Mayıs 2007 için Arşiv

HAMASET DEĞİL HAMLIK

Çarşamba, 30 Mayıs 2007

HAMASET DEĞİL HAMLIK
30 Mayis 2007 17:31

Başbakan tarihi dengeleri altüst etti.

ABD, keşfedildiği günden bu yana böyle bir azar işitmedi.

Dışişleri Bakanlığından bilmem kimin verdiği “tıs” sesini başbakan kreşendoya dönüştürdü. Diplomatik yansımasının kar-zarar endeksinde neye karşılık olacağını çok bilmiyoruz, ancak ABD nin hava sahamızı ihlal etmesinden ötürü Türkiye’den işittiği azara “çok özür dileriz bir daha olmaz” diye tırsak bir cevap vermesi başbakanımızın daha gür sesle konuşması için ona beklediğinden fazla güven verdi. Bu kadarla kalmadı 2023 kadar tek başına iktidarda kalma umudu da bahşetti.

Bir haber televizyonunda bir muhabire demeçler verdi. Şekli, şuurunu taşımaya elverişsiz cümleler kurdu.

Ve 3 paragraflık bir demeçte bir İncil dolusu çelişki serdeden başbakanın durumu hakikaten endişe veriyor. Bu endişe, yaşadığımız topraklarda olup bitenden habersiz yaşıyor olmanın vehmettiği gerçekleri de yüzümüze yapıştırdı.

ABD terbiyesizlik yaptı. Türk hava sahasını ihlal etti ve koptu kıyamet. Bu ilk defa oluyordu. Evin içindeki hırsızın anahtara ihtiyacı olmadığı gibi Nasrettin Hoca türbesinin de bekçiye ihtiyacı yoktu ama en azından hırsızın evin içinden çıkacağı ihtimalli düşünülmemişti. Asıl üzücü olan bu idi.

***

ABD uçaklarının Türkiye topraklarından kalkması ve Türk hava sahasında tepinmesi yasak değil. Tabi Türkiye’ de; havada ve karada, iyi günde ve kötü günde olup biten her şeyden haberdar olan ABD olduğu için konu bir noktada kilitleniyor.

“Rivayet oluna ki, malumatımız olmadan Türk hava mıntıkasında huviyeti meçhul bir teyyare görülmüş. Aha bu teyyare kimin ola ki? Hani uçan kuştan haberiniz vardı?” diye ABD ye sorulan soru, “O bizim teyyaremizdi. Korkmayın. Türkiye bandrollü olmadığı için tanımamış ve endişeye kapılmışsınız. Kusura bakmayın. Bir daha olmaz.” diye cevaplanmış.

Buraya kadar iyi. Ama işte “bir daha olmaz” cevabının verdiği gaz, hamaset sendromuna dönüştü.

İyi savaşanın değil kafa tutanın yiğit kabul edildiği bu yeni dönem efsanesi, hakikaten milleti aptal yerine koyarak büyüyor. “Bir daha olmaz” cevabının “sizden habersiz olmaz” şeklinde okunmayıp bir korkunun ifadesi olarak millete sunulması taaccüp vericidir.

İncirlikteki hangarlarda genelevi kuran ABD nin, Mersin, İskenderun limanlarından her gün konteynırlarla taşıdığı mühimmat ve lojistiğin rahatsızlık vermemesi savunma ve stratejik işbirliği olarak değerlendirilirken Türkiye’den habersiz sınırı ihlal eden bir teyyare yüzünden ABD yi bu kadar korkutmanın doğru olmadığını söylemek geliyor insanın içinden.

Başbakan devam ediyor. “Bir daha olmasın. Tekrarı halinde ne olacağı bellidir”. Bu demeç, cahiliyye döneminin Arapları gibi sevinçten tef çalacak duruma getiriyor adamı. Acaba savaş mı olur?

