16 Şubat

04 Eylül 2009

“Her canlı ölümü tadacaktır. ” (Âl-i İmrân, 185)

“Yer yüzünde bulunan her canlı fanidir” (Rahmân,26)

“Biz senden önce de hiçbir beşere dünyada ebedîlik vermedik. Şimdi sen ölürsen, onlar baki mi kalacaklardır?” (Enbiyâ, 34)

Şüphesizki imanıyla bizlere kuvvet veren bir dosttu ve yaz ve şiirleriyle bizleri aydınlatan bir ışıktı M.Sait. Ayetlerin hem Arapçasını hem de Türkçesini ezbere bilen, sohbetlerimizde sık sık bizlere hatırlatan kardeşimizdi. Biz dostları buna şahitlik ederiz. Murat arkadaşımızın da dediği gibi O’nun ışığı şimdi bin parçaya bölünerek her birimize dağıldı.

Doğduğunda yerlerde kar vardı, öldüğünde de. Bir kar tanesi gibi hakikat güneşiyle erirdi her zaman. O şimdi en sevdiğine, sonsuz güneşine kavuştu sırayı bizlere devrederek.

Ellezîne izâ esâbethum musîbetun, kâlû innâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn(râciûne).

Onlar ki; kendilerine bir musîbet isabet ettiği zaman: “Biz muhakkak ki Allah içiniz (O’na ulaşmak ve teslim olmak için yaratıldık) ve muhakkak O’na döneceğiz (ulaşacağız).” dediler.

M.Sait YAKUT karlı bir Şubat günü trafik kazasında genç yaşta ahirete göç etti. Daha önceki Şubatlardan birinde kaleme aldığı şiirinden bir dörtlükte bakın bizlere ölümü nasıl hatırlatıyordu.

msy63

Ne Var ki Ölmüşüm

02 Eylül 2009

sait_yakut

önce ruhum sarardı; son yaz rüzgarlarından
saçlarım ağardı sonra,
kurtarıp başımı gömdüğüm yastıkaltından
uzak iklim düşlerine sürüdüm
potporik acılarla tütsüledim tenimi
beni cinnet
beni panik
beni şiddet
kuşatıyor sevgilim
olur olmaz bağırışlar arasında
duvarını aşan bir ses oluyor fısıltın
ürküyorum, duyduğum ağlamaklı bir ses kendimden
ve katarlar geçiyor uzaklardan
görebildiğim,

taşıdığı ne varsa sana ait
bir rüzgar yalıyor alnımı sonra sıcacık
yönü hep yere dönük levhaların
tiksiniyorum yol gösteren işaretlerden

-İptida ruhuma bir sefer başlatılmış
ellerim bir azizeyi taşlıyor hiç nedensiz
ve gözyaşı kezzaptır düştüğü yeri yakan
ağlarken çürüyorum ellerim kurutulmuş

Yakılan bir belge, yok olan bir tarih gibiyim
Güncel kahpelikler sorguluyor ömrümü
Tanrıdan sızdırılmış delillerle mahkum
Elinde bir kitapla çarmıhta Mesih gibiyim-

yıldırımlar kamçılıyor boynumu
yırtık kahkahalarla tepiliyor ölümüm
beni ateş
beni azap
beni kahır
doyuruyor sevgilim
başım,
dibek taşlarında tokaçlanıyor
bir inip bir kalkan balyozların altında
aklım keyfe keder kurulu bir mancınıkta
ve katarlar geçiyor uzaklardan
görebildiğim
götürdüğü ne varsa benden başka
klaksonlar, siren sesleri sonra
izlediğim levhalardan
vardığım yere baktım
ne var ki ölmüşüm oracıkta…

Mehmet Sait Yakut

Lımin oyy, Ez bımırım…

02 Eylül 2009

Lımin oyy, Ez bımırım…

“Cesedinden başka hiçbir fotoğrafı olmayan küçük Esra’ya”

Hahoo!…

İstim üstündesin yavrum ölümün kolay senin .

Bire altı can alır, bire bir vermez toprak.

Biri de bana düşse ölümdeki hissenin,

Ben de ölsem ardından sulara atlayarak… Vah limın…

Oyy lımin…

Oyy ez bımırım…

Çakmak taşlı düvenlerle dövülür hayallerin.

Kara saban tutağında nasırlanır ellerin.

