Haziran 2007 için Arşiv

DİYANET LAĞVEDİLSİN …

Cumartesi, 30 Haziran 2007

DİYANET LAĞVEDİLSİN İMAMLAR ÇAVUŞ OLSUN
30 Haziran 2007 15:43

Kurumsal hüviyetiyle diyanet;

Muaviye ve Yezit’ten miras kalan bir Emevi müessesesi.

Cüppeli ve sarıklı saltanat yanaşması.

Yanaşık istismar düzeninin kıdemli ve kademeli din çavuşları karargahı.

Osmanlılarda Meşihat (Şeyhlik) Makamlığı.

1920 hükümetinde “Şer’iye ve Evkaf Vekâleti”. (Bugünkü karşılığı ile bizatihi “din bakanlığı.”)

1924 te Diyanet İşleri Reisliği… Müessesâtı Diniye Müdüriyeti, Tetkiki Mesahif Reisliği ve Teberrükat (uydurma ile kısacası mübarekleme) Heyeti, Evrak ve Levazım Müdüriyeti gibi teyyareden birimlerden teşekkül etmiş Politbüro din amirliği.

“Din hizmetlerinin politikanın dışında ve üstünde tutulması gerçeği”ni 1961 ve 1982 anayasalarının amir hükümleri gereğince yerine getiren en sadık ve en güçlü devlet kurumu!…

Çalışma sahaları; camiler, cenazeler, ölü tellaklığı, mezarlıklar, 50 YTL için bağırmaktan gırtlak kanseri olunan zengin mevlitleri ve kanun dışı nikah işleri…

Çalışanlarının işyeri camiler. Grev hakkı olmayan çalışanlarına karşın, mütemadiyen Lokavt düzeninde safları sıklaştıran aziz patronlar kulübü, Diyanet.

Örneğin camiler, “Bu işyerinde grev vardır” dövizinin asılamayacağı tek ve örnek devlet daireleridir.

İmamlık, kişiler yada kurumların keyfine göre fetva uydurulabilen ruhani bir devlet işi.

İmam, maaşını veren kişiler yada kurumlara karşı (kendisi için değilse bile vazifesi gereği) bağlılığını günde beş vakit tanrısal ritüellerle gösteren az maaşlı meslek erbabı.

Uydurukçası ve fakat bugünkü pozisyonu itibariyle tam da yerine oturan adıyla kıldırgaç.

“Din tanzim edilmeden insan kul edilemezdi” hakikatinden kelli, teşkilat kanunu ilk oluşturulan ve günün politik şartlarına göre sürekli güncellenen tek devlet kurumu.

Türkiye’de, işçi ve memurunun döner sermayesinden istifade edemediği bir patron sömürgesi.

1950 yılına kadar şapka ve harf devriminin faziletine dair fetvalar veren “Gezici Vaizleri” maaşlı kadroya alarak“ayakta işemenin tahrimen mekruh” olduğunu anlatmakla görevlendiren ve fakat şimdiki granitten binasının bütün tuvaletlerini fotoselli pisuvarlarla döşeyip tahareti tahrim eden, ne işe yaradığını bir türlü anlamadığım Diyanetten işler kurumu.

İlahiyatçı Prof. perişan Salih’in  deyişiyle “Tanrının girmediği din müessesesi”

Diyanetin ne iş yaptığını merak edip soranlara verilen cevap;

Tokyo’da cami yapar. Yada her Cuma minberden kan vermenin sıhhi faidelerini, bir Peygamberden bir de Atatürk’ten özdeyişlerle anlatır. (İkisinin de konuyla ilgili bir sözü yoksa mutlaka bulunur ve Arapça yuvarlamalarla takdim edilir. Peygamber sözlerine Özdeyiş denmez diyorsanız, bunu Atatürk’ün sözlerine hadis diyenlere anlatmalısınız)

Kim anlatır? Bu kurumun memurları…

Nerde anlatır? Anahtarı bir tek kendisinde bulunan ve  adı cami olan devlet dairelerinde…

Mabetten tapınağa dönüşün talihsiz bir benzetişi değil bizatihi kendisidir, diyanet işleri denen kurumun daireleri ve memurlarıyla ilgili serdettiğim düşünceler.

Devlet, iktisadi planda bütün ticarethanelerini özelleştirerek üretim ve kalkınmadan maksimum fayda elde etmenin liberal hesaplarıyla boğuşurken, diğer yandan dini devletleştirerek “dinci” ve “dindar” olmayan bir kul tipi yaratmakla muvazzaf kurumlar teşkil ediyor, ne garip…

Spontane olarak bir araya gelen her üç kişinin imamını seçme hakkı kendisinde iken, öncelikli şekil şartlarını yerine getirmek kaydıyla üniformalı adamları din görevlisi olarak ataması dinin bizzat kendisine aykırıdır.

Camiler ibadethane olmaktan çok devlet imamlarının iktidar sürdükleri  ve bir insan boyu yükseklikten cemaate aşağılayıcı bir üslupla “sen ey günahkar Müslüman” diyerek parmak uzattığı bir minber saltanatı haline gelmiştir. İmam caminin kralıdır…

Diyanetin devlet adına belirlediği ve (fese dolanmış 12 metrelik sarık ve yakası sırmalı cüppelerle) üniformalı din komiseri haline getirdiği imamlar, kulluğu ve memurluğu arasındaki çatışmadan memur olarak galip geliyorsa, onun imamlığını yaptığı din diyanete mahkum olmuş demektir.

Son dönem güvenlik toplantılarında teröre yardım, yataklık ve erketelik yaptığı ileri sürülen imamların bu aşamaya gelmesinde diyanetin ne kadar katkısı yada nasıl bir zaafı vardır acaba?

Yada diyanet tarafından güneydoğu’ya görevlendirilen; ayaklarından başlayarak abdest alan, akşam namazını 4 rekat kıldıran, sabah namazına uyanamayan, cemaati hakkında istihbarat toplayarak tek tek ispiyon eden Sümerbank ayakkabılı İmamlarla (görevlilerle) din adına devlet işlerinde bir ortaklığı olmuş mudur ve varsa bu ortaklık devam ediyor mudur?

Diyanet İşleri, her iki tarafa da çalışmaya elverişli memurları hakkında ileri sürülen iddialarla ilgili neden “tıs” diye bir sesle karşılık veremiyor?

Bir ülkenin dinsizlerine dair bir hayatı bile tayin etme hakkını kendinde bulan ve Emevilerden miras kalan bir kurumu Muaviye’nin din ve devlet anlayışı içinde yöneten, temelde Sünniliği ve özelde de Hanefiliği Ortodoks bağnazlığı ile savunan Diyanet İşleri Başkanlığının din komiserliği, din hizmeti midir?

Ayrıca dini, vicdani bir tercih kabul eden eşitlikçi ve özgürlükçü bir düzende, devlet işlerinden ayrı tutulması gereken din işlerinin kurumsallaştırılması dindarların yada dinsizlerin vicdanına tecavüz değil midir?

Cumhuriyet dönemindeki “gezici vaizleri” bile bugün koltuklara çivileyen bu kurumun Alevilerle ilgili nasıl bir din tebliği yada politikası var acaba? Yoksa neden yok?

Örneğin bu ülke Müslümanlarının başörtüsü diye diye kendi başının etini yediği bir meseleye karşı nasıl bir fetvaları var? Bu fetva, yasaklayanla yasaklanan arasında kime vurur?

Çağın Müslümanlarına bol keseden ruhsat ve icazet dağıtarak her türlü günahı mübaha dönüştüren ve kendi dinini “ibadetsiz ve kuralsız hoşgörülü ağaç dikme dini” haline getiren diyanetin, bu dini yönetme yetkisini kim, neden vermiştir?

Dindarların sorması gereken sorular bunlar…

Güneydoğu’daki İmamlar Sultan Ahmet Camii imamı kadar şanslı ve çağdaş olamayabilirler. CHP den aday olma fırsatı yakalamayan bir imam, ya teröre yataklık eder, yada emniyet muhbiri olur.

Diyanet, milli eğitim ve polis teşkilatından sonra en fazla personeli olan ve devlete yük olan bir kurum.

Din, gönül ve vicdan işi ise herkes camisini yapar ve imamını kendi bulur.

Çatışmaların sürdüğü bir coğrafyada uzman çavuşlar, özel harekatçılar, subay ve astsubaylar çeteleşebiliyorsa, köy korucusu olmayı reddeden muhtar teröre yataklık etmekle suçlanıyorsa, devlet görevlileri tek kelime Türkçe bilmeyen köylere din görevlisi adı altında tayin edilebiliyorsa, kulluğu ve memurluğu arasında çatışan bir imam da kulluktan ve memurluktan öte bir misyona tabi olarak elbette teröre yardım ve yataklık etme ihtimaline yakındır.

Eğer durum gerçekten bu ise, ordu imamları takibe alarak bitirmek istedikleri teröristlere rahatlıkla ulaşabilir. Çünkü bir köyde en fazla bir imam vardır ama o köylerde (imamı izleyen bir müezzin tayin edilmemişse..Çünkü diyanetin iç istihbaratını genelde minberde gözü olan müezzinler sağlar.) mutlaka bir çok korucu ve gönüllü muhbirler vardır.

Çözüm şu:

Diyanet İşleri, imamları bu ihanet ilişkilerinden kurtarmak için görevden almalı ve orduya teslim etmeli. En az Lise mezunu olan İmamların, memuriyet müktesebatları uzman çavuşlukla sürdürülmeli.

