‘Yazıları’ kategorisi için Arşiv

URFA’DA YAHUDİ OLMAK

Salı, 20 Ocak 2009

URFA’DA YAHUDİ OLMAK
20 Ocak 2009 19:09

Şanlıurfa Belediye Başkanlığı için Ak Parti’den aday adaylığı süresinde Mehmet oymak aleyhinde yazı yazması için kendisine bilgi ve belgeler gönderilen Urfalı yazar Sait Yakut bundan ötürü duyduğu utancı isyan ederek yazıya dönüştürdü. www.gapgundemi.com
Şu hale bakın! Heyhaaat mı desem, Hahooo mu desem… Memosta Cigerxwin “hani neden bizi beklemeden gittin ey bülbül/Ayı ve çakallara, uluyan kurtlara kaldı meydan ” diyordu, meydanı çakallara bıraktığı için gönülçelen o bülbülün gidişinin ardından.

Yolumuz uzak ve yükümüz ağır diyerek başladığı o kopkoyu, o kanırtan ağıtını “bir devran üzre dünya gah gün gah gece, gah sis ve dumandır gah aydınlık ve nur” diyerek umuda eviriyordu sona doğru. Vakıayı adiyeden bir meseleyi böyle tarihsel ve toplumsal gerçeklik planıyla ele almak zorunda kalacağımı düşünmemiştim hiç. Ama beyni cerahat bağlamış muhteris siyaset erbabının iltihaplarını namuslu insanların yüzüne sıktıkklarına tanık olunca, mesele kan davasına dönüşüyor ister istemez.

Konuyu öyle sosyo-felsefik mugalâtaya boğmadan en duru haliyle ele almak istesem, Yakubiye mahallesinin “Cilet Mıçço”su gibi konuşmak zorunda kalacağım –ki bu da en efendi ifadeyle “yürrüüüü ulbeeee” şeklinde tuhaf bir tezahürata dönüşür, zor durumda kalırım. Zor durumda kalmaktansa zora girmek en azından beni rahatlatacaktır.

AKP, Fazilet Partisi’nin ıskartalarından kuruldu. Fazilet deyince aklıma hep Mihriban’ın Şairi Abdürrahim Karakoç geliyor nedense. “Fazileti gelin ettik, dul çıktı” demişti bir sohbetimizde. Çok gülmüştüm. Kökünden kellesine kadar gelişim macerasına baktığım zaman yaşamın dönemsel evreleri hesaplanmış gibi; hep nezaket, nezahet, rehavet, atalet, hımbıllık gibi anlamlar içeren isimler benimsediğini görürüz AKP yi ıskartaya çıkaran Siyasi partinin. Selamet, Refah, Fazilet, Saadet… Ama tümünde eksik olan başkaca kafiyeli kavramlar da vardı… Dirayet, metanet ve mukavemet…

Bir hareket; içinde dirayet, metanet ve mukavemet gibi yaşamsal davranışlar taşımıyorsa; ne bir nizam kurulur, ne selamete erişilir, ne refaha kavuşulur, ne faziletli olur ne de saadete varılır. O hareketin gelip gelebileceği son yer atalettir. Ama gün olup devran dönünce eski Fazilet’in yani bugünkü Saadet Partisi’nin AK Partinin ıskartalarından medet umacağını düşünmemiştim Allah şahit.

“Kurt kocayınca çakalların maskarası olur” diye bir darbımesel vardır, bilmeyeni döverler bu memlekette. Gün olmuş, devran dönmüş, kurt kocamış ve aralarına aldığı yavru bir Kurtla canlanmak isteyen Saadet Partisi bugün “çakal” dediği iktidar partisinin maskarası haline gelmiştir. Ne yazık… İşte onun için heyhat mı desem hahoo mu desem diye giriş yaptım. İşte onun için Memosta Cigerxwin’in dizeleriyle başladım “gördüğüm lüzum üzere” yazdığım bu yazıya…

Önümüzdeki mahalli seçimlerde kocamış kurtlarla çakalların mücadelesine sahne olacak gibi görünüyor o güzelim Urfa… Bugün koca kurt siyaseti en kirli yüzüyle bir bir hedef gösteriyor güzelim insanları. Peygamber çiçekleri, ispergam ve krizantemler, bin yıldır tırmalaya tırmalaya eriştiği burçlardan bir baltada indirilmek isteniyor, ne acı.

Gördüğüm lüzum üzerine yazıyorum dedim bu yazıyı. Urfa’da Yahudi olmak ne kolaymış da bilmiyormuşum. Babamız İbrahim’in yolunu açmak, onun yoluna çıkmak, onun yolundan gitmek; behemehâl Yahudi olmak ise, İbrahim’in sulbünden geldiğimi reddetmem kimseyi incitmesin. “İbrahim Yolu” projesinin koordinatörüdür.

Yahudi finansı ile AKP den aday oluyor. AKP de Yahudilerin teklif ve telkini ile onu aday gösteriyor. Yahudilere hizmet eden bu adamın aleyhinde yaz, gerekeni yaparız” diyerek aşağılık bir dramın figüranı olarak bana teklif gönderen bazı aday adaylarının pespayeliğini düşündükçe imanım felç oluyor. Sözün sükûta mahkûm olduğu bir şehrin yerlisi olmak ve o şehri sevmek öyle kolay değildir. Ne Condoleezza Rice’in cinayet günlüğüne dönüştürdüğü kan sıçramış İncil yapraklarından ne de Tzipi Livni’nin apışları arasına sıkışan Tevrat ayetlerinden okunarak sahiplenilmez bir şehir. Kendi coğrafyasının toprağıyla karılıp sıvanmadıkça insan; ya hep muhacir ya hep mültecidir.

Bir yerliden bahsediyorum. Adı Mehmet Oymak… Oymak (aşiret) geleneğinin asil duruşunu namusuyla ve yüreğiyle taşıyan bir yerliden bahsediyorum. Bir gönül adamından. Kafatasını mengenede sıksan bir gram fesatlığa ulaşılamayacak bir beyinden.

Bir beyden, Bir beyefendiden. Onun için yapılan tezviratların Allahın ceza cetvelinde nasıl bir azaba tekabül edeceğini anlamakta güçlük çekiyorum. Gözleri revnak, alnı apak ve yüzünde ağrı kesici bir tebessüm olan kaç adam tanıdık ki hayatımızda.

Yaşamın tüm renklerini bir gökkuşağı gibi ruhunun semasında taşıyan, “Kürt müsün? Türk müsün? Arap mısın ?” diye sorduğumda “hepimizin babası bir ama annelerimiz farklı” diyerek cevap veren, Hayatın en eski lehçeleriyle hikâyeler anlatan, Doğduğu coğrafyanın topraklarıyla karılıp sıvanan, İnancından ve vakarından başka iltica edeceği yeri olmayan Urfa kadar güzel, Urfa’dan da güzel bir adamı Yahudilikle ya da Yahudi yanlısı olarak bir tezvirata kurban bırakırsak Allahın Yahudileri daha çok seveceğinden kimsenin kuşkusu olmasın.

Urfa gibi kokmayan bir adamın Urfa’da işi olmaz. O adamdan o Urfa’dan öç almak gerekir o zaman. Zira;
“Bir şehrin urgan satılan çarşıları kenevir
Kandil geceleri bir şehrin buhur kokmuyorsa
Yağmurdan sonra sokaklar ortadan kalkmıyorsa
O şehirden öc almanın vakti gelmiş demektir”
Benim ne kocamış kurtlarla ne de çakallarla bir hesabım yok. Ben adam olanla ilgiliyim.


Siyaset ve Tanrının çektiği sifon

Salı, 28 Ekim 2008

Siyaset ve Tanrının çektiği sifon
28 Ekim 2008 10:56

Medyadaki ve Medyahane’deki son yazımı bundan dört ay önce yazmıştım. Bugüne kadar yazmamış olmayı dört ayda değişen hiçbir şeyle, ya da değişmeyen bir sürü hiçlikle gerekçelendirmek çok mümkün.

Değişen şeyler de var elbette.

Örneğin aklı ayrı, başı ayrı yönde giden,

Sözüyle ifade etmek istediğini ağzına bir türlü yakıştıramayan,

Sistem tarafından iplenmemiş, kayda değer bulunmamış meccani bir Ergenekoncunun, değişen ufkunu ve onun “atıl fayda” potansiyelini tecime tahvil edişini işleyebiliriz.

Büyük Türk sanatçısı Ajdar’ın “Hiçbir programa parasız çıkmam” prensibinden  mülhem aklı başına gelen Nihat Genç’in ertelenmiş evrimi iyi bir misaldir mesela.