Yaprağına su verip kökünü kuruttular,

Her anız bozumunda altüst olur kaderin. Oy limın…

Havar, limın…

Yokluk kıtlık içinde yaşamadan büyüdün,

Taranmadı saçların hiç okşanmadı bir gün,

Senin bu sularla kan davan çok eskidir,

Nasıl da tek başına altı kızı öldürdün. Ez bımırım…

Haho…

Her biri bir kat sema, yedi kat gök yıkıldı,

Doğdun sevinmedi kimse öldün ağıt yakıldı,

Yavrucum bu senin kal-u bela mirasın,

Tanrı seni o günden bu güne mazlum kıldı. Haho lımin…

Vey lımin

Bahtı kara kızlarım soyu temiz Süt/ü/pak

Bir can için altısı can verdi boğularak

Vah limın, ooyy ez bımırım, éş u arémin

Tutuşsun anızlarım kıran tutsun bu toprak. Havar lımin…

PALTOSU PEMBE KADIN

02 Eylül 2009

PALTOSU PEMBE KADIN

Umdesi çöktü aşkın öyle usul ve ahraz, koptu merâre

Koptu mihverinde çakılı nazlı süreyya, leyâle küs faraza isyan

Kudretini tutuşturan bir intikam zevkiyle rakkas

Azgın alazda heyulâ, helâk içinde Yezdan

Serâpa enkaz yer-sema, serâpa maraz

Kaydı şiraze.

Geçti hengâmı aşkın sustu beyyine

Her söz nâhak ve yalan

Çengi-zılgıt halaylarla kovuldu sahyun elçileri,

Resm-i merârettir  son yemek mizanseni tapınak tavanlarında

Sûreti hâre hâre rahman nakışlı kadın, bakışları Meryemî

Arşa asılı sesiyle müphem bir ilenci mırıldadı durmadan

Son sözünü söyledi mushaf

Düştü dibâce.

Lâl u melûl döndü Hudâ makamından çılgın duası aşkın

Kapandı bâb-ı sema, eller duaya kalktıkça vahyoldu ?tebbet yedâ?

Hükm-i Hudâya boynunu büküp, esrarına karıştı paltosu pembe kadın

Ahd ü emâna mahkum, kalbi şehre emanet esatir şövalyesi

Yürüdü karanlık mâbedine, mâtemî adımları meçhule feda

Çakmadı miras bakışlardan sakladığı şerâre

Söndü mahya, karardı hâle

Tutuştu gece.

Koynunda mülteci güneşler saklayan Settâr, geceyi libas kıldı

Soyundu renklerinden paltosu pembe kadın, karanlığa çakıldı

Mehmet Sait Yakut

Sayrılı Bir Doğum Günü Mesajı

02 Eylül 2009

Sayrılı Bir Doğum Günü Mesajı

Şimdi sen büyüdükçe
Çocukluğunla hatırlanırsın
Ellerin biraz daha kırışık
Yüzün çözülmemiş bir kitabe gibidir şimdi
Her gün doğumu seni ışıltıyla kucaklayan dirim
Ve her doğum günü bir uçurumdan yuvarladığın ömür
Şimdi el sallayarak uğurlayacak seni o çocuk günlerine
Şimdi sen büyüdükçe
Yıpranacak zaman, ölüm biraz daha yakınında duracak
“İyi ki doğdun” yalanıyla harcadığın bilmem kaç yılın
Mihnetin, muhannetin şamarıyla
Öyle bungun,
Öyle sayrılı,
Öyle soğuk
Sarsılarak giden bir adamın
Çıkınında duracak…
Şimdi sen bir masalla çocukluğa öykündükçe
Hayat,
Şehvetin ve şiddetin damarıyla
Biteviye çılgın,
Biteviye azgın,
Biteviye baygın
Kıvrılarak yatan bir kadının
Kanında kuduracak…
Neyse ki doğmuşsun
Neyse ki sorulmuyor Tanrı’ya
Neyse ki çare yok
İyi
/
Yaşa
/
Öyleyse…

Mehmet Sait Yakut

Samira’nın Sam Vuruğu Gözleri

02 Eylül 2009

Samira’nın Sam Vuruğu Gözleri

-1

Sürüyüp saçlarından düşlerimi hayata
Döşte tufan koparan bir aşka yor istedim
Kavimler geldi göçtü aklımın kıracından
Otağlar sökülüyor,
Sarsılıyor ehramlar
Korkuyor
Yongalarımdan yarattığım adamlar

Arraflar, fincan okuyucuları
Çöl kahinleri gayba saf tutmuş gece
Gelip geçen katarlar yaramı efsunluyor
Aklımı kusacakken azap gününden önce
Samira’nın sam vuruğu gözleri
Önüme dökülüyor.

Yılanlar raksediyor gözlerinde samira
Ellerin firavnlara müşfik ve rahim
Ne Musa geçer Nil’den
Ne zehir uçar dilden
Sen kıvrım kıvrım oynaşırken samira
Yılanların tıs tısları beni boğar bilirim..