Ama başbakan devamını getirmiyor. Peki bunu neden yapıyor? Hergün incirlikten sorti alan savaş uçaklarına alıştığı gibi bu siyasi sortilere de halkın alışık olduğu düşünülürse fazla sancılanmanın ve illa da bir sonuç doğurması gerekmediğinin sırrına erişilir.

Başbakanın“Tekrarı halinde ne olacağı da bellidir. Hava sahasının ihlali farklı bir olaydır, ancak olay farklı bir olaya dönüştürülürse, yapılacak olan olay bellidir” cümlesi içinde; iç içe ve girift ve anlamsız ve biçimsiz ve apolitik ve adiplomatik ve senkronik ve aritmik ve fakat artistik bir anlam var…

Bu anlamsızlık yükünü taşımaktan yoruluyor bu millet.

Türk siyasetinin Neron’una hak veresi geliyor adamın.

Günlerdir aşağılık bir trajediye dönüşen sınır ötesi operasyonu planı var bu ülkede. İçerdekini terbiye etmek için dışarıdakini dövmek…

Hamaset değil düpedüz hamakat…

Başbakan yine şecaat arz ediyor: “Genel Kurmay bana bağlı bir kurumdur. Asker benim emerimdedir”

Neron: “Asker emrindeyse gereğini yap. Ne duruyorsun”

Başbakan: “ABD ye nota verdik tırstılar. Bir daha olmayacak dediler”

Neron: “Konumuzla ne ilgisi var?”

Başbakan: “ABD den istediğimiz net, Irak’taki PKK kampları dağıtılsın.ABD ve Irak’tan beklentimiz Kuzey Irak’taki terör kamplarını dağıtmasıdır. ABD’nin açıklamasından şunu da çıkarabiliriz. Bunu beraber yapabiliriz”

Neron: “Bu ülkede anayasal güçler var”

Başbakan: “Anayasanın 367 kararı yüz karasıdır. 2023 e kadar iktidarda kalacağız. 22 temmuzda 3 kasımdan daha güçlü geleceğiz”

ABD ye verilen notadan, Irak’a yapılması planlanan operasyondan gelinen nokta: 22 temmuz zaferi ve 2023 e dek süreceği söylenen iktidar.

Her şey bunun için.

Başbakanın bilmediği bir şey var.

Talabani bana şunu demişti Tayyip Siirt seçimlerine girerken;

“Tayyip beyi Siirt’ten mutlaka seçin. ABD Irak’a girerse Ben Irak’ta O burada Başbakan olur”

“ee” dedim?

“Eesi şu; Her bağımsızlık bir kaosun yarattığı fırsattır.”

Sohbetin diğer detayları ayrı ve uzun bir konudur.

Evet geldiğimiz nokta Talabani’nin o günkü öngörülerine hayal ettiğinden daha fazla zemin yarattığını gösteriyor. Talabani Irak’ta Cumhurbaşkanı oldu ama Tayyip bey Türkiye’de Cumhurbaşkanı olamadı. Bu, ABD nin güvenini yeteri kadar yada layıkıyla kazanamamış olmaktan kaynaklanıyor olabilir mi?

Şimdi Talabani ve ABD ile gidip sınır ötesinde bombalama yapacak.

Ben gülüyorum. Siz de gülün.

Neye gülüyorum? Şuna;

“Tekrarı halinde ne olacağı da bellidir. Hava sahasının ihlali farklı bir olaydır, ancak olay farklı bir olaya dönüştürülürse, yapılacak olan olay bellidir”

Bir de şuna:
“ABD den istediğimiz net, Irak’taki PKK kampları dağıtılsın.ABD ve Irak’tan beklentimiz Kuzey Irak’taki terör kamplarını dağıtmasıdır. ABD’nin açıklamasından şunu da çıkarabiliriz. Bunu beraber yapabiliriz”

PATRİSYEN SİYASET VE KULLUK REJİMİ

Cumartesi, 26 Mayıs 2007

PATRİSYEN SİYASET VE KULLUK REJİMİ
26 Mayis 2007 17:51

Bireysel özgürlüğünü ve benliğini us dışı kabul ettiği tanrıdan kurtararak profan eğilimlerini yaratıcı kabiliyetleriyle buluşturmayı amaçlayan reformist ve rönesanstik çıkış, heterodoks başkaldırıyla beraber sadist din ve dünya otoritelerine karşı durmayı da ussallaştırdı kuşkusuz.

