16 Şubat

19 Şubat 2010

“Her canlı ölümü tadacaktır. ” (Âl-i İmrân, 185)

“Yer yüzünde bulunan her canlı fanidir” (Rahmân,26)

“Biz senden önce de hiçbir beşere dünyada ebedîlik vermedik. Şimdi sen ölürsen, onlar baki mi kalacaklardır?” (Enbiyâ, 34)

Şüphesizki imanıyla bizlere kuvvet veren bir dosttu ve yaz ve şiirleriyle bizleri aydınlatan bir ışıktı M.Sait. Ayetlerin hem Arapçasını hem de Türkçesini ezbere bilen, sohbetlerimizde sık sık bizlere hatırlatan kardeşimizdi. Biz dostları buna şahitlik ederiz. Murat arkadaşımızın da dediği gibi O’nun ışığı şimdi bin parçaya bölünerek her birimize dağıldı.

Doğduğunda yerlerde kar vardı, öldüğünde de. Bir kar tanesi gibi hakikat güneşiyle erirdi her zaman. O şimdi en sevdiğine, sonsuz güneşine kavuştu sırayı bizlere devrederek.

Ellezîne izâ esâbethum musîbetun, kâlû innâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn(râciûne).

Onlar ki; kendilerine bir musîbet isabet ettiği zaman: “Biz muhakkak ki Allah içiniz (O’na ulaşmak ve teslim olmak için yaratıldık) ve muhakkak O’na döneceğiz (ulaşacağız).” dediler.

M.Sait YAKUT karlı bir Şubat günü trafik kazasında genç yaşta ahirete göç etti. Daha önceki Şubatlardan birinde kaleme aldığı şiirinden bir dörtlükte bakın bizlere ölümü nasıl hatırlatıyordu.

msy63

Yakut aramızdan ayrılalı tam bir yıl olmuş!

19 Şubat 2010

Haber Merkezi / TİMETURK

Yakut aramızdan ayrılalı tam bir yıl olmuş!
Sitemiz yazarlarından M. Sait Yakut’un aramızdan ayrılıp Daru’l Beka’ya irtihalinin üzerinden tam bir yıl geçti. Fırtına adamın dostları onu anmayı unutmadı…

Timeturk yazarlarından Şair M. Sait Yakut’un vefatının üzerinden tam bir yıl geçti. Geçen yıl bugünlerde Daru’l Me’va’ya uğurladığımız aziz dostumuza Rabbimizden gani gani mağfiret ve ailesine de sabırlar diliyoruz.

SAİT’İ BEKLERKEN

19 Şubat 2010

SAİT’İ BEKLERKEN
İbrahim Halil Deniz
Sen Yahya’yı bekledin durdun
Gelmedi, ne çıktı ki o şiirden
Yokluğunla sonsuzluğa selama durdun
Bitmedin, sökülmüyor ki bu şiir dilimden

Ben İsa değilim çarmıha gerildim
Yaşıyorum günahlarımla secdeye serildim
Bin ah çektim biriyle toprağa verildim
Gelmedin, korkuyor ki bu can Said’im

Yakılan bir belge yok olan bir tarih değilsin
Doğduğunu bilen yok öldüğün kayda geçsin
Doğmamış oğlumun adının sahibisin
Ölmedin, yaşıyor ki bu yârân Said’im

Şimdi birazdan ezan okuyacak
Tan vakti ruhum günahlarından soyunacak
Sen uyu semâzenler dansa başlayacak
Dönmedin, dönüyor ki bu cânan Said’im

Ben Necip değilim sabahı bekleyeyim
Ben Süleyman değilim ilm-i lisan edeyim
Ben Doğulu değilim ölürsem kendime gömüleyim
Anlaşılmadın, anlaşılıyor ki bu iz’an Said’im

Şimdi nerdedir “Paltosu Pembe Kadın”
Anlatabilir mi aşkı hiçbir şiir sade ve yalın
Varın şehirlere ve şairlere haykırın
Anlatmadın, anlatıyor ki bunu yazan Said’im

Biliyor musun çölde yalnız kaldı Samira
Hangi dert deva olur kapanmaz bu yara
Çöl güneşi ısıtmıyor eksibe gölgesidir artık Sahra
Yanmadın, yakıyor ki bu talan Said’im

Şimdi, “hangi dağda bulsam ben o maralı”
Kurtlar kemiriyor dört bir yanım yaralı
Rüyalara soyundum benim bahtım karalı
Görmedin, görüyorum ki bu gidiş yalan Said’im