Geri kalan kısmı son yazımda “Her darbe ve muhtıra sonrası siyaset yapmayı kendine vazife edinen emekli paşalar, zemin eşeleyip damarları kurcalıyor. Parti kurma hayaline sponsor arayan paşalar bodrum katlarda siyaset, iletişim ve imaj dersleri alıyor.”cümleleriyle ifade ettiğim ve kısa süre sonra ortaya çıkan Emekli Paşa Osman Pamukoğlu’nun adı dahi henüz anlaşılmamış siyasi partisi.

Dolar ve Yüro’nun piyasaya kıç attıran ereksiyonel tırmanışı küresel bunalıma bağlanabilir ancak “hamdolsun TOKİ”mizle buna karşı direnmemiz Tanrı Dağı kadar Müslüman oluşumuzla yakından alakalıdır.

Görgüsüz ve zonta PKK itirafçısı MURO’nun insanın yüreğindeki sevgiye lanet ettiren ve sinema dediğimiz sanatı murdar eden filmini eleştirmenlere bırakmak lazım. Polat’ın klozet deliğinden kaçamayışını da suları kesik bir memlekette rezervuarı bozuk bir sifona sormak lazım.

Hasılı, pastoral efendilik ve zonta bilgelikle siyaset eden görgüsüz oligarşinin, adına hükümet dedikleri haşne fişnelikleri süpürülebilecek tüm lağımları tıkadı. Koca İstanbul’u lağıma, güzelim insanlarını da kubur sıçanına çeviren dünkü yağmur, yani tanrının çektiği sifon, halefinden selefine, cinsine cibilliyetine rahmet okuttu bu siyaset soytarılığının.

Bedri Rahmi de olmasa en az üç dili konuşamayacak ve en az üç dilde “seni seviyorum” diyemeyecektim belki ama küfretmeyi kal-u beladan ruhuma işleyen melamet ahlakınca her dilde ve kusursuz, tecvidiyle ve mahreciyle dümdüz gidebiliyorum.

Şimdi bu ülkeye, her dilde olmasa da en az üç dilde (Başbakan Kızmasın ama mümkünse biri Kürtçe) “seni seviyorum” demeyi öğretecek bir siyaset lazım.

Şeytanın üzerine taharet ettiği; Kin, intikam, darbe ve diskur geleneğiyle lanetli bir külliyeye dönüşen siyasetin, insanına kubur faresi muamelesi yapan o ahlaksız tabiatına da tanrının sifonu gerekli.

Bunu hangi el çeker bilinmez. Ama şeytanın bu kadar bol ve çeşitli olduğu bu ülkede dest-i kudret girmeli devreye.

Ergenekon ya da Susurluk gibi Fasa-fiso heyula ör-gütlerle alıp veremediğimiz yok biz masum ve mahcup vatandaşlar olarak. Rantı paylaşamayan güç odaklarının kendi hesaplaşmaları şimdilik bize bulaşmasın…

O kadar büyümeye rağmen bir litre ayçiçeği yağını yedibuçuk milyona alırken bir tarafı kabak çiçeği gibi açılan biz vatandaşlar, (yönetim diliyle) daha reel ekonomik ve politik icraatlarla alakadarız.

PKK militanlarının çektiği kısa metraj Aktütün Filminin Cannes’da en iyi kadraj ödülüne aday gösterilmesi, bir terör baskını olarak değilse bile sinematoğrafik bir başarı olarak değerlendirilse ne yazar. Vız gelir tırıs gider bize.

Sivil Paşa Başbakanımızla ve hamdolsun TOKİ mizle mukavvim bir ekonomiye sahibiz. Bunu yadsımak nankörlüktür ama “yaşadığı her kahrı lütuf, çektiği her çileyi ihsan belleyen” yurdumun aziz yurttaşlarının figüran olarak oynadığı bu haileyi görmemek istibra taşından tesbih dizmek kadar yaratıcı bir Müslümanlıktır.

Geçtik Müslümanlığı da…

Aynı masada buluşup iki gencin izdivacına şahitlik yapan Doğan’ la Erdoğan ’nın imzaladıkları o nikah defterinden de, o evlilikten de bir medet yada hayırlı bir nesil beklediğimiz yok. Allah o çiftlere başka zulüm vermesin deyip tekrar siyasetin çah-ı belasına dönebiliriz.

İki hayırlı haber verebilirim mesela.

Biri ANAVATAN daki yeni nesil siyaset ve diğeri SAADET teki asrın ihtilali…

ANAVATAN’a Salih uzun seçildi.

Genç, Birikimli, dinamik…

Eli yüzü düzgün. Hep profilden uzaklara bakar gibi poz veren derinlikli bir yapının temsili duruşu…

Mesut Yılmaz’dan İcazet, Erkan Mumcu’dan destek, delegelerden oy alarak Dünkü Kongrede Genel Başkan seçildi.
Handikapları;
Mesut Yılmaz gibi siyaset yaparsa ANAVATAN Kaybeder.

Erkan Mumcu gibi siyaset yaparsa Kendi şahsı Kaybeder.

Kendi siyasetini yapabilmesi için çok sadeleşmesi ve ufuklara değil bizzat önüne bakması gerekir. Önüne baktığında da okunacak bir şeyler olmalı en sadesinden. Etrafındaki genç ve birikimli arkadaşlarından azami istifade etmeli. Abdülbaki Mert gibi siyaseti nefesinden koklayan sakin ve zinde bir beyni, Erkan Seçkin gibi Anadolu’nun kokusunu kocaman ciğerinde taşıyan bir teşkilatçıyı fonksiyonel değerlendirmeli. Bu bir tavsiyedir, Türk siyasetinin geleceğine dair.

Saadet Partisine Prof. Dr. Numan Kurtulmuş seçildi.

Gerçi silsilenin tabii tezahürüydü bu. Onun için seçildi demek sadece YSK nın formatına riayet etmek olur. Getirildi. Daha doğrusu geldi…

Bugüne kadar hep sabırla ve erdemle arkada yürüdü. Ama yürürken hep önüne baktı. Okuduklarından çok daha fazlasını yaşayarak öğrendi. Siyasetteki doğrunun ve yanlışın arasına çekilen o müphem şeridi çıplak bir gözle gönül penceresinden gördü.

Arkada yürüdü ama hep önüne baktı. Ve baktığı şeyi önünde buldu.
Handikapları;
Zarfı mazrufundan kıymetli, hamuru muhteviyatından pahalı, başında Milli olan o garip matbuat…

Siyaset yapacağım diye kendi ayaklarına sıkan, handiyse son dönemde Ergenekon’a duahanlık yapan o Ceride-i Felaket…

Milli olan her şeyin evrenselliğe kapalı olduğunu ve iç içe bir siyon yıldızı gibi kendiyle kenetlendiğini Numan Hoca bilir de, bilmem sandık mücahidleri (Müşahid değil) kabul eder mi?

Numan Hocanın ağırbaşlı siyasetini ümit edip Salih Uzun’un soyismine yakışır bir şekilde uzun olmasını arzuladığım dinamik siyasetini de önemseyerek yeni bir iklime girdiğimizi düşünüyorum.

Bence bundan sonra “Saadet… sürur-i siyaset”, “Anavatan dirilişe namzet” bir parti olmalı.

Aksi halde Bedri Rahmi Eyüboğlu’na müracaatım re’yi haktan olacaktır.

Ne mi demiş Bedri Rahmi;

“En azından üç dil bileceksin
En azından üç dilde
ana avrat dümdüz gideceksin
en azından üç dil bileceksin
en azından üç dilde düşünüp rüya göreceksin
en azından üç dil
birisi ana dilin
elin ayağın kadar senin
ana sütü gibi tatlı
ana sütü gibi bedava
nenniler, masallar, küfürler de caba
ötekiler yedi kat yabancı
her kelime arslan ağzında
her kelimeyi bir bir dişinle tırnağınla
kök sökercesine söküp çıkartacaksın
her kelimede bir tuğla boyu yükselecek
her kelimede bir kat daha artacaksın

en azından üç dil bileceksin
en azından üç dilde
canımın içi demesini
kırmızı gülün alı var demesini
atın ölümü arapadan olsun demesini
keçiyi yardan uçuran bir tutam ottur demesini
İnsanın insanı sömürmesi
rezilliğin dik âlâsı demesini
ne demesi be
gümbür gümbür gümbürdemesini becereceksin

en azından üç dil bileceksin
en azından üç dilde
ana avrat dümdüz gideceksin
en azından üç dil
çünkü sen ne tarih ne coğrafya
ne şu ne busun
oğlum mernuş
sen otobüsü kaçırmış bir milletin çocuğusun ”

İçinden yüzüne karşı küfretmek

Pazar, 08 Haziran 2008

İçinden yüzüne karşı küfretmek
28 Haziran 2008 17:32

Ankara’daki devrim muhafızları, gizil güç odakları, siyaset taşeronları tam bir fesat kumkuması içinde yeni dönem siyasetini dizayn etmek için borsanın kapanış saatlerine denk gelecek olan bir kapatma davasının sonucuna kilitlenmiş durumda.

