iktidara geleceği hiç umurumda değil.

Böyle bir fitneye itiraz etmek için Bizans çocuğu olmaya gerek yok. Tam aksine fatih’in torunları buna itiraz etmeli…

Kaldı ki Bizans çocuğu olsa ne olur?

O din değil mi ki sizin inandığınız, inançsız ve müşrik bir topluluğa karşı Bizans’ın çocuklarını savunan ve onun yenilgisine matem tutan?

Cennet ve huri ayetlerini okuyup, zekat ayetleriyle din tebliği yapanlar yoksa RUM suresini atlayarak mı geçiyorlar?

Bizansın çocuklarına karşı size ekran ve meydanları serbest kılanlar, timsahın alt ve üst çeneleri değil mi?

Fatih diyorsunuz. Yine o değil miydi; papaza, hahama ve imama serbestlik tanıyan ve her birini kendi tapınağında görmeye tahammülü olan o ecdad?

Bu 75 milyonun tamamı milli görüşçü ise “Trenlerle, otobüslerle getirdikleri toplama adamlarla meydanı dolduruyorlar” şeklindeki bir ifade, kazlıçeşmede toplanan Bizans çocuklarının Telaviv yada Atina’dan getirildiklerini mi ima ediyor?

Prof İlhami Güler’e soruyorlar:

“Hocam Kuran öz olarak insanlığa ne diyor”

İlhami güler düşünür, düşünür ve cevap verir;

“Kısacası adam olun. İt oğlu it olmayın ulan diyor” der.

SORMA HOCAM

Pazartesi, 16 Temmuz 2007

SORMA HOCAM
16 Temmuz 2007 11:15

Bana sual sorma, cevap müşküldür,
Her sırrı ben sana açamam hocam.
Hakkın hazinesi darı değildir,
Cami avlusunda saçamam hocam.

Kayd-i âhiretle düşmem mihnete,
Ben burda memurum şimdi hizmete,
Hayvan otlatırken gidip cennete,
Sana hülle donu biçemem hocam.

Miracı anlatma, eşek değilim,
Bildiğin kadar da melek değilim,
Günahkâr insanım, ördek değilim,
Bu ağır gövdeyle uçamam hocam.

Halka korku verme velvele salıp,
Dünya ve âhiret bu köhne kalıp,
Ben softa değilim cübbemi alıp,
İmaret imaret göçemem hocam.

Ölümden ürker mi tez ölen kimse?
Çoktan mazhar oldum ben hak nefese,
Bu demi sürerken ecel gelirse,
İşimi bırakıp kaçamam hocam.

Nâr-ı cehennemi önüme serme,
Günahımı döküp kaygular verme,
Kitapta yerini bana gösterme,
Ben pek o yazıyı seçemem hocam.

Feylesof Rıza’yım dinsiz anlama,
Dini ben öğrettim kendi babama,
Her ipte oynadım cambazım amma,
Sırat köprüsünü geçemem hocam.

Feylesof Rıza

Derdim mi ne Hocam ?

Esirci değilim, esir değilim.
Sizin kumpanyada müdir değilim.
Üç tuğlu, beş tuğlu vezir değilim,
Başımda sorguç yok, fakat başım var!

Her neyse muradım, ben ona yettim:
Değersiz ömrümü hayra sarfettim.
Kâbe-i maksûde dosdoğru gittim,
Benim “namus” gibi bir yoldaşım var.

Feylesof Rıza

SUMO GÜREŞİ VE YÜKSEK ATLAMA

Cumartesi, 14 Temmuz 2007

SUMO GÜREŞİ VE YÜKSEK ATLAMA
14 Temmuz 2007 19:28

At yarışı mı, Deve güreşi mi?

İt dalaşı mı, horoz dövüşü mü?

Siyasetteki iktidar kavgası, baraj kaygısıyla sancılanan partileri daha da saldırgan hale getiriyor. Karikatürlerle soytarılaştıran siyasal iletişim propagandaları insan aklına kıç attırıyor. Din, Millet, Demokrasi, Ulusalcılık, Atatürkçülük gibi tecimsel söylemler, daha savaş başlamadan ganimet çatışmalarına yol açıyor.

Birinin, milliyetçiliği gasbetmek için aynı hassasiyetleri (pratikte değilse bile teorik olarak) taşıyan diğerini çember dışına itmeye çalışması,

Birinin, din hüviyetini kesbetmek ve tek/elde idare etmek için diğerini alabildiğine heterodoks olmakla ve kıyasıya gavurlukla suçlaması,

Birinin, demokrasinin erdem ve faziletlerini iç etmek için diğerlerini bu değerleri araçsallaştırarak iğfal etmekle itham etmesi, siyaseti de diğer bütün değerler gibi şirazeden çıkardı.