Ak yazmasıyla ak nazını yüklesin bulutlara Sevda
Haber uçursun rüzgârlar meleklere Asia’da
Sen yoksun Ankara sokakları ıssız bir ada
Düşmedin, düşüyor ki mevsim hazan Said’im

Sen Yahya’yı bekledin durdun
Gelmedi, ne çıktı ki o şiirden
Ben seni bekledim durdum
Gelmedin, ne çıkar ki bu şiirden
Selam var sana benden
Söyle biri vazgeçirsin beni bu fikirden

AĞABEYİM:MEHMET SAİT

15 Şubat 2010
15 Şubat 2010 Pazartesi Saat 15:05

“Ben daha çok kardeşlik için, kardeşimi öldürürdüm.”

Mehmet Sait YAKUT

16 Şubat 2009’ da trafik kazasında kaybettiğim, her şeyden öte, sadece ağabeyim olması yeterliliğinden yazdığım şiirimi, onun kaleminden hicap ederek şiirimle, özlemle, sevgiyle, hasretle anıyorum…

Ne acılar bilendi yer ve gök arasında
Ölümden başka dersi yok öğretecek hayatın
Yok işte hesabıma düşen bir güzellik payesi
Ne büyük imtihandı bıraktığın ardında
Acil miydi  çekip gittin öyle ağır ve feci
Oldu mu canım abim bize bunu yaptığın
Her şey aslından kaçtı ben kendime mülteci
Gün geçtikçe artacak sana bu yalnızlığım
Kim kaçıracak şimdi ağzımdan bu ilenci

Kadere iman gayrı, gayrı kadere iman
Kim teselli verecek bıraktığın enkaza
Ne varsa bildiğim silinmiş kitaplardan
Yaşamaya şart koyduk biz kadere imanı
Amentu Billahi lakin olmasaydı bu kaza
Bir eli duadayken diğer elinde isyan
Annem ağıtlar yaksın yüreğinden semaya
Biz de gelicez abim ölümsüz değil insan
Herkes kalbini açtı ih(i)ram oldu Sena’ya

Uzun saçların vardı güzelliğin Yusufi
Ah sonra kısaltmıştın genç ömrüne müsavi
Varlığın bize sûre, yüzün bir ayet  derin
Deprem kadar asiydin yıldırım gibi asabi
Gözlerin çam dalında bâkirdi hayallerin
Okunmadı mealin yapılmadı tefsirin
Yemin edilmiş bir vakitti gittiğin: Vel’Asri.

Yüreğim dem tutuyor hayata ağır aksak
Her sabah yanındayım gece rüyamda
Ah yoksun Sait abim şiirler çıldıracak
Pas tutuyor kınında kelimeler kıyamda
Kirpiklerim bin ünlem gözlerime batacak
Peşinden gelmek için intihar tam kıvamda
Ah bilmeseydim keşke Allah günah yazacak

Hoş bir sada dolanıyor gökkubbede sana ait
Gidiliyorsa madem var sen de git ey Sait
Artık korkmadan gücenmeden imanla
Bir ölüm taşıyorum nabzımda, Azraile müsait

Alıntı: urfamedya

Seni unutmayacağız Fırtına Adam seni de Can Ağabey

15 Şubat 2010

Teodora Doni
15 Şubat 2010 Pazartesi

Seni unutmayacağız Fırtına Adam seni de Can Ağabey

12 Şubat günü değerli yazar Hamit Can da aramızdan ayrıldı. 16 Şubat günü de genç yaşta aramızdan ayrılan şair yazar Mehmet Sait Yakut’un vefatının birinci yıldönümü ve ben onunla ilgili yazıyordum ki Hamit Can’ın vefat haberini aldım. Hamit Can’ı, birçoğu gibi ben de vefatından sonra daha iyi tanıyabildim. Yakın arkadaşları onu çok güzel anlatmışlar. Can Ağabey sıfatına fazlasıyla layık, tam bir mümin ve derviş olarak anılan Hamit Can hakkında yazılanlara ekleyecek bir cümle bulamıyorum doğrusu. Diriliş yolunda Hakk’a yürüdü. Kendisine Allah’tan rahmet, yakınlarına ve tüm arkadaşlarına sabır diliyorum.