Modernizmin teorik temeli, tanrı adına otorite icra eden din sadizminin ikonalarıyla birlikte kırılmaya başladığı bu varoluşsal başkaldırı döneminde atılmıştır.

Dinsel dayatmalardan makul bir çıkış arayan insanın ussal ve ruhsal gereksinmelerine yönelmesiyle başlayan Protestan kopuşlar, tanrının sınırsız gücüne karşı topyekun bir istenci örgütlemiş ve modernizmin “kitapsız bir din” yada “dinsiz kitaplar” ideolojisi olarak hayata hükmetmesi sonucunu doğurmuştur.

İkonoklast  başkaldırının dinsel figür ve temsillere karşı örgütlediği bu özgürlükçü istenç, varoluşsal diyalektiği ruhları dayatma altına alan din ve tanrı otoritesinden aşırarak ussal bir merkeze yerleştirmiştir.

Tanrı ve şeytanın bir arada temekkün ve temerküz ettiği insan ruhunun özgürlük adına başlattığı arayış tanrıyla buluştuğu noktada köleleşirken, akla tasallut olan şeytanın gücü oranında ters bir koşutlukla  özgürleşmiştir.

Tanrının “kalplere indirdik” evresiyle başlayan ve “akıl etmez misiniz?” sorusuyla kalbin akla müracaatını zorunlu kılan öğretileri, ruh ve aklın diyalektiğinden çok (tam da şeytanın istediği düzlemde) çatışmasından tezahür eden yanlış ve sapkın tasavvurların merkezine oturmuştur.

Zira ruhsal arayışın bulgularını akıl süzgecinden geçirmeyen her türlü kutsal, paganist yaratıcılığın ve seküler dinciliğin bir tezahürü olarak kişi başına düşen ruh sayısı kadar çeşitlilik arzeder. Tanrıdan kurtarılmış özgür ruhların başlattığı arayış son tahlilde yaratılmış bir tanrının kudreti karşısında köleleşir. Şeytanın özgürlük adına insan ruhuna soktuğu varlık sancısı ve akla yerleştirdiği edilgenlik istifhamı, yaratılmış kul olmaktan sıyrılıp tanrılar yaratan kudretli insanın varlık ve tahakküm mücadelesine zemin oluşturur.

Ruhunu kaybettiği Tanrının kiliselerinde ussal yönelimlerle kilise tanrıları yaratan batının çok tanrılı inanış manzumesi, tek tanrılı İslam toplumlarında ruhunu adadığı ölçüde aklını devre dışı bırakan  bir din tasavvurunun yerleşmesine tahrik ile sebep olmuştur.

Ruha karşı akli tezler geliştiren modernizmin ve paganizmin başlattığı bu savaş daha çok özgürlük ve daha çok benlik adına sürerken; dini, akli sorgulamalardan vareste tutan toplumlar daha çok bağlılık ve daha çok aidiyet içgüdüsüyle kendisini yönetenlere köleleştirmiştir.

Tam da bu noktada başlayan teslimiyet, varlığını armağan ettiği başka bir varlığa kayıtsız ve koşulsuz itaat etmeyi gerektiren bir kulluk rejimine dönüşmüştür.

Tanrısal dinler insan ruhunu mutmain ederek aklı harekete geçirmeyi metodolojik olarak benimserken, kulluk rejiminin patrsiyenleri aklı işgal ederek ruhları teslim almayı benimser.