Diyanet İşleri Başkanlığı derhal lağvedilmeli ve din vicdanlara terk edilmeli.

Camiler kışla, minareler süngü, kubbeler miğfer ve imamlar asker olarak kullanılmalı.

İlah yoktur!

Salı, 26 Haziran 2007

İlah yoktur!
26 Haziran 2007 07:34

İnkâr ile başlar hakikat.

Kat”i ve tereddütsüz bir reddediş her türlü iddiayı kadük ve hükümsüz bırakır.

?Lâ? ile başlar ilahların inkârı. ?İllâ? ile devam eden bir şart, ?Allah? gibi ezeli ve ebedi bir hakikatle biter inanan toplumlar için.

Hiçbir inanç, terk edilmesi emrolunmuş bir sapkınlığı yedekte tutmayı müsamaha ile karşılamaz.

Ve hiçbir inanç yoktur ki inkâr edecek bir şeyi kalmamış olsun.

İnsan ki; inkârla yakaladığı her bir hakikati ?emmâre?den ?levvâme?ye, ?mülhîme?den ?sâfiye?ye geçiş mertebelerinde bir bir tırpandan geçirerek ruhunu avuçlarında terbiye etme kudretine sahip bir varlık. İnkâr üzerinden ulaştığı her hakikati dahi, tırmandığı bir üst mertebede tırpanlayan ve ? benim varlığım onun varlığıdır. Bende görünen her şey O dur? diyebildiği son aşamada, tanrı ile bütünleşebilen bir varlık.

İnkâr ile başlıyor her şey. Yedeksiz ve zulada hiçbir şey taşımadan girilebilir her inancın kapısından. İnanç ki, karşısında olduğu her şeyi inkâr etmekle güçlüdür.

?Lâ?dır, bir hakikate varışın sırrını içinde tutan reddediş lafzı. Onun için ?Lâ? ile başlar iman.

İnanç bağlamında kutsallığını kaybeden hiçbir put, sanatsal ve simgesel değeri dolayısıyla muhafaza edilemez. İnanç gereği inkâr edilen her şey, varlık olarak da hayattan ve hafızadan silinmedikçe, ?Lâ? anlamını kaybeder ve ?illâ? hükümsüz kalır. İlah ile Allah arasındaki alan, inanç ile yaşam arasındaki çelişkilerle dolar.

Bu çelişkiler içinde hayat süren sara çırpınışlı bir toplumun, ruhuyla beraber idrakiyle de râm olduğu putları yedeğinde tutması; inkar etmeden, karşı çıkmadan, başkaldırmadan, küfür etmeden, direnmeden ve savaşmadan ?Hak?ka ulaşma beleşçiliğinden başka bir şey değildir.

İslam”ın ilk inananları daha İslam”ın ilk emirlerini yerine getiremeden ?şehit? oldular. Çünkü ?Lâ? dediler. Ruhlarını kelepçeleyerek ?Allah?a teslim ettiler.

İslam”a inandığını iddia eden ve bu iddiayla kendi görüş ve cemaatinin öğretileri doğrultusunda fikir ve davranış sergilemeyen herkesi din dışı kabul eden yaklaşım, Ortodoks Hıristiyanlığının hastalıklı bir mirasıdır. Bu miras ne yazık ki, ?ilah?la ?Allah? arasındaki alanın, tamamen ilahlara terk edilmesine kolaylık sağlıyor. Ve ?Lâ? ile başlayan inkâr hareketi daha ?İllâ?ya varmadan top yekûn bir reddedişle ?şirk?ten ?küfr?e doğru bir yola açılıyor.

Ve ben;

İnancı şeytan tırnağıyla cırmıklanan inanmışlar ülkesinde ?hoşgörü ve diyalog? adı altında o tırnaklara oje sürüp törpüleyen, inkâr etmesi emrolunmuş her türlü necasetle uzlaşma zemini arayan, ilahlarını inkâr etmeden Allah”ına kul olmaya çalışan ve putlarını zulasında yedekleyen soytarılıklar cehenneminde hiç İslamcı olmadım.

?Ben? merkezli bir izahı yapmaktan duyduğum utancı ifade ederek, bir hatır uğruna, burada, Dünya Bülteni”nde maddi ve manevi her türlü beslemeden uzak ve karşılıksız, yazdığım yazılardan ötürü, inanmış bir toplumun kutsallarına sahip çıkmaktan çok ona musallat olan şeytanlara karşı ileri sürdüğüm düşünceler ortada iken, böylesi bir camiada hiç bilinmememe rağmen, fikirlerimle beraber şahsiyetimi hedef alan ve üstelik İslamcı kriterlerle dinime küfreden ehl-i imanın ülkesinde ben hiç İslamcı olmadım.

?Lâ? evresindeki inkârla ?Allah?a tutunmanın maddi ve manevi şartlarının peşinde koşan ve cehennem ayetlerinden cennet ayetlerine doğru açılacak yolun şeytanlardan temizlenmesi gerektiğine inanan, şeytanla, pavyon ve barlardan çok cami avlularında karşılaşan biri olarak ben hiç İslamcı olmadım.

İnançlara karşı uzun tırnaklar ve şeytan boynuzlarıyla yapılan taarruzlar ortada iken; dünyayı cehenneme çeviren zalimlerin putlarıyla uzlaşma ve diyalog zemininde hemhal olan, tesadüf ile tevafuk arasındaki farkı kıtalar arası uzaklığa bölüştüren, kendi dininin diline ait sözcükleri artistik tavır olarak değerlendiren, bilmediği dininin dinle ilgisi olmayan biri tarafından dile getirilmesini kâfirlik addeden, makine profesöründen din, din tüccarlarından hayat dersi alarak şeytanıyla barışık bir hayat süren bu ülkede ben hiç İslamcı olmadım…

Yumurtadan anlamak için tıpkı tavuk olmak gerekmediği gibi, inanmışların kutsalına sahip çıkmak için o inanca tabi olmak gerekmediği gibi, İslam”ın İslamcıların tekelinde, komünizmin ya da diğer fikirlerin o fikri savunanların tekelinde olmadığını anlayarak ve kavrayarak, başkaldırıyı namus bilinci içinde ele alıp ?Lâ? öncülüyle doğrunun mihengine taşımaya gayret eden bir devrimci olarak ben hiç İslamcı olmadım.

Lümpen, solcu ve komünist birçok gazete ve yayın organlarında, (yazar olduğumdan değil yazabileceğim düşünüldüğünden) yazılarımdan ötürü her türlü fikri yakıştırmaya maruz kalmış biri olarak, dünya bültenini daha hiç görmeden ve hakkında hiçbir fikri olmadan ilk yazısını vermiş biri olarak, Dünya bülteninin fikri yaklaşımını çok sonradan öğrenmiş biri olarak bir hatır uğruna tanışmaktan memnuniyet duyduğum bu sitenin İslamcı okurları tarafından şahsiyetimin hedef seçilmesini doğrusu anlamakta güçlük çekiyorum.

Herkes yazar ve en iyisini yazanlar belki daha eline kalem almayanlardır. Bir yazar bir şarkıcı gibidir. Herkesin bildiği şarkıları söyler. Ama herkes, bildiği şarkıları şarkıcılardan dinlemek ister.

Bilinen şarkıları kendi sesiyle mırıldanan biri olarak, ne yazarlığı bir kimlik, ne şarkıcılığı bir meslek kabul etmedim hiçbir zaman.

En çok İslamcıların ?Lâ? demesi gereken bir zulüm devrinde, benim ?Lâ? deyişimi kendi ağzının kıvrımına uygun bulmadığı için hoşgörüsüzlükten öte, şahsıma ve insanlığıma yönelen ağır hakaretlere mail yoluyla maruz kalmak beni incitmiyor. Ama hayal kırıklığı yaratıyor.

Sadece burada değil, hiçbir mecrada kimsenin kutsallarına yönelik bir ifadem ve iradem olmadı. Öyleyse nedir bu bırakın Müslüman”a, insana yakışmayan taarruz.?

Ben, yere ve göğe sığmayan bir ?ALLAH?ın ancak bir müminin yumruk kadar kalbine sığabileceğine inanmış biri olarak, ?Lâ? diyorum ve gerisini dinime küfreden ehli imana bırakıyorum.

Ben İslamcı değilim ve hiç olmadım.

Şahsiyetime ve kutsallarıma saldırarak şeytanlarını azad eden bütün okurlara hiçbir kırgınlığım yoktur. Ama hayalimin bin yerinden kırıldığını üzülerek ifade etmeliyim.

Not: Böyle bir yazıyı yazmak zorunda kaldığım için herkesten özür diliyorum.

BİRİ BİR ŞEY SÖYLESİN, ALLAH RIZASI…

Pazar, 24 Haziran 2007

BİRİ BİR ŞEY SÖYLESİN, ALLAH RIZASI İÇİN…
24 Haziran 2007 13:55

Bir söylemdir almış başını gidiyor.