Okuyanlar hatırlayacaktır, Mehmet Sait Yakut’u da vefatının hemen ardından birçok yazar birer yazıyla anmışlardı. Geçen sene ben de yazmıştım, derviş ve devrimci şair, hüzün ve isyan yazarı bu fırtına adam hakkında, Timeturk’te. “Fırtına Adam” başlıklı o yazımı, fırtına dindi, diye bitirmiştim. Evet, rahmetli Mehmet Sait Yakut için fırtına dindi ama geride kalanlar için aynı durumun söz konusu olduğunu sanmıyorum. Hele ki giden kişi, şair yazar ise geride kalanlar için o fırtına hiç bir zaman dinmez ve o şiirleri, o yazıları her okuduklarında yeniden yakalanırlar fırtınaya. Ben de bu yazıyı yazmaya hazırlanırken birden kendimi o fırtınanın içinde buldum. Çünkü Mehmet Sait Yakut’un kitap olarak yayınlanmak üzere hazırlanan ve şu an baskıda olan bütün şiirlerini ilk kez bir arada görüp okuyabildim. Bir aksilik olmazsa, şiir kitabı “Asia” adıyla, Öncü yayınlarından yarın piyasaya çıkmış olacak. İnşallah yazıları da en kısa zamanda ayrı bir kitap olarak yayınlanır. Kitapta, daha önce haberdar olmadığım şiirlerden biri dikkatimi çekti. “Caney” adlı bu şiirde arkadaşı şair yazar Sıtkı Caney’e seslenen Mehmet Sait Yakut, şiirin son dörtlüğünde, ilginç bir vasiyette bulunmuş. Hem önden gideceğini de hissetmiş gibi. İşte o şiir:

CANEY

Koptu kopacak bir çıngarın ortasındayım

Mayına bastım Caney çağırma n’olur beni

Bak dadanıyor saçlarıma bir soysuz rüzgâr

Bir adım yürüyemem ne olur sen vur beni

Bir kuş en fazla kaç yerinden vurulur Caney

Kanadı tutkallanmış güvercine uç deme

En fazla kaç mermi alıyorsa bir şarjör

O kadarını boşalt bir avuçluk gövdeme

Ne çok yaktı beni aşkın yorgun yalazı

Islak izmaritler içinde kokuştu ömrüm

Anla ki çatlıyorum anla ki susamam ben

Tanırsın beni Caney bağırarak ölürüm

Bir hayale yetecek zamanım kaldı Caney

Mümkünse o kadarlık ödünç ver yüreğini

Öfkem sabrımı aştı vefa etmezse ömrüm

Hayata arz edersin bilginin gereğini

Evet, “…vefa etmezse ömrüm / Hayata arz edersin bilginin gereğini” demiş Caney’e. Ancak, bir şair veya yazarı yine bir başka şair veya yazar ne kadar iyi anlatırsa anlatsın daima eksik kalır. Bir şairi veya yazarı anlamak için doğrudan yazdıklarını okumak gerekir öncelikle. Mehmet Sait Yakut’un Caney’e vasiyetini de, eserlerini okuyucuyla buluşturmasını istemiştir, diye anlamak daha doğru olur. Bir şairin yazarın, M. Sait Yakut gibi giderken geride küçük çocukları kalmışsa şiirlerinin yazılarının, o çocukları için daha ayrı bir önemi var ve çocuklar şimdi olmazsa bile büyüdüklerinde o eserlere bakıp o şairin, o yazarın çocuğu olmaktan onur duyacaklar. Bu yazımı hem rahmetli Mehmet Sait Yakut’un sevgili çocukları Hiram ve Sena için hem de unuttuğumuz bütün şairlerin, yazarların çocukları için yazıyorum. Unuttuğumuz derken elbette sadece aramızdan ayrılanlar değil kastım. Hayatta olanlardan da unuttuğumuz veya hiç tanımadığımız şairler yazarlar var. Okuyucular bana, niçin sık sık yazılarınızda kimi zaman bir iki dize kimi zaman küçücük bir paragrafla farklı farklı şairlerden, yazarlardan alıntı yapıyorsunuz, diye soruyorlar. Hele yurtdışında yaşayanlar çoğu zaman o şairin veya yazarın ismini ilk defa benden duyduklarını söylüyorlar.