Mütekait paşalar, sabık konsoloslar, devrik bakanlar ve onlarla iş tutan kleptomanyak zübükler, hâkim kargaşadan murat ettikleri ortamı yakalamanın fırsatını kolluyor.

Tüm bunlar, ses taşıyan rüzgârlardan emin, kuytu mekânlarda iplik iplik örülürken görünmeyen ellerin kime şefkat, kime meşakkat getireceği her kes için muamma.

Bürokratlar tedirgin

Siyasetçiler sinirli,

Medya arsız,

Yargı mahkûm,

Asker rahatsız,

Halk kuşkulu,

Sermaye kararsız,

Muhalefet fırıldak,

İktidar çatlak…

Kısacası, görünen her şey yolunda olsa bile aslında güme gidiyor tepetaklak.

Orta oyuncuların neredeyse tümü hangi kanattan nereye sızacağının bilincini yakalayabilmiş değil.

Cumhuriyetin ilk 20 yılına geri dönüş özlemiyle hırçınlaşan söylevci muhalefetin açıktan ve utanmadan dayattığı “monarşik demokrasi” ve “totaliter cumhuriyet” özlemi, büyücü kazanlarında katıksız kaynatılıyor.

Nefesi barut kokan generallerin torunları ile smokinli operet paşaları arasındaki asimetrik çatışma yüksek yoğunluklarla devam ederken medya, “ağlama duvarı” ile “Aksa Mescidi” arasındaki müphem bir çizgide imansız ve kararsız bir duruşla ehli Araflığını muhafaza etmeye çalışıyor.

İktidar akreditasyonu ile bir günde medya karteline sahip olan yayın kuruluşları, kendi eliyle temsilciliğe getirdiği adamı,  bir başka iktidarın eliyle görevden almayı tereddütsüz ve adiyeden bir davranış olarak sergiliyor.

Her darbe ve muhtıra sonrası siyaset yapmayı kendine vazife edinen emekli paşalar, zemin eşeleyip damarları kurcalıyor.

Parti kurma hayaline sponsor arayan paşalar bodrum katlarda siyaset, iletişim ve imaj dersleri alıyor.

Beyinler kuşatılmış ve tüm istihbarat kayıtları tek tek gözden geçiriliyor.

Oyun kurucular, tutmayacağını bilse bile maya çalacak göl bulamıyor.

Siyasette lider arayışına çıkanların geçtiği güzergâha her gün yeni birileri çıkarak keşfedilmeyi bekliyor.

Kısacası ülke bir cendere içinde kıskıvrak soluklanıyor.

Herkes aynı dili kullandığı halde kimse aynı dilden konuşmuyor.

Ve konuşulacak, yazılacak, küfredilecek o kadar çok şey var ki…

Ama Cemil Meriç’in dediği gibi “Konuşabileceklerimin hepsi dilsiz. Dilimi konuşanlarla da konuşacak hiçbir şeyim kalmadı”

Birileri borsanın kapanış saatlerine denk gelen bir kapanış konuşması yaparken, söylediği her söz altyazıda flaş olarak geçerken, biz birilerine içimizden küfredip yüzlerine karşı yazmak için bir kalemin ucunu sivriltiyor olacağız.

ÇILGIN TÜRK EPOPESİ VE DEVRİM HİKÂYESİ

Perşembe, 01 Mayıs 2008

ÇILGIN TÜRK EPOPESİ VE DEVRİM HİKÂYESİ
01 Mayis 2008 19:49

Nedir bu istiklal harbi denen “Çılgın Türk”ün epiksi böbürlenişi?

“İlhadiyle haşrolmuş sefil efkâr”ın ecdadını yok etmek adına batıyla girdiği danışıklı döğüş mü, yoksa bir milletin kendini külünden var etmek için verdiği soylu bir savaş mı?

Kuşkusuz ki sefil efkârın başlattığı döğüş, bir milletin soylu direnişiyle zafere ulaştı ancak bu zafer soyuyla olan bütün bağlarını bir bıçak gibi kesti.

Anka kuşunun külünden şahin görünümlü kargalar peydahlandı.

Anasıyla-avradıyla kağnılara teker olup cepheye mermi taşıyan istiklal muharipleri, adına devrim denen muasırlaşma despotizminin “istiskali” karşısında garip ve muzdarip oldular.

İstiklal savaşı için cephede mücadele verenler adına istiklal mahkemeleri denen seyyar yargıçların cami avlularına kurduğu darağaçlarında savunmasız can verdiler.

Abdülhamit’in kronik kuşkuculuğundan, mülevves istibdadından, ihanet çetelerine karşı kurduğu Teşkilat-ı Mahsusa’dan bahaneler yaratarak bir dünya savaşı çıkaranlar, İhtilal Komitesi adı altında aynı sistemi misliyle gaddar bir oluşuma dönüştürerek “kıyı bucak mahkeme, orta yeri salhane” bir memleket kurdular.

Gösterdiği vahşetle bir Avrupalı olduğunu kabul ettiren gâvurlara karşı verilen savaş aynı isimle kurulan bir mahkemeye dönüşerek memleket evlatlarının boynuna ilmek olarak dolandı.

Neydi bu istiklal savaşı?

Bir milli mücadele miydi, yoksa bir millet mücadelesi miydi?

Hangi millet ve ne adına savaştı?

Hüviyetine ve hususiyetine bakıldığı zaman tüm etnik çeşitliliğine rağmen; etle tırnak gibi bütünleşerek, aynı mefkûre etrafında birleşerek, aynı ipe sarılarak, küfrü tek millet kabul eden bir “Din milletinin” verdiği savaştı, istiklal savaşı…

Pekâlâ, bu milletin savaşını ve zaferini tek ulusun varlığına ve egemenliğine raptederek Anadolu’yu; her türlü acının, sancının ve isyanın döl yatağı haline getiren bir devrim ne kadar milli olabilir?

Urfa’da, Mardin’de, Antep’te, Maraş’ta, Düzce’de, Konya’da; İngiliz’e, Fransız’a, İtalyan’a, Hindu ve Yamyama karşı mücadele veren bu toprağın çocukları ne oldu da, bugün ancak bir çocuk bayramı olarak kutlanan ve adına ulusal egemenlik denen ütopik bir safsatanın yürürlüğe girmesiyle isyanlara başladı?

Ne oldu da bu tırnak çıktığı ete battı?

Garzanlı Cemil Çeto’dan Hınıslı Şeyh Said’e, Sakaryalı Anzavur Ahmet’ten Midyatlı Ali Batı’ya, Bozkırlı Zeynel Abidin’den Dersimli Seyit Rıza’ya, Yozgatlı Çapanoğlu Edip’ten Millili Reis İsmail’e, Koçkirili Haydar Bey’den Düzceli Çerkez Koçi Bey’e ve Berzak Sefer’e kadar; savaştıkları cepheden düşman kellesi getiren bu adamlar düşmana eğmedikleri başını devrime karşı neden kaldırdılar?

Savaş, mücadele ve zafer onlarındı da Vahşi Batı’ya karşı verilen istiklal harbinde, yapılan bu devrim onların değil miydi?

Peki, nedendir adıyla namıyla İngiliz Kemal olarak taltif ve tazimle anılan Esat Tomruk için kimse “Neden İngiliz Kemal?” sorusunu sormadı da, “yurdun dört bir yanında baş gösteren bu isyanların sebebi nedir?” diye soranlara hep “İngilizlerin kışkırtması” diye cevaplar verildi?

Eğer bütün bunlar tarihsel bir vakıa olarak gerçeklikle açıklanamıyorsa, bir istifham olarak tarihin belleğinde izaha mecbur ve muhtaç bir halde canlı olarak beklemektedir.

Bu yazının muhteviyatı başlığı altında gizliymiş gibi durabilir, ama devrim bu başlığın altında değildir. Ve devrimin bu kapağın altında olmadığını, fikrine suret versem ucubeden başka hiçbir şeye benzetemediğim Deniz Baykal’ın, devlet kuran parti olarak nitelendirdiği CHP’nin son kurultayındaki ulusal hezeyanı açıkça ortaya koydu.

Olduğu gibi görünse, millet düşmanı…

Göründüğü gibi dursa trajikomik milli bir figüran.