İlk mektep çağlarının sabah içtimalarındaki bağlılık çığırtkanlığı önce Kuvvacı çetelerin; at, avrat, silah teslisiyle gizli ayin odalarına taşındı, sonra siyaset meydanlarına…

İlginç olan ise, yetiştiği mektep ve meşrebin intisap gömleğini çıkarıp üstsüz gezenlerin, merâkibe heybe dikme kabilinden milliyetperver bir işgüzarlıkla tamamen soyunmuş olması…

Meydanlarda süren bir gösteri var. Adına siyaset (striptiz) deniyor. Modern söylemler eşliğinde parça parça soyunma sanatı…Önce gömleğin yaka düğmeleri açılır. Sonra döş görünür…Derken İntisap gömleği tamamen atılır. Ve varlığı, bir başka varlığa armağan edilir.

Esvaptan deriye kadar önlenemeyen bu soyunma, üstsüzlükten yüzsüzlüğe doğru ilerlerken vehim bir çırpınışı izhar ediyor şimdi.

AKP düşünce striptizi ile gösteri sahnesine dönüştürüyor siyaset meydanlarını.

Bilinci merkepleştiren bu siyasal sığınmanın dayattığı yeni dönem siyaset mitosu, ne dediğini ve ne istediğini bilmeyen, her duaya amin diyen yoksulluğuyla keyfiyetsiz bir kemiyet tarafından avaz avaz tekrar ediliyor.

Tek Millet, Tek Devlet

“İnsanı yaşat ki devlet yaşasın” babından düne kadar fatihadan sonraki amin gibi esirgenmeyen bir söz ve onun muhtevasını oluşturan anlayış; yerini, kutsallığı teklikle ifade edilen millet ve devlet mitosuna çaresiz terk etmiş görünüyor.

Reklamcılık algısıyla ele alınırsa bu bir “teaser” mı acaba?

Yoksa Başbakan’a yattığı istiharede, 81 ilin her birinin bir kanton devleti olduğu mu işaret edildi de “Tek Devlet” diyor..

Yada, herkesin dilini unuttuğu, kimsenin kimseyi anlamadığı ve her birinin farklı bir dil konuşarak uyandığı Babil Ahalisi’nin  o sabahki çıldırtıcı  şaşkınlığı mı kendisine vehmedildi de  “Tek Millet” diyor.

“Bu elbiseye bu renk gider” diyerek giydiği kıyafete göre cebine koyduğu mendili bayrak diye taşıyan mı oldu da “Tek Bayrak” diyor.

Acı, acı ve acı. Kafiye olsun diye değil ama ne yazık ki gerçekten yok ilacı.

Kendisini cumhurbaşkanı seçtirmeyen bir anayasanın garanti altına aldığı kutsalları üselik hiç kimsenin itirazı olmadığı halde kendi cumhuruna dayatan bir başka şaşkınlık örneği var mıdır?  Hem varsa bile, bu kadar acziyetle mahviyetkâr (Alçak gönüllü) mıdır?

İlk mektep talebeleri gibi, düşünce striptizi için toplanan garip millete durup dururken ulusal bağlılık yemini yaptırmanın manası ne?

Bu millet, anayasayı önüne fırlatarak adımlarını birbirine dolaştıran (ve her defasında ürkekliği uzlaşmayla, beceriksizliği mağduriyetle kamufle eden siyasetine rağmen) Devlet Bahçeli, Deniz Baykal ve Doğu Perinçek gibi adamların tek millet anlayışla aynı hizada durmak istemiyorsa ya?!… Mesela ben…İblis dostluğunu bile tercih etme noktasında ciddi muhasebeler yapan bencileyin bir kalabalık…?

Slogan ve söylem sıkıntısı mı vardı ki, cumhuriyet mitingindeki tamtamcıların kutsal andını; Batman’da, Muş’ta, Urfa’da o garip ahaliye AKAPE bey’ati gibi sunuyorlar?

Yoksa yeni trend ulusalcı akımın karşı konulmaz cazibesini kullanarak yeni bir iktidar var etme çabası mı bütün bu olanlar?

Cumhura şikayet ettiği adamların yeminini cumhura bağıra bağıra tekrar ettirmenin güçlü ama gizli bir getirisi mi var?

Milli Görüş kimliğinden çıplanarak, hımbıl ve lümpen liberallerin tömbeki dumanları altında, googleden devşirdikleri Muhafazakar Demokrat söylemin argümanları nereye uçtu?

Biz, muhafazakarlığın “sistemin bütün kutsal ve sembollerinin korunması amacı güden kavi bir statüko fedaiciliği” olduğunu ifade ettiğimizde anarşist oluyoruz da, önlerini  tıkayan statükonun yılmaz neferliğini yaparak, tam da Baykal’ın istediği kıvamda siyaset yapmaları ayıp olmuyor mu?

Biri Allah rızası için sayın başbakana bir şey söylesin.

Son ümit tükenmeden…

Millete ilk mektep andı ettirmenin faydası olsaydı üniversite mezunlarından terörist ve anarşist çıkmazdı.

Her şey bir tarafa harbi gericilik işte bu…

Torununun sırtında miting meydanına gelen dedeleri 70 yıl öncesinin karanlık dönemlerine götürmenin ve onlara bu andı içermenin gericilikten, hem de CHP yobazlığından başka nasıl bir manası var? Üstelik Urfa’da, Mardin’de, bilmem nerede…

Herkes bir şey biliyor… Bu ülke “Tek Devlet”, “Tek Bayrak”.

Bize başka bir şey söylemeli bir bilen…Yoksa “Muhafazakar Demokrat”lık gömleği de bir düşünce striptizinde atıldı da yanlışlıkla ulusalcı bornoza mı büründü?

Farklı etnik aidiyetlerine rağmen bu ülkenin birliğine inanmış insanların kafasına istifham sokmanın gereği yok.

Eğer ormandaki bütün ağaçlar incirdir derseniz buna kimsenin itirazı olmaz.

Ama

1.İncir ağacından da oklava olmaz.

2.Milletin ocağına incir ağacı dikmiş olursunuz.

Tıpkı diğer ulusalcılar gibi.

Biri bir şey söylesin Allah rızası için.

BİR OY VER, BİR OY BUL, ÖFKENİ..

Cumartesi, 23 Haziran 2007

BİR OY VER, BİR OY BUL, ÖFKENİ…
23 Haziran 2007 10:58

BİR OY VER, BİR OY BUL, ÖFKENİ İKTİDAR YAP

Bugün sessiz bir yürüyüş var. Afrika’da…

Sessizliği efendiliğinden değil elbette, sinsiliğinden.

Konuşunca çıkardıkları ses; ya melanet hırıltısı, yada panzer gıcırtısıdır beyazların…

Çürük ve paslı teneke suratıyla, geçtiği yollara veba bulaştıran beyaz bir Afrikalı kadının önderliğinde başlayan sessiz yürüyüş var, hayat süren birkaç bin leşin, milyonlarca siyahinin etini kemirdiği yamyamlar ülkesinde.

Sessiz bir yürüyüş var bugün Afrika’da… Tamtamcıların sessiz kitlesel refleksi… Salyası çenesinden gerdanına akan azgın ve hummalı azınlığın veba gösterisi.

Tam 100 yıldır üstünde hakimiyet sürdükleri tahtırevanda “İdi Amin”i taşıma korkusu…Bu korkunun lâl ettiği mâlum bir kalabalık yürüyor bugün Afrika’da…

Hakim ve elit mütecavizlerin bir asırdır sürdürdüğü beyaz tiranlık; demokrasi, hak ve özgürlükleri adına dilini damağına yapıştıran ve hiç yokmuş gibi farz edilen zifiri kalabalıkların yarattığı endişeyle, dayatılmış reflekslerini toplayarak, konuşmadan, ıkınarak yürüyecek bugün.

Zulmüyle yarattığı düşmanına karşı bütün kalelerini kaybetme ve mevzilerini kaptırma vehmiyle irkilen bir azınlık, vuruşturduğu yerlilerden sıçrayan kanın yüzlerine bulaşmasından korkuyor artık.

Kölelerine zulmeden efendiler kulübelerinde rahat uyuyamayacaklar. Beyaz nevresimli yataklarına, rengi katrandan kara adamlar sokulacak. Avuçları beyaz ve namuslu siyahiler.

Henüz yoklar ve görünmüyorlar ama bir gün mutlaka çöl yılanı gibi kıvrılarak gelecekler. Bir anaconda yılanı gibi ağzının tadını bozmamak için onları çiğnemeden yutacaklar.

Köleler ki en çok dans etmeyi severler. Ve efendilerinin cesetleri üzerinden tepinerek çığlık çığlığa “özgürlük” diye bağıracaklar.

O köleler ki artık kendilerine dayatılmış demokratik sınırlarda haşhaş ekecekler ve dumanlarını çeke çeke esriyip şatoları kundaklayacaklar.

Geleneklerini, türkülerini, adetlerini, davranış ve sembollerini demokratik bir hak olarak değil, adam gibi ve bağıra bağıra:

“Ben ne yapıyorsam inancımın gereği olarak yapıyorum. İnancımın gereklerini demokratik bir hak mücadelesine dönüştürerek yaşamaktansa, inancım için ölmeyi seçiyorum” diyecek kadar şerefli ve namuslu olacaklar.

Gelecekler, bugün değilse bile bir gün mutlaka gelecekler. Sessiz yürüyüşler çığlık çığlığa koşuşturmaya dönecek. sığındıkları deliklerde başka yılanlarca sokulacaklar.