Evet, ne yazık ki değerlerimizi tanımıyoruz veya unutuyoruz, değerlerimize yabancılaşıyoruz ve bu yabancılaşmayı hızlandıran, daha da katmerli hale getiren bir medya süreciyle karşı karşıyayız. Bu ruhsuzlaşmaya, bu kirlenmeye karşı direnebilmek için; bütün değerlerimizi bir bir tanıyalım, önden gidenleri unutmayalım, eserlerini anlayalım ve yaşatalım. Bu yöndeki çabamızı heyecanımızı gidenlerin geride kalanları, çocukları, eşi, kardeşleri, arkadaşları ve okuyucularıyla paylaşalım. Benim bu yazımı da böyle bir çaba ve heyecanın paylaşımı olarak kabul edin. Lütfen dualarınızı eksik etmeyin, tüm önden gidenler ve geride kalanlar için. Ve ben, Sevda’sı eşi, çocukları, kardeşleri ve bütün arkadaşları adına bir kez daha seslenmek istiyorum Mehmet Sait Yakut’a: Allah rahmet etsin sana ve tüm önden gidenlere. Seni unutmadık, ey deli dolu, yerinde duramayan, hayatın bütün rüzgârlarını toplayıp önüne katan, sürükleyen adam. Unutmadık o çılgın hayalini de, hani “Bir hayalim var” diyordun ya şiirinde:

İki yıldızın arasına gerip bir hamak

Kâinatın keyfini çıkarmak…

İnşallah hayalin gerçek, mekânın cennettir şimdi. Unutmayacağız şiirlerini de, yazılarını da… Seni unutmayacağız Fırtına Adam, seni de Can Ağabey. Unutmayacağız tüm önden gidenleri…

Alıntı: Yenişafak

M.SAİT YAKUT VE ŞUBAT

15 Şubat 2010

İ.Halil Güç

15 Şubat 2010 Pazartesi Saat 17:14

Bu ilk şubattır aklımın kıracında, İlk gidişinin üstünden koca bir yıl geçti keke Sait.
Yassına umarsızım çünkü toprağa yalan düştü.
Hani bir şiirinde aynen böyle demişsin
^Sen çekip gittin keke
Ayakta kalan düştü
Unutuldu doğrular
Her söze yalan düştü^
Ağzımda yuvarlayıp kelimeleri cümle nasibine ermeden yutuyorum gırtlağımda. Seni yazmak ve yokluğunu resm etmekle mancınıkta sallanıyor beynimin acıları.
Hesapsız ve umarsız gidişine kızıyorum şimdi aklım sıra, gidişine ani oltalar takılıyor damak tadıma. Beklenmeyen bir ömre ram oluyor gözlerim, seni anıyoruz bu şubat.
Gidişine üzülen dostların ve aileni yeni bir şubatın hezimetine muhtaç bıraktın keke Sait.
Neredeyse bütün şiirlerine şubat ve ölümü işlemişsin nakış tarzında.
Bu nasıl bir şakaydı keke mi?
Bu nasıl bir gidiş.
Şaka tadında bıraktın bütün şubatları ayaz, kar, fırtına Ulukışla kavşağında.
Hani ben evlenecektim ve hani sen benim düğünüme gelecektin, havaalanında seni beklerken bir sigara içimlik mutluluk ile demli bir çay kıvamında kucaklaşacaktık.
Ah Keke dağlarıma
Kar tipi boran düştü
Serilmiş soframıza
Kurtlanmış yaran düştü
Sustum çömeldim keke
Çayıma katran düştü..
Bu muydu mirasın keke. Geride aklından ölüm ve şubat’a dair bıraktığın şiirlerin kaldı keke sait.
Şubat, ah zamansız şubat ve kar buz fırtına seni aldı götürdü asıl konumuna.
Ölüm bir şaka gibi geldi gecenin tam yarısında saat on ikiyi vururken, telefonda hiç de yabancı olmadığın bir ses Sait öldü dedi. Hiç de kolay söylemedi. Ahmet kaya gibi sanki dev bir taş ocağı devrilmişti üzerine ve sesi ağlamaklıydı, o ses Sabriydi.
Dostun serçaf reş Sabri. Hala yarım yamalak topallayarak yürüyor ve hala seni en az benim kadar özlüyor keke Sait.
Bazen ziyaretine geliyoruz beraber ve bezende tek başıma geliyorum şıh nasır kabristanına.
Beni gördüğünü düşünerek konuşuyorum seninle ve dua ediyorum başucunda.
Bazen düşünüyorum hani kalksan ‘hey kıç kâğıdı’ diye espri yapsan yine, yine yollara düşsen gecenin resmi kılığında.
İçinde ölüm olmayan şubatlar yazsan şiir tadında, Filistin de sapan alıp kaldırımdan taş sökerek mescidi aksa da namaza dursan. Yine Afrika ya taşınarak oradan yazsan anne ben Afrika dan yazıyorum başlığına hayrette bıraksan bizi.
Firarilerin uzmanı olsak Ahmet kayasız, bütün istasyonlarda afişimiz olmazsa bile telsizlerden adımız okunsa. Zembilfroş hızında bir arabamız ve palmal sigaramızla serin bir yaz günü saçlarımızı rüzgâra bırakarak otobanda halay tutsak.
Gelip geçen 63 plaka arabaların klakson sesine demlenip, gâvur dağına yokuş aşağı kendimizi düşlere bıraksak.
Ah keke bu ilk şubattır sensiz, doğduğumu bilen yok ki kayda geçsin öldüğüm mısrasına kayıtsız kalan ömrünün ilk hezimetidir.
Sensiz demli çayların bile kıvamı kalmadı keke Sait.
Koca bir yıl oldu gidişin, giderken bile yüzünde tebessüm vardı. Herkes şaka yaptığını sanmıştı. Birazdan kalkıp Ankara da yaptığın gibi espri yapacaksın diye hep bekledik ama bu kez yaptığın şakayı kimse kaldıramadı.
Bu nasıl bir şakaydı keke mın, bu nasıl bir suskunluk. Dünya dönüyor, hayat akıp gidiyor yeni şubatlara. Her yeni yılda yeni şubatlarla ayrılığın hayal kırıklığına kırılıyor yüreklerimiz.
Bu sensiz ilk şubattır keke, havada ihanet kokusu var. Gidişine pusu kurmuş yılanlar, çölde raks ediyor rakkaseler. and olsun ki Samiranın sam vuruğu gözleri önünde dökülüyor.
Bu sensiz ilk şubattır keke mın.
Sensiz ilk soğuk algınlığımız, burun akıntılarım durmak bilmedi bu şubat ağlamaklı oluyor gözlerim, bazen mutlu bir tebessüm ile yüzüne dökülüyor kömür kokularım, ağız tatlarım.
Artık lanet etmiyorum şubatlara, Allah’ım sevdiği kullarını erkenden alırmış yanına. Sen Allahın sevgili kulu tez elden vardın yanına.
MEKÂNIN CENNET OLSUN KEKE…