Teninde fravnlardan kalma günah izleri
Yılanların dansından çentik çentik kıvrımlar
Samira sen mi tuttun Musa’yı yakasından
Ilgımlar boşaltıyor göğe uçkun ellerin
Hiç mi yok nasibin meryemin duasından
Ehramları süslüyor kahkahaçiçeklerin…

Akrepler beslenirdi tortularımdan
Ben ıslandıkça kokan bir yağmur ölüsüydüm
Gövdem azizlerden dökülen cüruflarla kapanmış
Su görünce boğulan bedevi köylüsüydüm
Suyu terden tanırım, teri korkularımdan
Yok bende
Yok öyle bir güzellik nehirlerde yıkanmış…

-2

Koca bir kum saatidir akıp gidiyor Sahra
Sarıdır kum akıyor, zehir-zakkum akıyor
Eksibe gölgesidir Samira’nın düş yeri
Sam yeli tırpan gibi dolanır saçlarına
Kavlanmış yüreğini sahra’da kum yakıyor.

Kum fırtınası
Kahır kumkuması Samira,
Su sanıp soyunduğu ılgımlara aldanmış
Taunlu nefeslerle kapatmış ikbalini
Fal oklarından çıkan her yalana inanmış,
Koca bir kum saati devrilmiş gibi sahra
Ve Samira,
Gözleri kumda pişmiş yılan gibi bakıyor.

-Sırmalı bürdesiyle bir mezopotamyalı
Samira’yı kum falında raksederken görürmüş
Çöllere revan olup Sasani’li yiğitler
Kisra’dan Samira’ya haberler götürürmüş
Rakkaseler taş kesmiş, kahkahalar mumyalı
Firavnlar mumyalanmış, pis kokuyor lahitler.

Melikeler kahrolmuş kasırlarda matem var
Samira’nın gözlerinde umarsız bir sitem var
Hüdhüd kuşları artık gelmiyor ötelerden
Samira,
Sam vuruğu göğsüne zehir za’feran sürmüş-

Samira’nın o sahir gözlerinde
Kisralara diz çöktüren izzet ve haya
Kavimler, kabileler han-u manlar dağılmış
Otağlar sökülüyor
Kırılıyor kervanlar
sarsılıyor Samira’nın süslediği ehramlar.
Bir vahaya dönecek artık mezopotamya…

Serin bir çöl rüzgarı bedir vaktinde gece
Samira’nın kafur kokan göğsünde vurunuyor
Mavera yolcuları geldi geçti Samira
Yar göğsümü gel artık ciğerimin üstüne
Bin duayla çevirdiğin fincanın okunuyor.

-3

Gel buzul düşlerimi çöz uçkun nefesinle
Çöl ayazında kaldım, gel döşte yan Samira

Çıngıraklı yılanlar susmuş sesin geliyor
Esrik bir hurma dalı elemin besteliyor
Ağzının boşluğundan bir hilal yükseliyor

Hilal bir orak gibi bileniyor sesinle
Gönenmiş börtü-böcek mey kokan nefesinle

Andolsun ki Samira, çölde ikimiz kaldık
Seril boylu boyuncu kumda üryan Samira

Allah, kitap, peygamber ve melekler üstüne
Tutunduğun yıldızlar, mavi gökler üstüne
Ger göğsünü Samira göğsümün ser üstüne

Otağımız devrildi yersiz bürdesiz kaldık
Yırt haya perdesini çölde ikimiz kaldık..

Mehmet Sait Yakut

Kokmuş Suların Sarnıcı

02 Eylül 2009

MSY3Kokmuş Suların Sarnıcı

Farkına varılmamış bir ağaç gibi büyüdüm
Benim ilm-u haberim yok kimsenin kaydında
doğduğumu bilen yok ki kayda geçsin öldüğüm
bugün benim doğum günüm,
bugün benim doğum günüm,
şimdi nasıl kurulur devrik hayat tümcesi
nasıl varılır artık döne döne en başa
bu mu hayat dedikleri öle öle gördüğüm

Çıplak bir isimle kaldım hüviyetimde
ne edat kaldı ne bağlaç ismime ulanacak
bir şeyler,
yada yok birileri benimle anılacak
ölürsem kendime gömüleceğim
mezarlar açılacak siluetimde
ödenmiş insanlık borçlarım
kösnümüş dullar
ve ilençli Bakirelerin diş izleri etimde.