Aklı teslim alacak argümanların ruhsal bir karşılığı olmasına dikkat eden bu anlayış, pagan dinciliğin farklı sembolleriyle kendisini arzeder. Devletin bekası, milli bütünlük, kurucu kudret, koşulsuz itaat gibi soyut ve kulluk rejimin temsil ve figürlerinin yer aldığı alan ve mekanları somut bir tapım nesnesi olarak kullarına sunar.

Kulluk rejiminin sadık inananları patrisyenlerin her türlü dayatma kutsallarına karşı aşağılık ve güçsüzlük duygusu içinde mazoşist bir ruh haliyle boyun eğerler. Mazoşizmin özgül koşullardaki değeri bireysellikten toplumsallığa doğru ilerledikçe patrisyenlerin ussal üstünlükleri, kulların ruhsal tabuları üzerinde sadist bir hakimiyete dönüşür.

Dinsel örgütlerden siyasal proseslere kadar kendisine güç izafe edilen bütün yönetici/patrisyenlerin kulluk rejiminden topladığı parsaya karşılık, kullara sunulan mitoslar rejimin temel savunması haline gelir.

Tanrının, kendisini bile tartışmaya açık bir varlık olarak sunduğu insanların, yönetsel hüviyet kazanan rejimlerde totemleri ve değerleri koşulsuz kabul etmeye zorlanması; siyasi olarak faşizm, psikolojik olarak sadizm ve dinsel olarak totemizm gibi ruhsal ve ussal değerlerin ötesinde bir kabul olarak değerlendirilir.

Bu teorik temellendirmeler noktasından bakılacak olursa, Namık Kemal’in “Köpektir zevk alan seyyad-ı bi insafa hizmetten” dizesinin, insanın bilinçlenme ve aydınlanma, özgürleşme ve bireyselleşme çabası önündeki manilerin, bizzat insanın kendisindeki mazoşist bir tapınmadan kaynaklandığı söylenebilir.

Patrisyenlerine ve kutsiyet atfettiği  kulluk rejiminin değer ve totemlerine karşı, aşağılık ve güçsüzlük duygusu taşıyan ve varlığını armağan ettiği tartışmasız güce tapınmayı mukaddesata adanmışlık addeden mazoşist bir toplum var mı daha?

M. Şevket Eygi tahrikçi mi, Kürt düşmanı mı?

Perşembe, 10 Mayıs 2007

M. Şevket Eygi tahrikçi mi, Kürt düşmanı mı?
10 Mayıs 2007 10:41

KÜRT liderlerinden Barzanî’nin Yahudi kökenli olup olmadığı tartışılıyor. Maalesef Türkiye Müslümanları ve Milliyetçileri (Küçük seçkin bir azınlık dışında) yatakta uyuyor, ayakta uyuyor. 16′ncı yüzyılın sonlarıyla 17′nci yüzyılın başlarında Irak’ta çok ünlü bir Yahudi kadını yaşamıştır, adı Asenath Barazani’dir. Babası haham olan Asenath, Yahudi din ilimlerini tahsil etmiş ve büyük bir Yahudi bilgini olmuştur. Barzanî ile Barazani arasındaki fark, bir (a) harfidir?. (M. Şevket Eygi / 24.04.2007 / Milli Gazete)

Bir Kutb-u Azam’a kardeşâne bir tenkid.

Cihannüma makamından ehl-i dünyayı teftiş eden bir beyefendinin hangi maksat ve muratla yazdığı bir türlü anlaşılamayacak olan ve fücur kokan içi cüruf dolu bir yazı.

Hangi yanıyla ele alınsa nifak, hangi izanla okunsa tahrikten başka bir şey değil.

Yazı da değil, bir feraset karalaması.

Yahudi’nin kendisini güçlü kılmak için her yıl milyar dolarlar harcadığı bir karşı propaganda.