Ne Var ki Ölmüşüm

02 Eylül 2009

sait_yakut

önce ruhum sarardı; son yaz rüzgarlarından
saçlarım ağardı sonra,
kurtarıp başımı gömdüğüm yastıkaltından
uzak iklim düşlerine sürüdüm
potporik acılarla tütsüledim tenimi
beni cinnet
beni panik
beni şiddet
kuşatıyor sevgilim
olur olmaz bağırışlar arasında
duvarını aşan bir ses oluyor fısıltın
ürküyorum, duyduğum ağlamaklı bir ses kendimden
ve katarlar geçiyor uzaklardan
görebildiğim,

taşıdığı ne varsa sana ait
bir rüzgar yalıyor alnımı sonra sıcacık
yönü hep yere dönük levhaların
tiksiniyorum yol gösteren işaretlerden

-İptida ruhuma bir sefer başlatılmış
ellerim bir azizeyi taşlıyor hiç nedensiz
ve gözyaşı kezzaptır düştüğü yeri yakan
ağlarken çürüyorum ellerim kurutulmuş

Yakılan bir belge, yok olan bir tarih gibiyim
Güncel kahpelikler sorguluyor ömrümü
Tanrıdan sızdırılmış delillerle mahkum
Elinde bir kitapla çarmıhta Mesih gibiyim-

yıldırımlar kamçılıyor boynumu
yırtık kahkahalarla tepiliyor ölümüm
beni ateş
beni azap
beni kahır
doyuruyor sevgilim
başım,
dibek taşlarında tokaçlanıyor
bir inip bir kalkan balyozların altında
aklım keyfe keder kurulu bir mancınıkta
ve katarlar geçiyor uzaklardan
görebildiğim
götürdüğü ne varsa benden başka
klaksonlar, siren sesleri sonra
izlediğim levhalardan
vardığım yere baktım
ne var ki ölmüşüm oracıkta…

Mehmet Sait Yakut

Lımin oyy, Ez bımırım…

02 Eylül 2009

Lımin oyy, Ez bımırım…

“Cesedinden başka hiçbir fotoğrafı olmayan küçük Esra’ya”

Hahoo!…

İstim üstündesin yavrum ölümün kolay senin .