Mevlana’nın bu en meşhur sözünü bile tersinden alarak bilboardlara taşıyan, kendisi Mevlevi olamasa da Mevlana’yı CHP li yapan, dini de, milleti de, devleti de elinde bir oyun hamuruna dönüştüren bu ulusal kahramanın; kendisiyle aynı akim toprakta biten türdeş rakiplerine karşı verdiği hazımsız ve acımasız tepkiye tanık olunca yukarıdaki tarihsel vakıaların gerçekliğine ve haklılığına karşı inancı artıyor insanın.

Yakın geçmişte bir sağ parti lideri “bu millet; dinini de, inancını da devlete borçludur” şeklinde gayrı ihtiyarı bir yanılgıyı partisinin grup konuşmasında dile getirmişti. Kendi inanç geleneğine karşı mutlak bir tezat oluşturan bu talihsiz ifadenin kendisinde yarattığı huzursuzluğa bilahare tanık olmuştuk.

Yine aynı liderin, son zamanlarda Millet ve Ulus bağlamında yaptığı aklıselim ve olgun tanımlamalara kulak verdikçe kaybolan hassasiyetlere karşı bilinçli bir dirilişe yöneldiği ve çektiği sancının ruhunu terbiye ettiği çok açık beliriyor.

Türk siyasetinde CHP dibe vurdukça strateji değişiyor ve devrim bir siyaset olmaktan çok, siyaset bir devrim hayaline yaltaklanarak gitgide militarize oluyor.

CHP, yakın gelecekte Halkevleri gibi örgütlenip, İhtilal Komitesi olarak boy verip karakol cemiyeti olarak kendi devrimlerine karşı isyan ve anarşi başlatacaklarının sinyallerini veriyor.

Din onların;

Ama dinlerinin mümini neden bu kadar az ve ürkek?

Millet onların;

Ama onlar hangi millettenler?

Devlet onların;

Peki, hangi devlet?

Herkesin Müslüman olmakla iftihar edeceği, inancını özgürce yaşayacağı ve ama laikliğin sonuna kadar hâkim olacağı, karşıt eylemlerin kapatma ve yasaklamalarla cezalandırılacağı bir devlet…

Ulusal egemenliği sadece bir çocuk bayramı olarak kutlayan, İstiklal Savaşına kutsallık atfedip ulusunu istiskal eden; antidemokratik, laik, sosyal bir hukuk devleti.

Buna “Allahu Ekber” denirdi ama din onların olduğu için;

“Tanrı Uludur.”

Not: Rahatsızlığım nedeniyle uzun zamandır yazamadığım için okurlardan özür diliyorum.

YA BANA BİR VATAN BULUN!..

Salı, 01 Nisan 2008

YA BANA BİR VATAN BULUN!..
01 Nisan 2008 20:22

Ya bana bir vatan bulun ya sürgüne gönderin!

Nesebi gayrı sahih, cinsi-cibilliyeti bozuk, hilkati garip, ahlakı fena bir güruhun memleketi sürüklediği çukura bakın.

Eli çevgenli adamların cennet vatan dedikleri coğrafyayı, zeki dedikleri bir milletin çâh-ı belası haline getiren şu edna gayretine bakın…

Ağzı şırıklı, burnu sümüklü, gözü çapaklı bir demokrasiye 85 yıldır yapılan güzellemelerin bir ülkeyi nasıl maskara bir maymuna, nasıl şabalak mahlûka dönüştürdüğüne bakın…

85 yıldır saman dolu hörgücünden beslenip beslenip geviş getiren; yediğini kâr bilip, yutamadığını inkâr eden, annesini boğazlarken soyunu ebter kıldığını hastalıklı bir hazla düşünen üniversiteli genç bir kızın ruhuna bürünen şu cinnet vatanına bakın…

Aynı zindan içinde duçar olduğu zulümle iftihar edenlerin kemmiyeti, ar edenlerin zindanını mezara dönüştürecek bir keyfiyet kazanmışsa; ruhu ham, dimağı perişan; namusunu çürük bir ütopyanın kucağında harcayan “ebed-müddet” mitoslu bir heyulanın varlığına armağan edecek bir varlığımız kalmamış demektir.

Din ve tarih, ne varsa pazarlığa tabi tutulan ve ne varsa üç aşağı beş yukarı bir fiyata verilebilen panayır devletinde, suçların en büyüğü kuşkusuz, vatana ihanettir.

Toprağında bereket, sahibinde marifet kalmamış bu vatanın…

Ölüme yakın yokluk sınırında mutlak sefalet ve mahrumiyete mecbur tutularak bağlılık ve samimiyeti sınanmaktan Allahını şaşırmış, meskûnları bu vatanın…

Şimdi, kim bu cinnet vatanın uğruna olmaz ki feda, bu ayartılmış ruh hali içinde.

Artık permalı sarı saçlı Keriman’ın peruklu zampara Necdet’e söylediği o derin felsefi sözün zamanıdır belki de.

“Bedenime sahip olabilirsin ama ruhuma asla!..”

Tabi ruh dediğimiz o mücerret varlık, devlet dediğimiz o ceberut heyulaya çoktan feda edilmemişse.

Ruhunu veren şehit, bedenini veren iktidar olur bu vatanda.

Güçlünün suçluya karşı korkusu, yeni bir vatan tasavvuru olarak “millet” merkezli tezahür ediyor şimdiki sümüklü demokrasi imajında.

Hırsızın kasadar, dolandırıcının tahsildar olarak istihdam edildiği bir vatanda; sığ bir devlet felsefesinin kökünü indirdiği derinlerde başlayan sismik kıpırdanma büyük bir zelzeleye dönüşmeden, gerekirse hanümanları hak ile yeksan etmeden bu gerilim boşalmaz.

Gerilim güçlülerin suçlularla uzlaşmasıyla değil, suçluların bertaraf edilmesiyle mümkündür.

Korkunun mecbur ettiği her uzlaşmanın, ertelenmiş bir savaş olduğunu bu vatanın basiretsiz sahipleri unutmamalı.

Bu iktidar, benim ve benim gibi cinnet ve paranoyanın esir aldığı bir kuşağın, şimdiki haliyle bir anlam veremediği vatan ve millet mefhumlarını ruhuyla bütünleştiren bir tasavvura dönüştürmek için cesur ve namuslu bir kararlılıkla çetelerle savaşmaz da uzlaşmayla kapatırsa, vatana can vermekten başka ne kadar şahadet yolu varsa hepsini denemek için müheyya beklerim.

Devlet ve demokrasi adına politik laf ve iz’aflarla adam kesmekten ortalığı salhaneye dönüştüren Başbakanın provasını yaptığı bu uzlaşma teranesi, pratikte gerçekleşirse, ağzına doladığı o “millet hesap sorar” tehditi bilmeli ki ona da yönelecektir.

Hiç kimse, başlamış bir savaşı erteleyerek tarafların daha fazla güç kazanıp milletin başına bela olarak dönmesine uzlaşma diyemez.

Ya bana gerçekten uğruna can verebileceğim bir vatan kurun.

Ya bana kaçabileceğim bir vatan bulun.

Yahut Silistre’ye sürgün gönderin.

İktidara gelince;

Üstüne gitmeyecekseniz bu korkunun, ruhunuzu verin şehit desinler.

Suçluyu yok etmedikçe güçlü olamazsınız.

Gücünüzü kullanmaktan korkuyorsanız, suçlu sizsiniz.

Ve bu suç vatana ihanettir.

“5 yıldır iktidarımda ben bir kere türban dedim mi?” savunması sizi masum kılmaz.

Millet sizi sırf bu yüzden kapatmalı.

Devlet de kendine ait bir sürü iddia ve gerekçe, bir sürü kupür ve dilekçe hazırlayarak sizi kapatmanın bir yolunu bulur.

Masumiyet arzederken cürmünü faş eden bir başbakandan yiğitlik beklemiyorum dersem kimse beni kınamasın.

Ah benim tecvitli ve kıraatli, idgamlı ve ihfalı belagat erbabı başbakanım.

Muhataplarınla muarızlarını, birbirine katmış serazad ve baş aşağı gidiyorsun.

Umarım akıbetini Millette bırakmadan, devletle olan davanı selametle nihayete erdirirsin.

Zira yumuşak huylu atın çiftesi pektir.

ANNE BEN AFRİKA’DAN YAZIYORUM – III -

Cuma, 28 Mart 2008

ANNE BEN AFRİKA’DAN YAZIYORUM – III -
28 Mart 2008 12:29
Anne, su-i tedbirimle benim hayli bozuldu işim.