Edepsizlik kabul edilebilir bir şey olsa; ?Beleş yazıyor. Çünkü bunları yazıyor.? dedirtecek, menhus ve fecaat dolu bir telkin.

Müslümanları ve Milliyetçileri uykusundan sıçratacak bir Ben-i Kaynuka klasiği.

Fikri resme vurulsa Beni Kureyza?

Muhteviyatı murdar, maksadı meçhul bir kâhin tükrüğü.

Ne dense edepsizlik, bir şey denmese de haksızlık olabilecek türden garip bir dilemma?

69 Baskının masum tahrikçiliği.

Kavmiyet asabiyesi kokan metruk bir mücadele nostaljisi.

Ne dense çok değil ama ne söylense nafile ve serencamı utanç olan bir cevap hakkı.

Din payandasıyla berkitilmiş bir münevver şovenizmi.

Lüzumsuz ve fecaat dolu bir ilm-i mülevves.

Bir hezeyan kumkuması.

Yanlış renklerle işaret veren bir istihare?

Bir dolu eyvah? Mehmet Şevket Eygi hazretleri.

Rüyasında görmediğinin selamını almayan, istihareli ve teheccütlü ve de kalpaklı büyüğümüzün bu aklı ziyan eden ve din kardeşliğinin köküne kavmiyet kezzabı döken yazısının tedaisi hayra değil ancak şerre yaltaklık yapar.

Barzani mühtediymiş.

Hz. Ömer Putperestti.

Barzani Yahudiymiş.

Farisi Salman ateşperestti.

İslam öncesi kim Şamanistti?

İslamla müşerref olan bir şahsı ya da kavmi terk ettikleri kimliklerinden ötürü sigaya çekmek terkedilmiş fikirlerle fücur zerketmekten başka ne olabilir ki?

İslam dünyasının ?Ancak müminler kardeştir? düsturuna en muhtaç olduğu bu netameli hengamede, bir kavmin temsilcisi konumundaki bir Müslümana karşı ırki asabiyeyle milliyetçileri ve Müslümanları tahrik etmenin hangi dinde bir izahı olabilir.

Ermenilerle hesabı henüz kapanmamış olan Kürtlere Apo’nun Ermeni olduğu tezini bir hakikat gibi telkin eden ve Apo’yu gözden düşürmek için tüm bir Ermeni kavmini aşağılık gösteren zihniyet, Barzani ile ilgili Yahudi tezini ileri sürenlerle aynı tencerede pişmiş gibi kokuyor.

Tehlikeli ve antitezi aksiyom niteliği kazanan beyhude bir karşı propaganda.

Eğer düşmanınız Yahudiler ise, işte İsrail ve işte Yahudiler.

Bir Müslümanı Yahudiye dönüştürerek düşman yaratma istidadının, bir şoven istibdadına dönüşebileceğini herkesten çok büyüklerimizin bilmesi gerekmez mi?

Cibilliyeti olmayanın milliyetini kuruş hesabına vursanız yekûnda ne tutar ki?

Taşa ve ateşe tapanların şereflendiği İslamla, Ehli Kitap olan Musevilikten dönenlerin tanıştığı İslam farklıdır da biz mi bilmiyoruz?

Yeryüzünün bu mazlum ve öksüz ümmetinin (Kürtlerin) büyüklerini tahkir ve geçmişlerinin sicilini bugünün bir realitesi gibi sunmanın İslam”ın kardeşlik emriyle oluşturduğu zıtlığı hangi bir bilen çıkıp açıklar?

Ümmetin bu mazlum ve sahipsiz kavmini sahiplenmeyenler, onları düşman kabul ettikleri kavimlerin ve dinlerin kucaklarına mahkûm etmediler mi?

Bir insanın Müslümanlığı ya da Yahudiliği bir (a) kadar mı?

Ölçü bu mu?