Bire altı can alır, bire bir vermez toprak.

Biri de bana düşse ölümdeki hissenin,

Ben de ölsem ardından sulara atlayarak… Vah limın…

Oyy lımin…

Oyy ez bımırım…

Çakmak taşlı düvenlerle dövülür hayallerin.

Kara saban tutağında nasırlanır ellerin.

Yaprağına su verip kökünü kuruttular,

Her anız bozumunda altüst olur kaderin. Oy limın…

Havar, limın…

Yokluk kıtlık içinde yaşamadan büyüdün,

Taranmadı saçların hiç okşanmadı bir gün,

Senin bu sularla kan davan çok eskidir,

Nasıl da tek başına altı kızı öldürdün. Ez bımırım…

Haho…

Her biri bir kat sema, yedi kat gök yıkıldı,

Doğdun sevinmedi kimse öldün ağıt yakıldı,

Yavrucum bu senin kal-u bela mirasın,

Tanrı seni o günden bu güne mazlum kıldı. Haho lımin…

Vey lımin

Bahtı kara kızlarım soyu temiz Süt/ü/pak

Bir can için altısı can verdi boğularak

Vah limın, ooyy ez bımırım, éş u arémin

Tutuşsun anızlarım kıran tutsun bu toprak. Havar lımin…

PALTOSU PEMBE KADIN

02 Eylül 2009

PALTOSU PEMBE KADIN

Umdesi çöktü aşkın öyle usul ve ahraz, koptu merâre

Koptu mihverinde çakılı nazlı süreyya, leyâle küs faraza isyan

Kudretini tutuşturan bir intikam zevkiyle rakkas

Azgın alazda heyulâ, helâk içinde Yezdan

Serâpa enkaz yer-sema, serâpa maraz

Kaydı şiraze.

Geçti hengâmı aşkın sustu beyyine

Her söz nâhak ve yalan

Çengi-zılgıt halaylarla kovuldu sahyun elçileri,

Resm-i merârettir  son yemek mizanseni tapınak tavanlarında

Sûreti hâre hâre rahman nakışlı kadın, bakışları Meryemî

Arşa asılı sesiyle müphem bir ilenci mırıldadı durmadan

Son sözünü söyledi mushaf

Düştü dibâce.

Lâl u melûl döndü Hudâ makamından çılgın duası aşkın

Kapandı bâb-ı sema, eller duaya kalktıkça vahyoldu ?tebbet yedâ?

Hükm-i Hudâya boynunu büküp, esrarına karıştı paltosu pembe kadın

Ahd ü emâna mahkum, kalbi şehre emanet esatir şövalyesi

Yürüdü karanlık mâbedine, mâtemî adımları meçhule feda

Çakmadı miras bakışlardan sakladığı şerâre

Söndü mahya, karardı hâle

Tutuştu gece.

Koynunda mülteci güneşler saklayan Settâr, geceyi libas kıldı

Soyundu renklerinden paltosu pembe kadın, karanlığa çakıldı

Mehmet Sait Yakut

Sayrılı Bir Doğum Günü Mesajı

02 Eylül 2009

Sayrılı Bir Doğum Günü Mesajı

Şimdi sen büyüdükçe
Çocukluğunla hatırlanırsın
Ellerin biraz daha kırışık
Yüzün çözülmemiş bir kitabe gibidir şimdi
Her gün doğumu seni ışıltıyla kucaklayan dirim
Ve her doğum günü bir uçurumdan yuvarladığın ömür
Şimdi el sallayarak uğurlayacak seni o çocuk günlerine
Şimdi sen büyüdükçe
Yıpranacak zaman, ölüm biraz daha yakınında duracak
“İyi ki doğdun” yalanıyla harcadığın bilmem kaç yılın
Mihnetin, muhannetin şamarıyla
Öyle bungun,
Öyle sayrılı,
Öyle soğuk
Sarsılarak giden bir adamın
Çıkınında duracak…
Şimdi sen bir masalla çocukluğa öykündükçe
Hayat,
Şehvetin ve şiddetin damarıyla
Biteviye çılgın,
Biteviye azgın,
Biteviye baygın
Kıvrılarak yatan bir kadının
Kanında kuduracak…
Neyse ki doğmuşsun
Neyse ki sorulmuyor Tanrı’ya
Neyse ki çare yok
İyi
/
Yaşa
/
Öyleyse…

Mehmet Sait Yakut