Öyleyse bugünden başlamalı demokratik mazlumların eylemi;

Bir taş at.
Bir taş daha at.
Bir şiir ateşle.
Bir yumruk yükselt.
Sesini yükselt.
Bir çocuk yetiştir.
Bir maske tak.
Duvara bir slogan yaz.
Şehitleri an.
Bir hayal kur.
Bir barikat kur.
Tarihine sahip çık.
Sokaklara sahip çık.
Bir slogan at.
Bir tohum ek.
Bir ateş yak.
Terle.
Bir bildiri bastır.
Bir yara sar.
Bir dosta sevgi göster.
Silahını temizle.
Hakikati söyle.
Bir miting düzenle.
Arkanı kolla.
Gökyüzüne bak.
İz bırakma.
İşçilerden öğren.
Bir yoldaşa öğret.
Bir hücreyi ziyaret et.
Bir savaş esirini kurtar.

“bir oy ver,

bir oy bul,

bir oy daha bul”

Oyunu öfkene ver

ve

onu iktidarın yap.

ŞU ÜÇ KİŞİ

Perşembe, 21 Haziran 2007

ŞU ÜÇ KİŞİ
21 Haziran 2007 16:39

Türk siyasetinin, Türklerin devlet geleneğiyle özdeş bir karakteri vardır. İsmi ve yönetim biçimi değişmiş olsa bile siyaset ve demokrasiye yaklaşımı, kalıtsal bir refleksin gereğidir. Türk demokrasisinin de yine Türk siyaset geleneğinden bağımsız ele alınması anakronik bir arızayı izah eder. Eski Türk devletlerinin ordu devletleri olması, devletin başı olan hükümdarların ayni zamanda ordunun komutanı olması, Anadolu Selçuklu Devleti’ndeki ikta, Osmanlı Devletindeki tımar sistemleriyle siyasal, ekonomik ve sosyal yapının orduya göre düzenlenmiş olması, Ordu-yönetim ve hatta Medrese (Eğitim Kurumları) ilişkisinin iç içe olması, bugünün siyasal kültürünün oluşmasında dominant etkenler olmuşlardır.

Siyasal güç dengeleri açısından mukayeseli bir tahlil yapıldığında, o dönemin kaos ve kargaşalarına gerekçe oluşturan kurumlarla, Türkiye’nin cumhuriyetten bu yana yaşadığı siyasal krizleri yaratan güçler arasında kep ve külah gibi teferruata denk gelen küçük farklar vardır.

Ancak eski Türk devletlerinde iktisadi düzenin bozulmasıyla başlayan başkaldırılar, yeni cumhuriyette iktisadi hayatın kötüden normale dönüştüğü zamanlara tesadüf(!) eder…Müdahil güçlerin koruyucu refleksi hep bu dönemlere denk gelen sosyal ve siyasal provokasyonlarla harekete geçer.

Tımar ve İkta’dan elde edilen gelirlerin azalmasıyla birlikte ordu, ekonomik, siyasal ve sosyal yapı da bozulmuştur. Onun için saltanat tahtına oturanların genel kamu düzenine çekidüzen vermek için reform ve  ıslahatlara ordudan başlaması, orduyu iyileştirmekten çok sindirmek gibi daha çok siyasi bir balans ayarını işaret eder . (14 Mayıs 1950 seçimlerinde 408 milletvekiliyle parlamentoya girmesine rağmen Demokrat Parti’nin darbe söylentileri üzerine Genelkurmay Başkanı, Kuvvet Komutanları dahil 15 General ve 150 Albayı emekliye   ayırması da Osmanlı’nın ıslahat politiğiyle yakınlık arzeder) Bununla birlikte Yeniçerilerin dönem dönem kaldırdıkları kazan aslında darbeler tarihini belleğimize yerleştirir.

Ordunun, siyaset makamı olan Saltanata karşı ayaklanmasında kimi devlet adamları ve bürokratlar değiştirilir, kimi sürgün ve  idam edilirken, hükümdarları tahtından eden ve  hatta idam (II. Osman) edilmelerine yol açan bu geleneğin günümüz siyaset ve yönetim anlayışıyla klasik anlamda bir nesep bağı vardır. Algı ve kavrayış şeklimizi her türlü tarihsel müdahaleden kurtarsak bile, demokrasiyi pratikte olduğu gibi teoride de sağlıklı ele almamız mümkün olmayacaktır. Biraz acımasız bir yaklaşım olmakla beraber Türk siyaset geleneğini  bu kavrayış düzleminde; militarist, seçkinci olarak karakterize etmek mümkündür.

Darbe siyaseti ve Fötr şapka militarizmi

Darbe siyasetinin hüviyeti batı hayranlığı ve batılılaşma hareketinin başlamasıyla değişmiştir. Zira Yeniçerilerin iktidara müdahalesi ve başkaldırması statükoyu korumaya yönelik bir anlam ifade ederken, İttihat ve Terakki’nin müdahaleleri statükoyu kaldırmaya yönelik bir amaca hizmet etmiştir.  II. Mahmut döneminde başlayan batılılaşma hareketinin çelik çekirdeğini oluşturan İttihat ve Terakkicilerin hararetli Batı savunuculuğunu misyon olarak sürdürmesi, batılılaşmayla beraber kazan kaldırma eylemlerini darbe siyasetine dönüştürmeyi tabii gelişim sürecine sokmuştur.

İttihat ve Terakki’nin Osmanlı padişahının mutlakıyetçi iktidarına karsı giriştiği örgütlü muhalefet, Avrupa’da ve Türkiye’de yazılı basın sahibi olan muhaliflerin yönetimdeki etkin şahıslarla ve ordu mensuplarıyla da ilişkiye girmesiyle Asker-Aydın-Yönetici Elit ittifakına dönüşür.Bu ittifakla 1876′da Abdülaziz’e karşı örgütlenen saray darbesi sonrasında Abdülaziz’in yerine V. Murat geçirilir. V. Murat’ın acziyeti nedeniyle Mithat Pasa Abdülhamit’le “Kanun’u Esasi” üzerinde anlaşarak Abdülhamit sultan ilan edilir. Mithat Paşa önderliğinde gerçekleştirilen bu ilk darbe, fötr şapkalı militarizmin ve “darbelerle gelen anayasalar” geleneğinin başlangıcıdır.

“Dörtlü Takrir”le başlayıp idam sehpasında nihayet bulan talihsiz demokrasi macerasının akabinde oluşturulan anayasanın hem batıcı hem darbeci karakterine bakıldığı zaman Türk siyasetinin diyalektik mantığını kavramak daha kolay olacaktır. İttihatçıların meşrutiyet ve hürriyet çığırtkanlığıyla ve onun halefi olan 27 Mayıs tahrikçilerinin irtica karşıtı tamtamları aynı karakteristik özellikleri taşır. Bir farkla ki, 27 Mayısçılar  kendi kurdukları yeni düzenin muhafazasına yönelik statükocu bir refleks ve reaksiyonla darbeyi örgütlemişlerdir. 27 Mayıstan 27 Nisana kadar yapılan darbelerin biçimine bakıldığı zaman Jön Türklerin Asker-Aydın-Yönetici Elit şebekesinin örgütlenme modeline rastlamak kaçınılmazdır. Aynı resim bugüne kadar netliğini koruyagelmiştir.

Türk siyasetinin ve demokratikleşme istencinin darbelerden yediği sille ve tokatlar günümüz siyasetinin de karakterini şekillendirmiştir. “Nasıl Bir Demokrasi İstiyoruz” arayışı içindeki statükocu Sol, Aydın ve Elit’in bu darbelere getirdiği yorum ise; “Darbeler demokratik açıdan değil diyalektik açıdan değerlendirilir, ne getirmiş, ne götürmüş önemli olan o.”türünden hayrete şayan olmuştur. Bu darbelerin onlara neler getirdiğini hesaplamak mümkün olmasa bile Türk demokrasisinden (hiçbir zaman olmayan) neler götürdüğünü “kendiliksizleşen” siyasete bakarak yorumlamak mümkündür.

Adı “Demokratik” olan yönetimlerde siyasetin standart bileşkesini oluşturan kavramlar lafzı ve ruhuyla anlam değiştirmiş ve siyaset; Plutos (Zenginler)-Kratos (İktidarlar) yada Kleptos (Hırsızlar)-Kratos (İktidarlar)  arasındaki yoz bir yönetişim biçimine dönüşmüştür.

Saray-kışla-ulema sehpasında (üçayak) anlam ve irade kazanan Türk siyaseti, kılık kıyafet devriminin klasik sonucu olarak festen şapkaya geçişi becermiş ancak efendilerin rolleri ve zihniyetleri her türlü devrim ve zorbalığa rağmen varlığını koruyabilmiştir.

Türkiye’de; devlet, demokrasi ve insana dair her türlü yönetsel karar, aşağıdaki üç kişinin söyleyeceği her şey, din dahil her alanda, hem fetva hem içtihat olarak benimsenir. Yerlerine kim gelirse gelsin bu üç kişinin müdafaa ettiği zihniyet hakimiyetini sürdürecektir.

Sezer-Büyükanıt-Teziç

Son Mohikan: Ahmet Hakan

Çarşamba, 20 Haziran 2007

Son Mohikan: Ahmet Hakan
20 Haziran 2007 08:35

Kimseyle bir alıp veremediğimiz yok. Derdimiz kimsenin şânı ve şahsıyla değildir lâkin bir zihniyetin evrile evrile çakala benzemesi bizi fazlasıyla ilgilendirebilir.