İbn-i Selül’leri münafık olduğunu bildiği halde sofrasında ağırlayan o Resul’un ümmeti neden bu beyhude hesaplara kurban gidiyor?

Birinin siyasi gücünü kırmak için onun 77 sülalesiyle uğraşmak putperest cahiliyye döneminin habis âdeti değil mi?

Hele bir de Müslümanları ve milliyetçileri buna karşı tahrik etmek Müslüman olmanın şanına yakışır mı?

Diplomatik ve uluslararası ilişkilerdeki kayıplar, bir Müslümanın geçmişini bir tahrik nedeni olarak ümmetin önüne serilmekle telafi edilebilir mi?

Musul ve Kerkük ideasının yenilmiş orduları gibi can havliyle ortalığı velveleye vermenin anlamı ne ola ki?

Şu bilinmeli ki!!

Musul ve Kerkük ise dava, bu her kavimden çok İslam ümmetinin davasıdır.

Musul İslam’dır. Kerkük İslam’dır. Ve orası ne Türkün ne Arabın ve ne de Kürdün değildir.

O coğrafya İslam ümmetinindir ve ümmetin şerefidir.

Bu şeref, orada ?Ben Müslümanım? deyip ?Kelime-i Tevhid? getiren öksüz bir milleti düşman ilan ederek değil, ümmetin başına işeyen emperyalist köpeklere karşı yürümekle elde edilir.

Şu biline ki;

Cibilliyeti olmayanın milliyetinden sual edilmez.

Şu biline ki;

Lailahe illallah diyenler Müslümanım diyenlerin ahd-u emanındadır.

Şu biline ki;

Başkalarının atalarına saygı göstermek kendi atamıza karşı bir mesuliyettir.

Şu biline ki;

Ben Müslümanım diyenler kardeştir.

Yaşasın kardeşlik?