Bana, “Seni tufandan kurtaracak gemi Nuh’un değilse binme” demiştin. Oysa ben sular yükseldikçe değil yüreğimdeki denizler çekildikçe korkuyorum.

Bindiğim gemi Nuh’undu anne, ama ben kaçak bir yolcu idim kurtarılan inanmışlar içinde. “Sulara atmasın da varsın hayvanattan saysın” diye dua edip sığındığım kudret, şimdi beni kurumuş bir gölün en derin yerine bir haşere gibi bıraktı. Yüreğimdeki sular yükselince kurtulur muyum dersin.

Huda minderinde kurulup son içtimasını aldığı zaman Nuh Nebi, kazan defterine korsan diye kaydı düşülen bir ben miydim onca yolcu içinde?

Öyle ise gök yarılsın ve saçılsın yıldızlar.

Öyle ise kaynayıp kaynayıp fışkırsın denizler ve başlasın inficar.

Dua et dedim anne kurtulsun gemi. Oysa sen bir başka tersanede Nuh’un gemisine karşı donanmalar kuran korsanlara yemek taşıyorsun.

Sen de o gemideki kaçak yolcu idin anne, ne diyeyim, şükranın kabul görsün.

Seni bilmem ama ruhuma çalım takan bu acı hikmet, aklımı çelmeleyen paranoya, beni sahipsiz bir kelamın derununda hapsetti.

Anne görkemli düşüncelerle alil olan aklım beni sürükledi bu sahraya.

Öyle şallak mallak geziniyor olmamı yadırgama.

Karnımı şişiren sıtma, gözlerime çöken trahom, etimi dirhem dirhem döken bu cüzam sizin taunlu nefeslerinizden bulaştı. Zinhar,“ben ne yaptım?” diyerek ah-vah edip sızlanma.

Telaffuz edebildiğim ilk sözcüğü anlamıyla bütünleştirmek için kaçıp geldim buralara.

Kaçsam, nereye kadar kaçabilirdim ki anne. Neresidir varmak istediğim yer, onu da bilmiyorum.

Ama öyle verilebilir ya da posta yolu ile bulanabilir bir adresim yok burada. Bu imarsız parselde ispiyonculardan emin, dört yanı kapalı üstü açık bu beyt-i ahzanda, bulmak istese bile kim bulabilir beni anne. Ama bu azab-ı mukaddes ruhumu takdis edecek olgunluğa bir türlü erişemedi.

Oysaki ben buralara, iki dünya arasında gerilmiş bir yaydan, bir kab-ı kavseynden fırlayıp gelmiştim anne. Hangisine meyletsem öbüründen korkuyorum şimdi. Dönsem daha ne kadar dönebilirim kendi etrafımda.

“Fe eyne tezhebûn?” (nereye bu gidiş?) diye soran, değil mi ki kendi vermişti cevabını; “İnna lillahi ve inna ilehyi raciûn”

“Belâ”dan dönmüşüz anne sılaya dönmenin nesi ayıp?

Ben artık bu melâmet üzre daha fazla duramam buralarda.

Buradaki son kabile dünkü fırtınadan sonra göçüp gitti. Herkesin otağı, ocağı tarumar oldu. Giderken beni aralarına almadılar. Nuh’un gemisine bindiğim gibi karışamadım aralarına.

Kalbimdeki tüm denizlerin suyu çekildi.

Kalsam, boklu bir derede akıntıya kürek çeken bir kaptan bile olamam buralarda.

Dönüyorum anne…

Eli boooş, yüzü kara… Yüzümün karalığı ayıbımdan değildir. Zaten esmerdim, bu kavurucu çöl sıcağı, samyeli, serap fazlasıyla kararttı beni.

Üzerimdeki fırfırlı kabile kıyafetiyle geliyorum anne.

“Ne iş yaparsın?”, “seni ayıplarlar?” deme bana.

Ben ne iş yapacağımı biliyorum.

Geçen hafta buraya safari için bir Türk kafilesi gelmişti. Jiplerinde uydu anteni ve alıcı vardı. Bir özlemdir oturup TRT’yi izledim. Bir tek onu çekiyordu çünkü.

İngilizce, Arapça, Boşnakça, Lazca, bilmem daha nece, yani bir sürü dilde tercüman aranıyormuş. TV’deki bu ilan, ruhani ve ilahi derinliği olan bir fon müziği ile veriliyordu.

İklim değişmiş, caz makam yerini hicaz makama bırakmış dedim. TV cızırtılı olmasa arkadaki “HU” sesini de duyardım belki.

Kafileye devekuşu yumurtasından melemen yaptım. Kumların üzerine sofra bezi yerine gazete serdi ekipten biri.

Bir röportaj çarptı orda gözüme.

Okudukça gözlerim ışıdı.

Modelistlik yaptığını ifade eden; battal beden, “iks iks larç” sayzlı bir mesture hanım, yönetmenlik dersleri aldığını ve sitkom yazdığını söylüyordu.

Onun kim olduğunu hatırlamak için beynimi zorlamaktan, röportajdaki diğer kısımları hatırlamıyorum şimdi.

Hani resmini görmesem, röportajı verenin Carla Bruni ya da Elle Mc Person olduğunu düşünürdüm.

Ama “gençliğin imanını çalanların” peşindeki hafiye olduğunu zoraki hatırladım sonradan.

Meğer ne şenlikli bir kadınmış bu Emine Şenlikoğlu. Üstelik romantik ve zevkine de düşkünmüş. Sultanbeyli’de konferans verip Nişantaşı’nda karnını doyurmaktan fazla kilo almış ama olsun, elbiselerini nasıl olsa kendisi tasarlıyormuş, bol kumaştan.

Yazdığı sitkomda Tolga Çevik’i oynatmak istiyormuş. Ama çok para ister diye bunu kendisiyle konuşmaya cesaret edemiyormuş.

Anne ben TCDD Genel Müdürünü tanıyorum. Belki onu sponsor olmaya ikna edersem bu siktomda, “Afrika’da Gergedan kovalayan bir yerli” rolünü alabilirim Tolga Çevik’in yanında.

Hangi kanalda oynar diye düşünmüyorum. İklim değişmiş anne. İş ilanını bile ilahiyle veren bir TRT olmasa Emine hanım yönetmenlik derslerini niye alsın, sitkom yazarlığına niye soyunsun.

Belli ki bu işte bir umut var.

Hani o komedi dükkanında, skeç boyunca piyanonun başında oturan zabellah tipli bir adam var.

Benim burada bir önerim olacak. Piyanoyu kaldıralım ve yerine bir koşu bandı koyalım. Skeç boyunca emine hanım orada koşsun. Hem obeziteden kurtulur hem de  “Kendin yaz kendin oyna” tarzı olur.

Ne var, Gülse Birsel de yazdığı sitkomda oynamıyor mu?

Anne, eğer partiyle beraber TRT’de kapatılmazsa en kısa zamanda dönüyorum.

ANNE BEN AFRİKA’DAN YAZIYORUM – II -

Perşembe, 27 Mart 2008

ANNE BEN AFRİKA’DAN YAZIYORUM – II -
27 Mart 2008 11:59

Çölün yüceliğinden selam sana anne.

Çöle övgüm sonsuzdur.

Ama poetikası ile politikası arasında sıkışmış “edebiyat partisinin sürekli muhalefet lideri” gibi ifade edemem anne.

Kozmik bakışlı, metafizik sezgili; o bir dizesi bin dirilişe seza, koç yürekli şairin vaveyla edip kaybolduğu bu çöle andolsun anne, onu da uttu.

Diriliş diye diye uyuşup kaldı anne.

Leşlere hayat düşü bahşeden bu diriliş, döğüş halindeki cengâverleri de uyuttu.

Nerede anne o felsefe şövalyesi?

O yüreği kahırla kavlak, doğunun kavruk aşığı, yakasına Geyve gülü takmış hangi meçhulü adımlıyor şimdi?

Kim bilir kaç yıl önce suare saatlerinde bir nutuk başında esnerken belki de mikrofonu yuttu.

Sesi çıkmıyor anne, artık ne poetik sözlüğü yetiyor bu çölün yüceliğini övmeye, ne politik gözlüğü mümkün kılıyor bu körolası dünyayı görmeye.

Anne,

Her gün ve her rüzgârla topoğrafyası değişen bu çölde, ateşle buluştuğunda gözlerimizi duman eden otları çekip çekip esriyoruz. Sonra bir hüzzam makam olup kulaklarımıza çarpıyor kurtların uluması. Burada bozkurt yok anne, hiç rastlamadım. Son kalan bozkurdu evelki yıl alıp Londra’da bir hayvanat bahçesine satmışlar. Onun da bakımsızlıktan öldüğünü söylüyorlar. Bizim klan, burada onun için beyaz adama kin tutup yas ilan etti. Anne bize sabır dile…

Namütenahi hak ve sınırsız sorumsuzluk üzere dal-başak geziyoruz.