Ama illa şânıyla ilgili bir şey söylemek gerekirse sarf edeceğimiz her cümle çakalın özelliklerine ve hayat şekline yönelik olur ki, bunun bizim düzeyimizle bir ilgisi yoktur.

Fikri sûreti çakala benzeyen bir şahsın şânı nasıl ifade edilir? Belki bir belgesel metni olarak çakalı bütün özellikleriyle anlatmakla.

Örneğin çakal gececi hayvandır; Bazen yalnız, bazen çiftler ya da sürüler halinde yaşar, buldukları küçük hayvanlar, bitkiler ya da leşlerle beslenirler. Çakalların antilop gibi büyük hayvanları avlamaları zordur. Bazen aslan bazen kaplan gibi güçlü ve yırtıcı kralların peşinden giderek onların ardından kalanları yerler.

Çakalın uluması genellikle sırtlanınkinden daha ürkütücüdür. Çakallar, kuyruk dibindeki bir bezin salgısı nedeniyle etraflarına pis bir koku yayar.

Şahsına gelince; sûreta özellikleri şânıyla yakışıklı bir cemaat ıskartası.

Sakalını tıraşlasa benzediği her şeyi yaradılışına düşman eden bir keşif numûnesi.

Nuru Osmaniye camiinin kapısında, cuma cemaatin ayakkabı markasını inceleyen karikatüristik bir diyanet takvimcisi. Sattığı takvimlerden kazandığı parayla yeni camii önündeki güvercinleri yemlemekten kabız eden şuursuz bir romantik.

Gönlünü hoş ettiği Mevlevî tekkelerinin ispiyoncu sâkisi.

Şahsına ilişkin yapılacak teşbihin haddi yok ama bu yazıdan murad hakaret olmadığı için bir hesabı var.

Ama algı ve ifade yetmezliğinin şuuru kafadan kuyruğa taşıdığı bir gerçeklik var. Ve kuyruğunun dibindeki bezden etrafa salgıladığı irfan, “baştan kokan balığın” dik duran kuyruğunu ibretle resmediyor.

İslamcı tasarımın imaj verdiği “Son Mohikan”…

Şaşkınlığıyla Coşkun, Sayın Ahmet Hakan…

Denizkızlarının hikâyesini dinlemeyi “işitsel zina” kabul eden bir fikrin sakalı okunmamış mümini. “Solcuyum” dediğinde solculuğumdan utandırıp beni hoşgörüsüz bir faşist olmaya mecbur eden inancıyla alîl bir düşünce madrabazı.

Eğlencelik feylesof…

Tokaçlamalık keçeli peçe…

Görmekten çok görüşe engel olan organik cam, feminen gözlük…

Frikik yazarı, röntgenci Tom…

İzmariti dudağa düşman eden yayvan dudak tiryakiliği…

Serapa yaranış, serapa sünüş…

Maksadımız hakaret değildir, lâkin algı yetmezliğinden kuyruğa düşen aklın salgısına tepkidir.

Konuşma, tümce kurma, ifade etme yetisinden kaynaklanan maluliyetini “halkın anlaması için” gerekçesiyle savunan, karizma düşkünü köy kahvesi anchormanı…

“Bir Klas Duruş: Güldal Mumcu” yazısı…

18 Haziran tarihli Hürriyet nüshasında, böğründe bağdaş kurmuş kollarıyla derinliklere uzanan bilge bakışlı fotosunun yanında duruyor… Etkilenmemek elde değil.

Ve şöyle diyor Zerdüşt;

“GELİN, o uğursuz günü bir kez daha hatırlayalım:
Soğuk bir kış günüydü…”Bir keskin kalem”i susturan o kalleş bomba patlamış ve geriye “bir kırık gözlük” kalmıştı.Herkes yüreğinin ta derinliklerinde hissetmişti acıyı…Her yanı derin bir empati duygusu sarmıştı…Şöyle bir empati:Otomobilinizi çalıştırıyorsunuz ve “güm” diye patlıyor!..Buraya kadar gelinebiliyordu ve ötesi tahayyül edilmiyordu.Yani çevirdim anahtarı apansız bir ölüme / Şarapnel parçaları saplandı ciğerime” kısmına girilmiyordu. İşte o günlerde… Tanıdık, tanımadık herkes metaneti elden kaçırmıştı.

Ama durun bir dakika! Başka bir şey vardı:

Patlayan bombanın en fazla etkilediği kadın, yani Güldal Mumcu, o bombayı koyan kalleşlere öyle bir “klas duruş” yanıtı veriyordu ki, dost düşman herkes “öldürülen bir kocanın ardından katillere verilen bu muazzam ders”in etkisi altına giriyordu.
Şöyle bir ders:
Cenaze töreninde hiç gözyaşı dökmedi. İki çocuğuyla birlikte, vakur bir şekilde, başı dik yürüdü… Bakışlarına sirayet eden yiğitlik, katillere “Başaramadınız” mesajı verdi.”

Anladık abi senin derdin ne?

Bir cinayetin dul bıraktığı bir kadının seni neden bu kadar etkilediğini ve etkilendiği anlatmakla ne murad ettiğini merak etmem abesle iştigal mi olur?

Olamaz mı?… Belki kocasıyla arası iyi değildi ve bozuklu cinayetten sonra da devam ettiği için dik duruş olarak görüldü?

Bu yazıyı, o saldırıyı düzenleyen gerçek kişilerin dışarıda olduğu, masumların da boş yere içerde yattığı iddiasının gündeme geldiği aynı günde kaleme almanın bir anlamı olabilir mi?

Fehmi Koru komploculuğu değil benim merakım, ama bildiğim bir şey var bir antilobu tek başına devirecek gücün yok ve aslanların peşinden gidiyorsun…

Gerçi merakımın da bir önemi yok ama bu salgı burnumuzun direğini kırdı.

Her gün gelen şehit cenazelerinin tabutu başında bir metanet heykeli gibi duran ve en çok da senin ve benim anneme benzeyen kadınlarımızın duruşu çok mu fos?

Hı?

Bu yaklaşımının “Kocasının ölümü ona Vekillik yolu açtı” diyen şehit analarının solcu olmaması ile bir ilgisi var mı bunun?

Güldal Hanımın acısını ve “KLAS DURUŞ”unu saygıyla ve inançla kabul ediyorum..

Ama bunu ele almanın resmettiği “KALAS DURUŞU” anlamak işime gelmiyor…

Çünkü gülmek istemiyorum. Burnum tıkandı…

KAN VE İDRAK TAHLİLİ

Salı, 19 Haziran 2007

KAN VE İDRAK TAHLİLİ
19 Haziran 2007 12:33


“Zar kendine uygun düşünce utananı ve: “Ben düzenci bir oyuncu muyum yoksa?” diye soranı severim”
diyor Nietzsche.

Düzenci oyuncular, yine Nietzche’nin “yazılmışlar içinde en çok kanla yazılmış olanı severim, kanla yaz; göreceksin ki kan hayattır” sözünü şirazeden kaydırarak, hayat bulmak adına seçim sandığına dönüştürdükleri tabutlara sivrilmiş dişlerleriyle saldırıyorlar.

Masumların kanıyla seçim beyannameleri hazırlayadursun serveti kan, siyaseti satvet olan düzenin zarcıları, her gün birilerinin döşü hiç nedensiz kanıyor.

Asker tabutlarını Yahudi tavlasına dönüştürerek, zar kendine uygun düşsün diye aşağılık çenelerle ulurken birileri, birileri “vatana feda olsun” diyerek ciğerine yanıyor.             Kazanana iktidar vadeden bir oyun kuruluyor ve bilen değil, zarı uygun düşen utanmazlar kazanıyor.

Peki;

Hangi günah üzre öldürüldü bu tabutun içindeki?

Kim, hangi dava üzre işledi bu kutsal cinayeti?

Kime yarıyor katil ve maktulun bu karşılıksız inayeti?

Vuranla vurulanın muharebe menzilinden çok uzak yerlerde sürüyor savaş. Aynı şuursuz dava üzre birbirini ezen kalabalıkların şecaat arz ettikleri ve adına seçim meydanı dedikleri yerlerde…

Ve artık vurulanın trajedisi düzenci partilerin yükseliş grafiğine istatistik verisi olarak yerleşiyor.

Vatan; üstünde insan gibi yaşanan değil, adına savaşılan ve uğrunda ölünen koca bir çatışma alanına dönüşüyor. Muhtıralar, dürtüklenen kitlesel refleksler, tikler, ataklar, telaş ve panikle tahrik ediliyor. Terörün tedhiş eylemleriyle ulaşmakta zorlandığı yerlerde gizli ve opalden ellerin devreye girdiği iddiaları ortalığı kaplıyor. Toz ve duman içinde birileri parsayı topluyor. Ve siyaset mel’un seslerle yükseliyor.

Yeni dönem siyasetinin tek malzemesi terör. Sistemi zinde ve uyanık tutan tek acı gerçek. Ve bu gerçekten kan emen zarcı partilerin can damarlarına kan taşıyan lanetli bela, terör… Vuranın ve vurulanın kimliğini sormaksızın düzenin selametine güdümlenmiş bir garip siyaset kumkuması ortalığa bulaşıyor…

Terör; yeni dönem siyasetin, dallarına hamak kurduğu gölgesi bol bir zakkum ağacı.  Terör, kullanmak isteyen herkes için AB Rh+ kan grubu, yeni trend siyasette.