İKİ İLERİ BİR GERİ

Perşembe, 03 Mayıs 2007

İKİ İLERİ BİR GERİ
23 Mayis 2007 09:24

Başbakan, Diyarbakır’da kazdığı çukura Van’da düştü. Eyyamcı söylemlerle politika yapılamayacağı gerçeği bir kez daha acı tekrarını gösterdi. Müteahhit devlet firması TOKİ’nin Diyarbakır’da sattığı konutların anahtar tesliminde “Kürt Sorunu” vardır şeklindeki altyapısız çıkışıyla başbakanın o dönemde ne yapmaya çalıştığını doğrusu kimse anlamamıştı. Başbakanın ağzından firar eden bu sorunlu ifade, en yetkili devlet adamı ağzıyla itirafa dönüşünce meselenin ciddiyeti fazlasıyla arttı. Başbakanın bu konudaki niyeti ve ciddiyeti irdelenmedi. Lümpen ve berduş aydın tayfası meseleyi büyük bir cesaret örneği olarak bir taraftan dillendirirken diğer yandan bu söylemin karşıtlarını yarattılar. Oysa ki her itiraf bir ele vermedir. Onun için mensubu olduğu örgütten pişmanlık duyarak kaçıp karşı tarafa sığınan adamlara itirafçı denir. Başbakan bu altyapısız çıkışıyla inkarcı bir düzeni mi deşifre etti yoksa bunu dile getirmekle topladığı taraftarları mı? Sorun şu ki başbakan henüz temsil ettiği safları terk etmeden bunu dile getirdi. Bir anlamda meccani kahramanlık örneği oluşturan bu yersiz itiraf, ben suçluların lideriyim diyerek ortaya çıkan bir adamın bütün gerçek suçluları ortaya çıkarması gibi bir niyeti barındırıyordu. Bu, bir komplo teorisi olmaktan öte bu meselenin öyle ayaküstü itiraf edilemeyecek kadar ciddi olduğunu bilenlerin yaklaşımıydı.ve nihayet Başbakanın, “akıbetini içinde barındıran” niyeti komplo teorilerinin didiklemesinden kurtuldu ve bizatihi gerçekliğiyle kendini açığa çıkardı. Başbakanlık tanıtma kartını sitemin dayattığı ulusalcı kimliğinin üzerinde bir güç addederek dile getirdiği “Kürt sorunu”; uzun süre “alt kimlik”, “üst kimlik” ve kimliksizlik tartışmalarının ekseninde alevlendi. Hala süren bu tartışmanın konusu “kimlik” iken tartışmanın dili ve düzeyi genellikle “kimliksiz” bir karakter taşıyordu. Bu arada “taraflar” ve “karşıtlar” istihbarat ve koordinasyon çalışmalarına gerek kalmadan ortalık yere fırladı. Başbakanın Diyarbakır’da kazdığı çukurun bir fidan dikmekten çok bir meseleyi öldürerek gömme niyeti taşıdığını ve derinliğinin bunu vehmettiğini o dönemde de yazmıştım. Ki hemen akabinde batıya gelen şehit naaşları bunun ilk örnekleri olarak kötü niyetli tezime aksiyom kazandırdı. Kim, ne zaman milli ve manevi hassasiyetlere ilişkin bir itiraf yada çözüm önerisinde bulunsa o meselenin artık bir daha tartışılmamak üzere gündemden kaldırıldığını herkes biliyordu. Zira, tekrarı ve hatırlatması ayıp ve acı da olsa rektörlerin başörtülü kızların önünde nasıl reverans ettiğini gördü bu millet. Kur’an kursları ve İmam-Hatip meselelerinin, en keskin savunucuları tarafından bile artık unutulduğu, kazılan çukurlara gömülerek çimentoyla kapatıldığı ve ne acı verici ki artık bir hassasiyet bile olmaktan çıktığı bugün için ortadadır. 500 kürdün parasını ödeyerek aldığı evlerinin anahtarını teslim etmekle “Kürt Sorunu”nu çözdüğünü düşünen başbakanın o günkü bu söylemi büyük bir talihsizlikti. Asıl talihsizlik ise kazdığı o çukura bugün kendisinin düşeceğini hiç hesaplayamaması oldu. O gün itiraf ettiği “Kürt sorunu” adamakıllı ciddiye alınsa bile başbakanın meseleye ekonomik ve sosyal boyutuyla yaklaştığı ve meseleyi siyasal ve kültürel bir sorunsallık içinde ele almadığı söylenebilir ancak. Başbakanın iç politikaya ilişkin söylemlerini dış merkezli enformasyon kurumları, dış politikaya ilişkin söylemlerini de dünyayı tanımayan yerli danışmanlarının hazırladığı düşünülürse bu yazının kötü niyet taşımadığı açıkça anlaşılır. Kürtlerin sempati ve desteğini kesbetmek maksatlı da olsa dile getirilen bu ifade asil yurttaşların kanına dokununca bocalayan başbakan, asillerin güvenoyunu almak için yedekleri gözden çıkarma telkiniyle dolduruldu. Ancak bu itirafın bir inkarı mutlaka gerekliydi. Bunun yeri de en az itirafın yapıldığı yer kadar siyasal eğilimlerin keskinlik gösterdiği başka bir yer olmalıydı. Tik ve refleksleriyle saldırgan bir psikolojiyi karaktere dönüştüren düzeni parmak ucuyla dürtüklemenin yarattığı sonuç her zaman için kayıp olmuştur. Al ve üst kimlikten ne kastettiğini bir türlü açıklayamayan Başbakan üst perdeden girdiği türküsünü alt perdeden soluğu tükenerek bitirdi nihayet. 18 Mayıs gençlik kutlamalarını yaptığı Van’da aynen şunu dedi; “Türkiye tek millet, tek devlettir” Bunu cümle alem biliyordu. Bunu İstanbul’da, Ankara’da, Tekirdağ’da da söyleyebilirdi. Neden Van?