Anne sana yazdığım bu mektupları okuduklarında rahatsız olan itler havlayabilir, endişelenme. Ben burada aslanlarla arkadaş oldum üstelik artık cumhuriyet de okumuyorum.

Duyuyorum sizin oralar karmakarışık.

İktidar; müzmin dulları bırakıp ergene kondu diyorlar, doğru mu?

Allah hükümete zeval vermesin demek isterim ama Allah hükmünü zail etmesin demek daha doğru olur belki.

Sahi anne surda açtığı mukaddes gedikten Unakıtan siyaset kemale erdi mi?

O pişkin ve bodur, o çirkin ve menhus suratlar; adına siyaset dedikleri tuluatta, kantocu yosmalar gibi gerdan kırıp “Huu” çekiyorlar mı?

Bunların piri yaşasaydı onları Büyük Doğu’nun kutsal fermanı üzere sigaya çeker ve yüzlerine şunu söylerdi: “Siz, yerini pembe kıçlı Afrika maymunlarından daha sefil olan Avrupa taklitçiliğine terk etmiş madrabaz adamlarsınız. Soyunun!”

Gerçi bu perendebazlık onların cinsinde var, taklacı güvercinler gibi.

Hani sen bilmezsin, okuma yazman yok ama alfabesi olanlar bilirler anne. Necip Fazıl okuyanlar siyasetçi oldular o ülkede, Cemil Meriç okuyanlar entel.

Siyasetçiler, Büyük Doğu felsefesini Büyük Orta Doğu retoriğine sokarak bir mekkâre katırının arkasına taktılar kervanı.

Enteller de her fikre bir peygamber tayin edip çelişkilerin haberberi olarak giden üstadlarının arkasından; üsaresi sol, küspesi sağ olan agnostizmin ve septisizmin şek ve şehveti içinde kıvranarak tatmin oldular.

“Bu Ülke” ne acaip anne…

Ebubekir kurban bir mektup yazıp Hüdhüd kuşunun gagası arasında bana göndermiş.

Okudum, zihnim örselendi.

Hani her defasında; ebleh yüzlü, sabun kokulu, tümce özürlü, feraset engelli Serdar Akinan’la ekranlara çıkıp ağlamak için ıkınan; yüzü kara ve kırışık, saçları yağlı ve yapışık, sakalları kirli ve bulaşık bir adam vardı ya, işte ondan bahsediyor.

Adı Nihat Genç.

Hani kendine özgü 3. sınıf lazoğlu hikâyeleriyle bilgelik taslayıp egosunun peşinde dolanmaktan şirazesi şaşmış o ağabeyimiz var ya.

İşte onun için diyor ki, “Karakolda doğru söylüyor, mahkemede şaşıyor”.

İlhan Selçuk’un gözaltına alınmasına içerleyip kurduğu ekran mahkemesinde “peygamberini kaybetmiş bir kavmin çaresizliği”nden dem vurup ağlıyormuş.

Anne hani o ağladığı zaman sen bana derdin ya “keşke bu adam saçına göre değil de, sakalına göre davransa” diye.

Anne burada onun gibilere “nevhâger” diyorlar. Hani bunun Türkçe’de tek kelimelik bir karşılığı yok. Eski lügate sığınmam ondandır.

Anne “nevhâger”, cenazelerde ağlaması için parayla tutulmuş gözyaşı ustalarıdır.

Ne kadar para, o kadar ağıt ve o kadar gözyaşı…

Bu onun işi anne…

Bunlardan şecaat bekleme anne. Bunlar döğüşmeyi bilmezler. Bunlar sipariş üzerine ağlayan nevhâgerlerdir. Bunların ne silahları var ne yürekleri. Bunların sözleri var, beşi beş kuruştan yirmibeş eder toplasan.

Parlak ve beyaz yüzlü semiz oğlan sormuş; “Nihat abi, Nihat abi… Bu tutuklamalar Türkiye’yi erken seçime götürür mü?”.

Kara ve kırışık adam cevap vermiş ekran mahkemesinde; “ Üniversiteli bir genç otostop çekmiş. Bir tır durup genci almış. Tır şoförü 10 dakka sonra gence tecavüz etmiş. Aradan 10 dakka geçmiş şoför tekrar tecavüz etmiş. Sonra trafik polisi tırı durdurmuş; “Nereye gidiyorsunuz?” diye sormuş. Üniversiteli “Genç” : “valla kaporta dayanırsa İzmir’e gideceğiz” demiş.

İşte bu bilgelikteki ağabeyimizin bu ilham ve ders dolu hikâyeleri o memlekete ışık veriyor anne.

Tırdaki o “Genç”in adını bilmiyorum ama, Nihat Genç’in elbette Ahmet Hakan ve Engin Ardıç kadar dayanıklı ve sağlam yere yaslı bir kaportası yok. Ama umarım onu İzmir’e kadar götürür.

Anne ben haftaya Afrika’dan taşınıyorum.

Sana gittiğim yerden yazarım.

Evvela selam eder, badehu ellerinden öperim.

Dua et kurtulsun gemi?

ANNE BEN AFRİKA’DAN YAZIYORUM

Salı, 18 Mart 2008

ANNE BEN AFRİKA’DAN YAZIYORUM
18 Mart 2008 19:01

Anne buradaki manzara-i şahaneyi anlatmak çok zor.

Setriavret derdimiz yok. Kıçımızdaki don adet-i Adem olarak gelegelmiş bu güne. Öyle cıbıl cıbıl, layik layik dolaşıyoruz  yaban-yılkı içinde.

Ne kul utancı, ne Allah korkusu. Her türlü bela ve tehditten vareste bir hayat ne güzel, anlatamam.

Kendisine hiçbir elçi gönderilmemiş bu kavmin cehennem azabından muaf olması, yaşadığım bu habis sahrayı bile gözümde cennet kılıyor. Benimse haberim var Allah’tan kitaptan ama bunu hatırlamak işime gelmiyor nedense. Ve ben faşizmin ve totalitarizmin  elitizmin ve jakobenizmin olmadığı bu cennet sahraya feda olmak için şehadetimi getirdim.

Şahidim büyük ruh.

Neyse anne senin ahvalin nedir?

Sahi siz hala bir vatanı sevmek için uğruna feda olmak gerektiğine mi inanıyorsunuz?

Anne, ne saçma-salak bir fedailik bu.

Bu, bir çocuğu sevmek ve onun hiçbir zaman okşanmamış saçlarına dokunmak için babasını öldürmekten ve onu yetim bırakmaktan başka nedir?

Ben geldikten sonra kaç çocuğun babası öldü yada öldürüldü?

Hani ben “bieyyi zenbin kutilet” dersem, buna cevap verecek bir Ebu Cehil yada kureyşi bir peygamber var mı?

Anne sana bişey söyliyim mi?

Orası cennet mennet falan değil. Seni buna kim inandırdı bilmiyorum ama bu yalana inanmak bile seni cehenneme götürmeye yeter. Hangi cenneti düşlüyor, hangi cehennemden korkuyorsun bilmiyorum ama yeter yandığın…

Anne sen dualarını da unutmuşsun bunu da duydum.

Senin bundan sonra edeceğin dua “inni mağlubun fentesir” olmalı değil miydi?

“Allahım ben yenildim, yardım et” demeye dilin mi varmıyor, geçirdiğin ömre yazık!.

Kıldığın namaz seni sorumluluktan kurtarıyor anne, günahtan ve rezaletten değil?

Anne biz on kardeştik ve hepsini sen doğurdun. Birini Allah’a verdin, gitti. Diğerleri için vatana feda olsun diyesin gelmiş, duydum.

Hangi vatan anne?

O vatanı bölmek için yola çıkmış bir hemşerin vardı? Adını söylesem hatırlar mısın?

Hani beni doğurduğun yerde doğmuştu, o da Suruçlu…

“ABD” ını (Kul) söyleyip ALLAH’ı yanına koymak cesaret ister, korkuyorum. Soyadı, bin yıllık intikamın peşinden koşacağını haber verir gibi konulmuş bir adam. Neyse yine de söyliyim, Abdullah Öcalan?

Hani ona hep bela okurdun. Murdar derdin. Neden öyle dediğini sen de bilmezdin. Anne neden öyle diyorsun dediğimde gene aynı cevabı verirdin, “çızame”. Pis bıyıklarının ve gür kaşlarının güvenden çok ihanet telkin ettiğini söylerdin sonra. Ben gülerdim, sen bana Apocu derdin. Hala hatırladıkça ağlamaklı bir tebessüm konuyor şamarlanmış yüzüme.