Meş’um bela… Yiv yiv derinleşerek herkesi içine çeken milli bir anafor…

Bir taraftan; evi başına yıkılan, evladı için üzülmenin tanrıyı inciteceğini düşünen, vatan uğruna kendi mateminden utanan, metaneti üstünde onur gibi taşıyan, devlet dediği hamisiyle hiç tanışmayan, “neden?” sorusunu sormak için bir neden aramayan, aslında evladı ile beraber bir vatanı da tabuta koyup gönderen, Yozgatlı, Tokatlı, Konyalı, o ilenci cehennemden de yakıcı mazlum kadınlar…

Diğer taraftan; henüz reşit olmamış evladının hangi dava uğruna kaçıp dağlara sığındığını bir türlü anlamayan, dirisinden ve ölüsünden sonsuza dek ümidini kesen, öz evladına burnunu göstermekten hicap duyan ve fakat kışkırtılmış bir kinle sinsi bakışlı namahrem adamların posterlerini taşımaya figüran tutulan, bir tek iftitah tekbiri için kaldırdığı ellerini zafer işaretiyle havaya kaldıran, sözümona  özgürlükçü ve sözümona bağımsız bir hareketin, “arka bahçem” dediği sahipsiz, kendine ait ve dair olmayan bir çatışmanın ortasındaki ak puşulu üçetekli çaresiz kadınlar…

Evet bu devleti erkekler ve babalar yönetiyor. Ama kadınların ve anaların âhı sarsıyor.

İdraki, laboratuar  tahliline muhtaç bir siyaset, masum çocukların kanını çatlamış ar damarında taşıyamaz.

Bağlantılı ve bağlantısız, bağımlı ve bağımsız her türlü siyaset erbabının diline pelesenk ettiği güvenli ülke, tahrikten ve kan istismarından uzak durmakla tesis edilebilir, eğer böyle bir niyet varsa.

En nihayet bir siyasi partinin lideri “gerçek tehdit ve tehlike AKP dir” diyerek iktidar kavgasındaki yerini tayin etmiş ve asker cenazelerini kendine uygun düşen zar olarak itiraf etmekten ar etmemiştir.

Vurulup düşen çocukların kanı temizdir.

O kanla beslenmeye çalışan haris ve muhteris siyaset erbabının idraki de kanıyla necistir.

Herkes evladına ağlasın.

Ve analar seçim günü sabah 6’dan akşam 6’ya kadar evladının mezarı başında kalsın. Bir fatiha, bir yasin okusun.

Bunu da yapmayacaksa “vatan sağ olsun.”

ŞAİRİ AÇ BIRAK GARİB’İ DOYUR

Cuma, 15 Haziran 2007

ŞAİRİ AÇ BIRAK GARİB’İ DOYUR
15 Haziran 2007 12:20

Şairi aç bırakmalı, gitsin kelimelerle oynasın.

5 harften 5 ayrı sözcük türetsin cefasını anlatan. Duvar diplerinde çay partileri versin yeni kurduğu dizeyi dinletmek için, cebindeki son parayla.

Gündem dışı mevzular yaratsın, milli ve askeri stratejik konseptleri şapşallaştıran kaçak aşklarla.

Bir Leylası olduğu için değil, kadim rakibi Kays’ın yerine oynadığı için mecnundur şair. Yare değil kendi kibrine meftundur.

Çay ocakları ile evi arasında gidip gelmeyi iltica yada sürgün zanneden bu muhacir şair zümresinin tüm ilm-i cidâli ne yazık ki sefaletine dair. Çünkü ona göre böyle olmalı başkaldıran bir şair. Bildiği ne varsa cefâ-i cevri hicrine dair. Ahval-i perişanını izahta mahir olan bu zümrenin kirden bereket fışkırtan meziyetini ilmi maraziye ile anlatmak gerektir icabında.

Aç karnının gurultusunu “varlık sancısı” zanneden; hece ölçülü, düz ve çapraz uyaklı, devrik tümceli, esrar ve rumuz ehli olan bu içtimai sınıfın hayali büyük ama beklentileri ucuz ve küçük olmuştur her zaman. Şairim diye gezinen Anadolu kıraathanelerinin tavrıyla garip ve hayaliyle muzdarip bu adamları, yâr şalında bir nakışı bin ayet, yar gözünden bir bakışı ömre nihayet kabul etmiş ve kelimelerin canına okuyan cühelâ takımının gönül eğlendirdiği şaklabanlara dönüşmüşlerdir.

Karısından başka her kadına karşı tükenmeyen bir aşk potansiyeli taşıyan, karısını belki ama sevgilisini asla aldatmayan, aynı hayal çemberinde tur atmaktan dolap beygirine dönen, bildiklerini yazdığından öğrenip yazdıklarını bilgi diye pazarlayan, kendisini bir gün öncesinden bir sonraki günün hayaline hazırlayan, bungun ve sayrılı yüz ifadesiyle ödünç derinlikler taşıyan bu garibim zevat… Ahh… Sizi tonlarca som altınla alıp fiskelerle öldürmeli.

Şairi aç bırakmalı, karnı doyunca bildiği her şeyi unutuyor çünkü. Yediği kebap sonrası karnında başlayan hareket künefenin aciliyetine verilen mesaj oluyor. Hasbelkader bir gün yediğinden geri kalsa üstünde onurla taşıdığı ve “varlık sancısı” zannettiği o karın gurultusu “darlık sancısına” dönüşüyor.

Şairi aç bırakmalı yada emekli olana kadar ona bakmalı. Aksi halde yanlışlıkla kendisine ikram edilen kebaba karşı nankörlüğünü erken belli eder. Dostluğu insana beş kuruş fayda getirmese de düşmanlığı mide bulandırır.

Bana imzalı kitabını vermişti şair görünümlü ezgin ve içli bir Anadolu ozanı. Aneydolu ozanı desek abes kaçmaz. Şöyle yazıyordu onun yanında açtığım kitabın tesadüf eden sayfasında:

“ Ben kuş sesleri biriktiriyorum/Sen pul biriktiriyorsun/Ben kuş seslerini satamam/sen satarım pullarımı diyorsun/ama ikimiz de koleksiyoncuyuz”

Gayrı ihtiyari cebime giden elime engel olamamış ve o esnada o şiirin altına şu varyantı yazmıştım;

“Kokoz şair;

Ben pullarımı ucuz alır pahalıya satarım

Sen bu karlı ticarete tanık olur çatlarsın

Camilerden aşırdığın abid kuş seslerini

Koleksiyon yapıp cemaate şiir diye satarsın”

Benim bunu yazdığımı gören şair(dir) dostum Mehmet Aycı (gerçek şairdir), benim için imzalanan bu kitaba “artık bu kitapta bir şiir var” diye el koydu. Oysa şiir değildi benim yazdığım, kuş seslerine mahkum etmekti şairim diyen ozanı.Ben de zaten koleksiyoncu değildim.

Şairi aç bırakmalı. Gitsin kuş sesleri toplasın cami avlularından, minare gözlerinden. Onu doyuran gıda bu ise, bu ulvi uğurda can vermeli.

Sağ edebiyatın (solunda devrim var yalandan da olsa) şiir ve şair tasavvuru ve hayat muhayyilesine ilişkin yaptığımız (Tartışmaya sonuna kadar açık. Ama ben yokum) bu basit tanımlamadan temel hastalığa bir geçiş yapacak olursak, Necip Fazıl’dan Nazım Hikmet’e kadar edebiyat adına ortaya koydukları ne varsa hunharca çiğnemek geliyor içimden.

Zira “edip olur kişi sermaye-i hayası kadar” şeklindeki bir aforizmanın bende yarattığı mani olunmaz bir reflekstir bu. Kitlesel olmasa bile bireysel refleksimi ortaya koymakta hür olduğumu düşünerek ifade ediyorum.

Şöyle ki;

Garip gurup konuşan bir adam. Şeytanın bile günaydın demek için yanıma yaklaşmaya cesaret edemediği bir sabah vakti. Bir TEVE programında konuşuyor. Acaba yardım kuruluşlarından inayet mi dileniyor diye dikkatle izliyorum. “Daha emekli olamadık, emekli maaşı alamayacağız, bir sürü arkadaşımızın çoluk çocuğu kolejlerde okuyor, bir sürü masrafımız var, bize yapılan haksızlığa karşı kitlesel karşı koyma refleksimizi ortaya koyacağız, gerekirse olağanüstü toplantıya çağıracağız bu haksızlığı yapanları”  babında bir hali pür melali feveran ederek anlatmaya çalışıyor.

Önce Atatürkçü Düşünce Derneğinin YÖK nezdinde başlattığı ispiyon sonucu mağdur olan bir akademisyen diyorum kendi kendime. Sonra ekrana sunucu geliyor ve pack shot; “Evet sayın seyirciler bakalım AKP de liste dışı kalan küskünlerin mücadelesi nasıl sonuçlanacak?”dumur oluyorum.

Bu şahıs meğer Recep Garipmiş. Adana Vekili. Daha doğrusu Milletvekili.Bir başka ezgin Anadolu ozanı. Kebap yedirmişler, bir sonraki sofrada yer bulamamaktan ötürü isyan ediyor.

Bir Garip şair. Tüm ilm-i cidâli ne yazık ki sefaletine dair. Meclisi olağanüstü toplantıya çağırma mücadelesine girmiş. Toplanırsa listeye girecek zuumunca.