Siyaset şapkasına din sarığı dolayan yaşlı başlar,

Kemiklerden medet uman nekrofilik ayyaşlar,

Dini şapkasının altında saklayan mümin yoldaşlar,

Tüm milleti ölü sayan Cumhuriyetçi Nebbaşlar,

Koca başlarına kasket geçiren Haydar Baş’lar,

Doğan’larla Bakan’lar arasında cereyan eden talihsiz savaşlar, Er işine yaraşmayan yöntemlerle bel altı mecrada öldüresiye devam ediyor.

Kısa mesafede iki raket arasında gidip gelen topları izlemekten gözleri fırıldaklaşan Ping-pong maçı seyircisi gibi sersemleşiyor millet. Suçlamalar, aşağılamalar, teşbih ve telmihler, direkt ve endirekt vuruşlar, kaleden çok kale arkası seyircilerinin kafasına isabet ediyor. Bu kavgada beyefendilerin sadece ağızları değil, kendilerine üstünlük veren meziyetleri ve hüviyetleri de bozuluyor.

Her türlü dayatmaya karşı zamanında “GIK” diyemeyen liderler, dövdükleri dibeğe “HIK” diyen neferlerini kin ve nefretle tahrik ediyorlar.

Dostunun şerrinden emin olmak için düşmanının koluna girmeyi mubah kılan bu savrulma, bu dağılma, inanan insanlar için tifüs ve kanserden daha nevmit bir virüsü taşıyor.

Siyaset Sumo çemberine döndü. Aynı değerlerle çevrilmiş ve çerçevelenmiş siyasi kimlikler birbirlerini çember dışına itmeye çalışıyor.

Üstelik o rakiplerden biri, ısrarla o çembere dahil olmak istemediğini, kendisine daha geniş ve daha özgürlükçü bir alan seçtiğini defaten ifade etmesine rağmen.

Kumpas siyaseti.

Çembere al ve “gong” verilmeden diskalifiye et.

Oysa sıklet ve branş değişmiştir.

Biri Sumo güreşine çağırıyor, yüksek atlamacı birini, ısrarla ve tahrikle…

Ama bu,  adil müsabaka düzenine aykırı.

Kendileri ile aynı sporu yapmayanları bu sefer başka bir alanda yarıştırma yöntemine başvuruyorlar. Ya deveye benzetip güreştiriyorlar, ya horoza benzetip güreştiriyorlar. Komedi siyaseti.

Aynı siyasal doktrine inanmış insanlar topluluğu olarak tanımlanır siyasi partiler. Kimi ilişkiler sermayesi ile büyür, kimi sermaye ilişkileriyle. Kimi iktidar olunca her şeyini kaybeder, kimi iktidardan düşünce kendisini bulur.

Bu dönence bakışlı, fırıldak beyinli siyaset olimpiyatından yüksek atlamacıların dereceyle çıkacağı mutlaktır.

Ve fakat tercih noktasında şahsım olarak çok ortada kaldığımı itiraf edebilirim.

Örneğin;

Hakkında, müritleri için istemeye gittiği kızları kendisine nikahladığı şeklinde bir sürü gayr-i ahlaki  iddia (Belki iftira!) olmasaydı Haydar Baş olabilirdi. 2000 YTL asgari ücret, 500 YTL vatandaşlık ücreti. Bir müsteşar maaşı. Boru değil yani. En makul ve bir oy karşılığında kabulü en kolay bir vaat.

Yada;

Hoca’ya desteksiz ve lümpen içgüdülerle saldıran, onun parti liderini “Tarafsız Bölge”sine ve “Liderler zirvesi”ne çağırmayan, uluorta paçavradan dolar üreten bir “adamın kardeşinin ajansının”, Saadet’in seçim kampanyasını yürüttüğü yönünde bir iddia olmasaydı Recai Kutan Bey’e tereddütsüz oy verebilirdim. Ahmet Hakan Coşkun’nun biraderine ait ajansın Saadet’in seçim kampanyasını yaptığı söyleniyor. Bu adam Saadet’in düşman ilan ettiği AKP lilerin İstanbul Büyük Şehir Belediyesindeki iktidarlarında İGDAŞ davasından içeri girip çıkmış. Yani mevcut iktidarın eski suç ortağı. Eğer o ajans bu işi yürütüyorsa ilk hırsızlıklarını da yapmışlar nitekim. “Çay’ın tadı kaçtı” afişindeki teyzenin pozunu çalarak.

Tabii bu sadece ileri sürülen iddialar. Birileri bu yönde kamuoyunu ikna ederse sorun yok.

Yine ve her şeye rağmen biz sevdiğimiz sporları izlemeye devam edeceğiz. İçinde kan ve şiddet olan sporlardan kan tutuyor bu millet.

İyisi mi? Körling. Buzda disk kaydırma.

Sumo’daki gibi çembere adam çekerek dışarı atma sporu değil.

Daha adil bir spor…