Ha şimdi bir adam daha var.

Kürt ve kara.

Kameralar karşısından adımları birbirine dolanmaktan yürüyüşü malulleşen bir adam. Hani iddia makamında otururken bir insandan çok büst gibi duran türkçesi bozuk biri. Önemli değil  türkçesinin bozuk olması, nihayetinde o bir kürt. Ama olsun iddiayı sağlam kılmak için bu dili iyi bilmesi gerekmez mi? Gerçi sağlam bir iddiaya ne kadar gerek var bilmiyorum.

Hani o da Suruçlu.

Karaköylü.

Aşireti maşireti var mı bilmiyorum ama duruşu, köy odalarının eşiğinde oturan mütevazı bir şahsiyeti andırıyor. Ama onun derdi ne vatanı bölmek ne de vatanı kurtarmak. Onun derdi laiklikmiş anne.

Onun da “çızame” dediğin Abdullah Öcalan gibi dinsel ve yerli bir adı var.

Başında “ABD” (Kul)var ve yanına iliştirilmiş “RAHMAN” gibi bir mukaddes isim.

Adı Abdurrahman Yalçınkaya.

İkisi de senin hemşerin. Hangisiyle iftihar edersin hangisini ihanetle suçlarsın bilmiyorum. Ama biliyorum ki sen de son tahlilde “söz konusu vatan olunca ikisi de teferruattır” deyip için içinden çıkacaksın.

Hangi vatan anne?

Laikliğin demokrasiye, demokrasinin cumhuriyete dahil edilmediği bir ülkede asıl ne, teferruat ne?

Laiklik ve demokrasiyi hariç tutan bir cumhuriyetin keyfiyeti ne anne?

“Bunlar KDV hariç fiyatlarımızdır” diyerek bir sürü pazarlıktan sonra %18 lik kazığı ekleyen o ahlaksız tüccarlar yüzünden, Zambiya’ya gelirken buradaki çocuklara oyuncak alamadım.

Olsun anne buraya uyum sağlamakta zorlanmadım.

Her sabah gündoğumunda çengi-zılgıt tamtamlarla yerleri tepikleyip dans ediyoruz.

Burada yaban domuzları bile özgür biliyor musun?

Gerçi sizin orada da yaban domuzları özgür.

Yani diyeceğim o ki, burada bir yaban domuzu bile bir sincap’a hayat-memat meselesi olmadıkça saldırmıyor.

Anne duydum ki faul yapan iki ihtiraslı oyuncu yüzünden tuttuğun takım tarafsız bir sahada taraftarsız oynamaya mahkum edilmek istenmiş.

Buraya gelsinler, buraya…

Ama kılık kıyafet zorunluluğu var burada.

Cumhurbaşkanı ve başbakan burada daha özgür olurlar.

Ne var adını da değiştiririz Adı Abdüllaik Gül olsun cumhurbaşkanının.

Tayyip Erdoğan’ın gelmesini istediğimden emin değilim.

Cüneyt Zapsu burada iyi bir akşam yemeği olabilir.

Anne sen de dert etme…

Hani gevşek bir ağız geçen gün “biz tüm siyasi partiler içinde en Atatürkçü partiyiz” demişti ya. Yalan söylüyorlar, inanma.

Zafer Üskül, Ergun Özbudun ve Ertuğrul Günay gibi manşonlar bile artık buna inandıramaz kimseyi.

Atatürkçülüğün ve Laikliğin mantinatosu olmayı benimsemişse birileri, yani eğer gerçekten inanmadığı yada sevmediği bir fikrin “kapatması” haline gelmişse bir dava, kapatılır anne. Bırak  Kapatılsın.

Ama salahiyet verilmiş çingeneler de önce babalarını kesmesin.

Dilenciyi saraya gelin yapsan gece kaçar dilenir anne, bunu sen derdin.

Şimdi dilencilerle çingeneler arasındaki bu davayı kim muhakeme edecek.

Ha AKP buraya gelirse rahat eder.

Ama burada bürokratik rant yok. Neyle geçinirler bilmiyorum.

Sanırım Atatürkçülük onları burada da doyurur ve mutlu eder.

Anne ben Afrika’dan yazıyorum.

ANNE BEN AFRİKA’YA TAŞINIYORUM

Perşembe, 13 Mart 2008

ANNE BEN AFRİKA’YA TAŞINIYORUM
13 Mart 2008 12:22
Dansöz olma hayalimi mantıklı karşılayan bir babam olmadı biliyorsun.

Anne ben Afrika’ya taşınıyorum.

Aklımın da çözemediği binlerce gerekçesi var yüreğimin.

Sana anlatmak için zamanım yok.

Sen de sorma nedenini, vazgeç. Diğer tüm vazgeçirilmiş hakların gibi.

“Ayy çok uzak” demeden, kısaca “git” de ve def et beni başından.

Beni artık buralarda arama. Gogole’de adımı sorma.

Ne Zap’ta pastoral ütopyaların koynunda yatan militanlar arasında, ne de azapta marş okuyan askerlerin içtima sırasında beni bulamazsın, kendini yorma.

Ben “sürgün” diyeyim, sen “firar”.

Sorana da “bir namussuzu öldürdü” de, beni yiğit sansın herkes.

Ne yüreğini hırpala, ne Allah’a ısmarla.

İpimi kopardım.

“ipsizim” de, dua et beni Allah bağlasın.

Anne ben Afrika’ya taşınıyorum.

Artık Kızılay’da gördüğüm her haspayı kardeşim farz edip bir skandala bulaşmadan, uzak-muzak demeyip kararımda yavaşlamadan, düşünmeden, kaşınmadan verdiğim son kararla ben Afrika’ya taşınıyorum.

Seni arayacak kontörüm olmadığı için yazıyorum bu mektubu. Hoş, sana ulaşabileceğim bir numaran da yok zaten. Kaldı ki bu mektubumu kime okutacaksın onu da bilmiyorum. Sakın ha korucu komşunun oğlu Sansar Hüsso’ye okutayım deme.

Sahi adresin neydi anne?

En son kalbin kanadığı için kaldırıldığın hastanenin adresini biliyorum. O da kısacası “Urfa Devlet Hastanesi, Urfa” idi. Onu da hastaneye kadar yürüyerek giderken bıraktığın kan izinden bulmuştum. Neyse giderayak, Türkçe bilmediğin için seni azarlayan o anası tipli parlak doktoru hatırlayıp menfur hislerimi güncellemek istemiyorum.

Hani beni askere almışlardı da sen görmek istemiştin ya beni… Hani sonra “benim başım kapalı bu gâvurlar beni oğlumla görüştürmezler” deyip de kararından vazgeçmiştin, hatırlıyor musun? Gene de dayanamayıp geldiğin ve fakat Mamak nizamiyesinden geri döndüğün o günler vardı ya. Ah anne ne gerek vardı?

Onları dert etme anne…

Başbakanın eşi de askeri hastanenin kapısından gerisin geri gönderildi.

Üstelik ben sana şaka yollu sormuştum;

“Anne nedir bu başörtüsü,  kadının saçının görünmesi haram mı?”

“Evet” demiştin, hem Kürt hem de ümmi kafanla.

“Neden?” demiştim, hani sen sorulan her soru için hazır olan joker cevabını kullanmıştın, “Çızame” demiştin.

Ben de o zaman “anne saçlarını usturayla kazıtalım, hem başörtüsünden kurtulursun, hem de saçlarının görünmesi günahından”

Bana “iblis” demiştin. Aklıma geldikçe gülüyorum.

Neyse ama gene de sana sunduğum çözüm daha kökten ve daha radikaldi. En azından fakülte kapısında babası dövülen, (vardı ya başörtüsünün üzerine peruk takarak okula girmeye çalışan) o masumenin ucube görüntüsü kadar maskaralık resmetmezdi.

Ama sen “Çızame” de ve takmaya devam et. Ben artık takmıyorum.

Kısacası anne ben bu hatıralarla Afrika’ya taşınıyorum.

Hani Urfa’da aşiret odasına kısa kollu gömlekle girdiğim zamanlar bana “ciddiyetsiz soytarı” diyordun ya. İşte artık onlar geri de kaldı anne.

Çünkü ben Afrika’ya taşınıyorum. Orada hasbelkader biri beni donsuz ve urbasız görüp de sana ispiyonlarsa için yanmasın. Oradaki bütün kardeşlerim öyle. Ama gene de sen saçlarını sakla. Hani farz olduğu için falan değil, inat olsun diye yap.