Şiirine varyant yazdığım koleksiyoncu ozan da Urfa vekili. Şöyle bir demeç vermiş; “AKP nin yeni listesi 27 Nisan muhtırasının ürünüdür”

Tabi ya onun gibi eylem adamlarını yoksa neden harcasın AKP.. AKP bu noktada ciddi bir zaafa düşmüş. Saygısızlık yapmışlar desem, orada da dostlarım var…

Bu tavır ve açıklamaların  siyasal planda çağrıştırdıklarını ele almaya değer bulmuyorum.

Sosyolojik bir izahı var ki, biri acılı biri acısız. Biri Adana kebap, diğeri Urfa kebap.

Ortak tarafları kebap kültürünün şairleri olmaları.

Birinin soyadı Garip, diğeri her haliyle Garip..

Şairleri aç bırakmalı..

Garipleri doyurmalı.

Çünkü ikisi de artık şair değil.

İkisi de garip, ikisi de muzdarip..

CUMHURİYET TEHLİKEDE

Pazartesi, 11 Haziran 2007

CUMHURİYET TEHLİKEDE
11 Haziran 2007 12:35

Yönetime, toplum düzenine ve ideolojiye ilişkin tek bir kavrama sahip değil bu millet. Kendine ait olmayan kavram ve terimlerle çatılmış bir düzen…

Devlet adına vazgeçilmezliğine iman edilen yönetsel tüm kavramların köken olarak yerli olmayışı, bir aşiretten cihangirane bir devlet çıkaran bu ulusun geçmiş yaşam tarzlarıyla ilişkilendirilebilir mi?

Göçebelikten yerleşikliğe geçiş sürecinde, bağımsız ve fakat birbirini koruma güdüsüyle hareket eden soydaş birlikteliğinin yerleşik düzende paydaşlık statüsüne kavuşması toplumsal (sosyal desem olmuyor, içtimai desem olmuyor) ilişkilerin tanzim edilmesi gerekliliğini doğurmuştur.

Boydan aşirete, aşiretten devlete ve devletten imparatorluğa uzanan bu ulusal serüvenin geçtiği, göçtüğü yada görüştüğü yerleşik uluslardan yönetsel kavramlar ve formlar aşırması, bu büyüme sürecinde sahip olduğu ilişki ve iletişim sermayesinin bir sonucu olarak normaldi.

Ancak cumhuriyet öncesi tarihi ve özellikle imparatorluğun son dönemlerini ideolojik ve ulusalcı tabularla utanç kabul eden zihniyet, cihan devletlerinin yıkamadığı bir imparatorluğu tarihe gömmekten adeta hedonist ve inkarcı bir haz duymuştur. Literatürüyle, diliyle, yaşamsal formlarıyla, tasavvur ve muhayyilesiyle; kendini, tarihini inkar ve imha ederek yaratan yeni düzenin, yönetsel tüm alanlardaki kavramları kutsal emanet gibi sahiplenmesi yaman bir çelişki olmakla beraber, bu kavramların tanımlanması ve yorumlanması noktasında da ciddi çatışmalara yol açmıştır.

Muhammed’e; memiş, memo, memik, memed gibi alternatif isimler uyduran, doğmamış çocuğuna yeni isimler düşünerek aklını ziyan eden ve yaşamın en çok konuşulan en eski lehçelerini Fransız ve İngiliz’in yavşak ağızlarıyla hançeremize sokan bu yeni düzen; yeni ulusuna verdiği nüfus cüzdanlarına aslında ve önce ölüm tarihlerini yamıştır.

Ama cumhuriyet tarihi öncesi “din elden gidiyor” diye feveran eden statükocu yobazlarla, Osmanlı tarihi sonrası “laiklik elden gidiyor” diye yırtınan yeni cumhuriyet yobazları arasındaki fikri nesep, tüm gücüyle ve tüm tiksinçliğiyle varlığını korumuştur.

Laikliği “cumhuriyet” kavramının asli unsuru yada fatihası kabul edenlerin yöneldiği mihrap, aslında tanrının yasakladığı yönde durmuştur. Zira cumhuriyeti ve ona ait tüm unsurları bir tapınma ritueli kabul eden zihniyetin her türlü yoruma karşı geliştirdiği direnç “Cumhuriyet” dediğimiz bu yaşamsal hakları elinden alınan sistemi bir heyula gibi milletin karşısına dikmiştir.

Yönetsel kavramların köken olarak ecnebi oluşu onun mahiyetini anlamaya ve yorumlamaya yada benimsemeye elbette mani değildir. Ancak mahiyetinden çok kavramsal olarak kutsandığından ne olduğu ve neye ilişkin olduğu anlaşılamayan bir heykel gibi tıraşlanıyor sahiplerinin elinde.

Bir devletin kimliğini ve niteliğini oluşturan yönetsel kavramlara bakalım;

Devlet, Arapça.

Halk, Arapça.

Millet, Milliyet, Arapça.

Hukuk, Arapça.

İnkılap, Arapça.

Laisizm (laiklik), Fransızca

Cumhuriyet, Arapça.

Demokrasi, eski Yunanca (Gerçi Demokrasi Devletimizin ilkeleri arasında yoktur)

Şimdi tehlike altında olduğunu düşündüğümüz cumhuriyet kavramına bakalım;

Cumhuriyet; Cemhere “bir araya toplama”. Cumhur  “cemaat” veya “cemaatin ileri gelenleri”. Bu açıdan cumhuriyet kelimesi Arapçada halkın, kendi seçtiği ileri gelenler tarafından yönetildiği, yönetimin babadan oğula geçmediği yönetim biçimi anlamında kullanılmaktadır. İngilizcesi “republic” kelimesinin Latince kökeni “res publicadır”; bu da “insana ait” veya “insana dair” demektir. Burada kastedilen bireylerin tümü, yani halktır.

Monarşik olmayan, seçime dayalı devlet yönetimlerine genel olarak cumhuriyet denilmiştir. Teokratik İran Devleti’nin de  Saddam’ın Irak’ının da bir cumhuriyet yönetimi olduğu bilinir.

Lakin;

Kurucu elitlere fikri ve nisbi nesep atfederek “baba” “oğul” ilişkisinden mütevellit bir cumhuriyet sultasının  “kutsal ruh” a dönüştürülmesi…

“Cumhuriyet”in ruhuna matuf yorumlardan kaçarak, bekasını yine kendisine ait olmayan “laiklik” gibi bir başka ecnebi fikre bağlaması…

“Devlet” dediğimiz organizmanın “millet” mefhumunu “Hukuk”un üstünlüğü altında ezmesi… Ve “Halk” güdükler topluluğu olarak terbiye edip yönlendirmesi…

Ve  “insana ilişkin” yada “insana ait” olan değerlerin tamamına karşı, kendine ait olmayan ve fakat bir devlet hüviyeti anlamı taşıyan “Laiklik”le gidilmesi “demokrasi” denilen bu iğdiş düzende “yobazlık”tan başka ne ile tanımlanabilir.

Cumhuriyet tehlikededir!..

En çok kendi müminleri tarafından taciz edilerek, faşist ve ceberut bir anlayışa doğru yontulduğu için. Babadan oğula geçen yönetimler gibi, fikri yada ideolojik neseple düzenin yularını elinde tutanların bu kavramın anlamına uygun bir anlayış geliştirmesi beklenemez.

Ancak hala yönetsel ve toplumsal düzlemde kendine ait bir hukuk ve düzen dili olmayan, olanı da inkar etmekle iftihar eden, cumhuriyet ve halk kavramlarını müktesep hak ve miras kabul eden yobazların Araplara ait bir düzene feveranla sahip çıkma güdüsü anlaşılabilir değil.

“Öyle bir din istemem Arap felsefesinden

Bana bir din yarat, Türkün nefesinden”  mantalitesiyle yoğrulmuş bir düzenin kendi nefesinden yönetsel kavramlar yaratamamış olması düşündürücüdür.

Cumhuriyet bu tehlikenin altındadır. Kendi yönetim anlayışına ait yeni isimler ve kavramlar bulmadıkça, bu kavramları kendi nizam anlayışı ile süsleyip bezemedikçe, o nizama uygun din ve devlet adamları yaratamadığı müddetçe, cumhuriyet tehlike altındadır.

Cumhuriyet, halkını iktidar yapmaktan çok onu Laiklik sopasıyla terbiye eden bir partiye dönüşmüştür. Cumhuriyet, Halk Partisi’nin karşısındaki bir güç olarak devletleşmiş ve tehlikeli bir sürece girmiştir.

Cumhuriyet ve Halk, bu Partileşmiş anlayışlardan kurtulmadığı müddetçe çatışma devam edecektir.

YENİ MUHTIRANIN YARATTIĞI KAHROLASI…

Cuma, 08 Haziran 2007

YENİ MUHTIRANIN YARATTIĞI KAHROLASI ENDİŞE!
08 Haziran 2007 19:19
Yaptığı eylemin suç ve yüz kızartıcı olduğunu bilmesine rağmen, hırsızların gece karanlığında işe çıkması hırsızlığın adabındandır. Aradığı yada araklayacağı şeyi bulma şansının azlığına rağmen hırsızların karanlığı tercih etmesi, olası bir suçüstünde el aleme rezil olma korkusundandır.

Hırsızlık; profesyonel bir meslek, bir kötü alışkanlık, bir hastalık (Kleptomani), bir ihtiyacın yarattığı son çare gibi sosyal ve psikolojik nedenlerin dışında “intikam” gibi bir duyguyu da içinde barındıran bilinçli bir eylem olabilir.