Ha anne evlat nasihati olsun diye değil ama başın özgür değilse örtüsü özgür olsa ne olur? Boş ver ağrıtma o yaşlı başını.

Ya anne uzadıkça uzadı konu.

Şimdi gidişime dur diyemiyorsun belki ama ne zaman döneciğimi sormak geçiyor içinden, biliyorum.

Abdestinin üstüne oturan bu iktidarın hadesten tehareti muhal görünüyor.

Korkunç bir ahlaki kriz ve ekonomik deprem geliyor.

Bütün insanlık borcumu ödedim.

Ayrıca sana aldığım bıravn marka tansiyon aletinin son taksitini de yatırdım.

Tüm Türk liralarını ruhuyla beraber bozdurup dövize çevirdim. Kredi kartlarımdaki tüm limitleri nakit olarak çektim.

Bankalara kazık atıp gidiyorum.

Anne ben Afrika’ya taşınıyorum.

Artık sen de ölsen diyorum.

Çünkü geride kalan her şey için “canı cehenneme” demek istiyorum.

Sana gelip “oğlun kaçtı” deseler, sen sadece “çaktırma” de,

E mi?

“Lütfen dikkat!… Bu,  Zambiya yolcuları için yapılan son çağrıdır.”

(TIMETURK)

TEREYAĞINDAKİ KIL

Salı, 04 Mart 2008

TEREYAĞINDAKİ KIL
04 Mart 2008 18:42

Alınan abdest, yapılan telkin, edilen dua ürkütülen kurbağanın bir bacağına değmedi.

İptida bir sefer başlattı Bağdat’a doğru; at kafalı çırpıları dehdehleyerek şaha kalkan Asakir-i Tayyibe…

Ağız yolunu şaşırmış aç pilavcılar gibi dayanıldı sapı kırık bir kaşığa.

Hedefin ne olduğu aşikâr olmasına rağmen amacı, kişi başına düşen gayrı safi milli hassasiyetler gibi geniş uçurumlu farklarla ve ilgisiz argümanlarla yorumlandı. Hedefe varıldı ya da yaklaşıldı ancak amaca asla ulaşılmadı.

8 Haziran 2007 muhtırasında güdük kalan; “Türk milletinin kitlesel karşı koyma refleksi”nin yeniden uyandırılması sağlandı ve yolgeçen hanından da beter, giren çıkanın belli olmadığı bir coğrafyaya -40 derecede askerler sürüldü.

Sözümona Zap Kampı’nı bombalamaya gittiği düşünülen askerlerin, seyyar gazocakları üstünde ısıttıkları konservelerle piknik yaptıkları yolunda haber ve fotoğraflar taşındı gazete manşetlerine. Tehlikeli ve bedeli ağır olan bu maceranın hangi çılgın imaja hizmet ettiği bir türlü anlatılmadı, anlaşılmadı.

Askerlerin -40 dereceye kadar dayanıklı yeni üniformaları, ayaklarındaki karlık ayakkabılar, sırtlarındaki 40 kiloluk yük, 2300 metre menzilli Kanas marka silahlar, gece görüş dürbünleri ve termal kameralar, Tomahawklar, akıllı füzeler, helikopterler, tanklar, jetler ve uydu haberleşme sistemler, uydu takipli istihbarat koordinasyonu ve hepsinden önemlisi “iman dolu göğsü gibi serhaddi” ile dağlara sürülen askerlerimiz verilmek istenen bir gözdağının ve tazelenmeye mecbur kalmış bir imajın figüranları olarak gittikleri gibi geldiler.

Tam da başörtüsü gibi Türk kadınının başına amansız ağrılar düşüren o lanetli sorunun köşke doğru gittiği günlere denk gelen bu sergüzeşt-i bila idrak (anlaşılması güç macera), Çankırı’da, Çorum’da, İzmir’de, Ankara’da kitlesel refleksin uyanışına vesile oldu ve söz konusu “vatan” olan gizli bir iktidar çatışmasında teferruatlar çöpe atıldı.

Dünyanın en disiplinli ve düzenli ordusu olan Saddam’ın Irakında bile dünyanın saldırısına maruz kalınan cehennemin ilk gününde 17 Iraklı asker vurulmamıştı. Ve Amerikanın herhangi bir helikopteri düşürülmemişti. Avrupa basınının çeşitli uluslar arası haber kaynaklarına dayandırdığı rakamlara bakılırsa operasyonun ilk üç gününde 81 askerin şehit olduğuna inanmak için vatan haini olmak gerekir belki de.

Türk Silahlı Kuvvetlerinin bu mevsimde, bu, “durup dururken savaşım geldi” tarzındaki gizli ve örgütlü harekâtı aslında ayyuka çıkardığı hazin gerçeklerle kostak iktidarın aç kabadayılığını bir kez daha düşündürdü.

Bu harekâttan PKK’lıların haberi vardı ama ne yazık ki iktidarın haberi yoktu. “Var diyorlarsa desinler, peynir ekmek yesinler” istihzaından kurtulmaları artık imkânsızdı. Daha da komik olan gidişlerinden haberleri olmadığı gibi dönüşlerinden de olmadı.

“Harekât neden erken bitti?” sorusu ise Rabırt Geyt adındaki bir geytverenin şifreli tehditlerinden sonra başladı.

Geri dönüşün bununla hiçbir ilgisi olmadığı, harekâtın planlandığı şekilde sona erdiği yönündeki savunmalar ne hükümeti ne de Genel Kurmayı eleştirilerden muaf bırakmadı.

Peki, neden kurtların bile dayanamadığı -40 derecede bu savaş?

Parka ve şalvarından başka giyeceği, kalaşnikoftan başka bir silahı olmayan kamp dışındaki bu teröristlerin bu havalarda don- gömlek dağ-bayır gezdiklerini ve vuruş menziline girdiğini kim söyledi?

İHA’nın muhabirlerinin çektiği görüntülerden izlediğimiz iki terörist arasında geçen geyik muhabbeti ve sigara molasındaki rahat konuşmaları ve hatta şakalaşır gibi diyalogları ve geyik avına gider gibi yalpalana yalpalana yürüyüşleri, harekâtın PKK üzerinde yarattığı söylenen psikolojik yenilgiyi ele vermiyordu.

Ben iki şey öğrendim bu maceradan;

Yaşar Büyükanıt iyi bir siyasetçi değil.

Tayyip Efendi iyi bir asker değil.

Neyse ki tereyağındaki kıl çekildi. Bu kıl harekâtın başladığı sabah, iktidarın zengin sofrasında altın yaldızlı tabaklarda servis edilen tereyağındaki kıldı.

“Tereyağından kıl çeker gibi çekildik”… Bu deruni cümlenin işaret ettiği evham saldırının hedefini bile şaşırttı.

Bu, şu demek mi?

“Olası bir mukavemette yahut taarruzda daha fazla zayiat verme riskini, parmaklarımızın ucuna basarak, kimseyi ürkütmeden, peşmergelerle dalaşmadan, ABD le çatışmadan, belaya bulaşmadan, soğuktan donup düşmeden, yavaş yürüyüp koşmadan dönerek ortadan kaldırdık”

“Rabırt Geyt in açıklamasından sonra döndüğümüz yolundaki yorumlara başvurmak dökülen kanlara saygısızlıktır” dedi Genel Kurmay Başkanı.

“İspatlasınlar üniformamı çıkarırım” dedi ekleyerek.

Şecaat arz ederek sonsuz bir özgüven verilmek istendi

Ama bence de çıkarmalı…

Çünkü bu cümle bile başlı başına güvenirliliği tartışma konusu yapacak acaiplikte.

Çıkarmalı ve o üniformayı çok demokrat ve aşırı özgürlükçü, harekât habersizi Tayyip beye vermeli.

Siyaset şapkası daha şık durabilir Büyükanıt’ın başında…

AKP ile TSK’nın şahane ittifakının kara harekâtını doğurduğunu iddia eden Perihan Mağden’in “YAŞASIN! KARA HAREKÂTI” başlıklı yazısında suç teşkil eden o son cümlenin de aslında muteber olmadığı ortaya çıktı.

“AK Parti-Askeriye İttifakı, ittifakların en şahanesi olmuş durumda yani. Şereflerine, ya da tam tersine, kadeh kaldıralım!”

Pardon kimin şerefine?

Ya da “tam tersine” derken kimlerin şerefsizliğine!

Kutsal ittifakı değerlendirirken doğru tezler ve yorumlar ileri sürmenin de bir şerefi yok mu?

Şimdi hep beraber Perihan Mağden’in şerefine kadeh kaldıralım.