İntikam hesaplaşmalarının karanlık ve kuytuluk mecralarda tecelli etmesi, intikam peşinde koşanın korkusundan değil, kurbanını sessiz ve tanıksız harcayarak bir oldu-bittiye getirme ve olağan kuşkulu olarak yakalandığında da masumiyetini savunma kurnazlığındandır.

Kapalı devre güçlerin erketeleriyle çevirim içi bir iletişim kullanarak sağır ve sessiz harflerden tanklar yürütmesi ve muhtıraların tebliğ geleneğini değiştirmesi yeni trend darbeciliğin adabından mıdır yoksa?           Yoksa psikolojik sindirmeyi soğuk ve dijital ortama taşıyarak canlı muhatap olmaktan kurtulmanın yada masumiyetini kurnazca savunmanın bir gereği mi?

Durum ve gerekçe her ne ise, kullanılan yöntemin çağdaş iletişim kültürüne uygun bir gelişmişlikte olduğu söylenebilir. Web sitesine düşen her harfin, bilgisayar başındaki her adamın masasını sarsan bir yumruk gibi korku yarattığı ve yöneldiği örgütsel muhatapların dışında bireysel iradeleri de tehdit ettiği açıktır.

27 nisan muhtırasının sosyolojik dinginlikte yarattığı depremin, kurumsal muhatapların dışında bireysel planda korku ve endişeler yaratması PC başında oturan herkesin kendisini direkt muhatap kabul etme psikolojisindendir.

Faylarla oynayarak depreme zemin hazırlayanların deprem sonrası enkazdan mal kaçırmaları muhatapların dışındaki kitlenin endişelerine haklılık kazandırmıştır.

Depremin yarattığı şiddetten değil eğreti yapıların mukavemetsizliğinden doğan bu enkazın, mal sahibinden çok yoksul ama onurlu kiracıların üstüne devrildiğini ve cesetlerin de nebbaşlar tarafından çıkarıldığını söylemek abes olmaz.

27 Nisanda iktidarı hedef alan muhtıranın “TSK laik cumhuriyete sözde değil özde taraftır” başlığı altında sunulması  rejimin hassasiyetlerine sahip çıkmak adına anlaşılabilir. Ancak muhatabı belli olan bu muhtıranın kamuoyuna saygıyla arz olunması, faylarla oynayanların kamuyu taraflara bölme niyetlerine uygun bir akıbet hazırlamıştır.

Ulus’ta patlayan bombanın tozu dumanı altında, koşuşturmalar ve çığlıkları arasında halkını teskin etmesi ve onlara güven telkin etmesi gerekirken Genel Kurmay Başkanı’nın “Bundan sonra terör olayları artarak devam edebilir” şeklinde bir açıklamada bulunması bombanın yarattığı korkudan daha vahim ve daha endişe vericiydi. Koruyucu ve güven verici açıklamaların yerine böyle bir ifadenin kullanılmış olması doğrusu anlaşılabilir değildi.

Ve 8 haziran Muhtırası;

Dün gece yine harfler ihtilal yürüyüşüne çıktı. Ve çığ gibi masamızın tam ortasına düştü. Düdüğünü hırsız çocuklara kaptırmış bir bekçi kadar imdat çağrısından yoksun bıraktı herkesi. En azından web giriş sayfası www.tsk.mil.tr olan benim gibilerini. Çünkü gene gece yarısıydı ve kimse rahatsız olmasın diyeydi yeni trend usulünce.. Nasıl olsa sabah fark edilecekti kayıp yada çalınmış ne varsa.

Ancak bu muhtıranın diğerlerinden farkı kan kokusuyla yükselen milliyetçilik bilincini harekete geçirme dozuna fazlasıyla sahip olmasıdır. Ve muhataplarının Bağımsız adaylar olması ihtimalidir.

Giriş:  “Sayın Genelkurmay Başkanı Org. Yaşar BÜYÜKANIT, 12 Nisan 2007 tarihinde yapmış olduğu basın toplantısında, terörün Mayıs 2007 tarihinden itibaren tırmanacağını, kamuoyuna açık bir şekilde açıklamıştır.Son günlerde ortaya çıkan terör olayları, bu açıklamaların gerçekçi olduğunu göstermiştir.”

Burada haklı çıkmış olmanın nasıl bir olumlu tarafı olabilir ki haklılık verilsin. Bu öngörülerin gerçekleşmiş olması illa bir sorumlu bulmaya yönelik değilse bu aşamada, ciddi bir istihbarat ve koordinasyon zaafı değil midir?

Muhtıra Madde 1:   “Bu terör eylemleri, aynı zamanda bölücü ve ırkçı terör örgütünün gerçek niyetlerini de çok açık bir şekilde ortaya koymuştur.”

Nasıl yani? Diyesi geliyor insanın gayr-ı ihtiyari. Militanlar silahlarını bırakıp TSK da askerlik yapma sözü mü vermişti? Böyle bir gizli sözleşme vardı da kamuoyu mu bilmiyordu?

Bu bölücü ve ırkçı terör örgütünün gerçek niyeti, 30 yılda döküğü 30 bin insanın kanından değil de mayıs ayında gerçekleştirdiği eylemlerle mi anlaşıldı?

Muhtıra Madde 2:   “Her fırsatta, yurt içinde ve yurt dışında barış, özgürlük ve demokrasi gibi insanlığın yüksek değerlerini, terör örgütüne paravan olarak kullanan kişi ve kuruluşların, bu olayların gerçek yüzlerini görme zamanı artık gelmiştir.”

Düşük ve eksik cümle. Terör örgütüne paravan kabul ettiği kişilerin ve kurumların olayların gerçek yüzlerini görmeleri isteniyor. Tuhaf… Zaten bilinen yüz, bu kişi ve kuruluşların bizatihi kendi yüzleri değil mi?

Ancak işaret ettiği noktalar açısından endişe verici. Yoksa bu düşük ve eksik cümleyle şu mu denmek istendi; “Ey Türk milleti ve milliyetçileri!.Terör örgütüyle duygusal yada siyasal ilişkisi bulunan kişi ve kişiler, hazır seçim bahanesiyle ortaya çıkmışken icabına bakın” mı?

Muhtıra Madde 3:   “Türkiye Cumhuriyeti, ulusal ve üniter yapısının, çağ dışı bir yapı olduğunu düşünen bir yaklaşım ile karşı karşıyadır.Ulusumuzun bu tehlikeli yaklaşımı fark etmek zorunluluğu vardır ve olmalıdır.”

Yine düşük cümle. Eksik ve belirsiz ifade. Ama ulusa tehlikeli bir yaklaşımı fark etme zorunluluğunun açıkça dayatıldığı kışkırtıcı ve fakat hedefi meçhul bir muhtıra maddesi.

Muhtıra Madde 4: “Ortaya çıkan ve giderek artan terör eylemlerinin, bu tür düşüncelerin ve bunları dolaylı ve doğrudan destekleyenlerin çarpık düşüncelerini çok açık bir göstergesi olduğu şüphesizdir.”

Terör eylemini bir tedhiş ve vahşet olmaktan çıkarıp çarpık bir düşüncelerin göstergesi olarak ifade eden hayrete şayan bir cümle. Yoksa TSK terör örgütüne ve mensuplarına açıkça “vahşi çapulcular”, “ırz ve vatan hainleri”, “aşağılık bölücüler”, “ermeni uşakları” gibi bilindik sıfatları kullanmaktan bilinmedik bir nedenle imtina mı ediyor?

Muhtıra Madde 5:  “ Türk Silahlı Kuvvetleri, terörle mücadele konusunda sarsılmaz bir kararlılığa sahiptir ve bu tür saldırılara gereken cevabı vereceği tartışılmaz bir gerçektir.”

Amenna. Bu konudaki kararlılığı laiklik konusunda da gösterdikleri açık ve tartışılmaz bir gerçekliktir.

Muhtıra Madde 6: “Türk Silahlı Kuvvetlerinin beklentisi; bu tür terör olaylarına karşı, yüce Türk milletinin kitlesel karşı koyma refleksini göstermesidir.”

Yani millete şehirde ve köyde, yaylada ve kırda ve tüm vatan sathında cumhuriyet mitinglerinde olduğu gibi toplanıp dağlara yürümesi mi emrediliyor? Türk milletinin kitlesel karşı koyma refleksini kim, kimlere karşı örgütleyecek? Topyekun milli seferberlik mi? Yoksa en yakınındakinin icabına bakmak mı isteniyor gizli cümlede, açıktan?

Kan kokusundan yükselen milliyetçiliği bu gibi muğlak ve geniş hedeflere yönlendirmek eğer yanlış dil kullanımından kaynaklanmıyorsa, doğrudur. Ama eğer bilinçli bir tahrik oluşturmayı ve milliyetçileri harekete geçirerek ilgili ilgisiz kişi yada kişilere karşı tepki geliştirmeyi hedefliyorsa, yanlıştır.

Sonuç: “Kamuoyuna saygı ile duyurulur”

Mesaj saygıyla mukabele görmüştür.

Kamuoyunun dikkatine saygı ile sunuyorum!..

Yazarın Notu: Muhtırayı destekliyorum. Ama bozuk ifadeler ve eksik cümlelerden oluşan dilini beğenmedim. Bu cümlelerle yanlış adamlar vurulur.