Aklımı çelmeleyen paranoya
susturdukça acı bir şeylere kurulan çalar saat
intihar provaları,
ayartılmış düşlerin çıldırısı
vesaire,
yüreğimi çırnaklayan bu münzevi isyan
karınca yuvasına çekilmiş cesedimin
miligramlarla yok oluşunu gösteriyor şimdi.
ve böyle sürüyor hayat…
sürüyor üstüme üstüme…

kısacası kokmuş suların sarnıcıyım
ne bir testiye doldum, ne bir kuşu suladım
bir yer bile olamadım namusun mahremine
artık
kavminin zulmünden kaçan bir adam
Sığınıp bende inzivaya durur mu bilmem
bir vahiy bekler mi cezbeyle malul
ve bir vahiyle döner mi kavmine

Mehmet Sait Yakut

Teodora Doni (Fırtına Adam)

13 Temmuz 2009

Fırtına Adam
Teodora Doni
13.07.2009 – 11:51


“…
şimdi paramparça can
işte bir kez daha doldu vakit
fırtına dindi ve gittin
açıldı kapı
kırıldı kilit
şimdi bütün kederler üryan
ey arkadaşım Sait
…”

Sıtkı Caney”in “Ey Arkadaşım Sait” şiirinden

Benim için kendisi hakkında yazmak çok zor. Bu dünyadan ansızın gitti ve arkasında o kadar çok kederli insan bıraktı ki. Tanıyanlar, onu ne çok sevdiklerini gidişiyle asıl anlamışlardı sanki.  Muhtemelen hayatta iken o da bunu hiç fark edemedi. Timeturk okuyucuları eminim ki onu hiç unutmadılar, unutmayacaklar.

Kimden bahsediyorum biliyor musunuz Mehmet Sait Yakut’tan. O gittiğinden beri onu hatırlamadığım bir tek gün yok. Paylaşım sitelerinden birinde M. Sait Yakut’un kardeşleri de var ve onu unuturmamak adına çok çaba harcıyorlar. Allah hepimize böyle kardeş nasip etsin, vefalı ve böyle büyük bir acıya dayanıklı.

Şimdi ben de M. Sait Yakut’un yazdığı Timeturk’te yazıyorum ama Sait artık yazmıyor. Bu benim için çok farklı, çok garip, hüzün dolu bir duygu. ilk günden beri hep kendi kendime diyorum; keşke Sait hayatta olsaydı şimdi burada yine yazsaydı ve benim yazılarımı da eleştirseydi. Yorumlarıyla, eleştirileriyle herhalde beni çok hırpalardı.

Çok güzel hızlı bir kalemi vardı. Kendisi gibi heyecanlı ve yeri gelince çok agresif.

Çok fazla zaman geçmiş değil, büyük tartışmalara neden olan şu “mayın temizleme” konusunda Sait sağ olsaydı da yazsaydı ne yazardı diye çok merak ediyorum. Eminim ki hiç yazılamayan ve çoğu insanın gözünden kaçan ve bizim hiç dikkat etmediğimiz o kadar çok ayrıntı verirdi ki. Mayınlar sınırda ve Sait’in memleketi Şanlıurfa da o sınır şehirlerinden biri, Suruç ilçesi de öyle. Sait o topraklarda büyüdü ve o mayınlarla ilgili öyle sağlam, öyle pervasız bir yazı yazardı ki.

Ki konu ne olursa olsun benim tanıdığım Sait doğru bildiğini, inandığını sonuna kadar savunurdu, sonuç ne olursa olsun. Sonuç derken herkes anlamıştır sanırım ne demek istediğimi.

Mayın temizleme konusu hakkında yazanları,  halk değil ama “Ankara “ nerede ise vatan haini ilan edecekti. En başta da M. Sait Yakut’un yakın dostu olan Hakan Albayrak ‘ı.

Hakan Albayrak’tan söz açmışken anmadan geçemeyeceğim: Sait için vefatının ardından bir yazı kaleme almıştı. Gazetesindeki köşesinde yayınlanmıştı. Belki de yazı çok aceleye getirilmişti de o yüzden olabilir ne alıştığımız Hakan Albayrak yazılarından biri gibiydi, ne de Sait’i anlatabilen bir yazıydı.  Biraz soğuk bir üslup vardı sanki. Yakın bir dostu son yolculuğuna uğurlarken daha sıcak daha dolu dolu bir yazı olabilirdi.

İnşallah Hakan Albayrak bana kırılmaz, Sait’le aralarındaki sıkı ve yakın dostluğu bilenler, o yazısını okuduklarında içten ve güçlü Hakan Albayrak kalemini orada tam anlamıyla göremediler diye düşünüyorum.

Neyse, Hakan Albayrak cezaevindeyken onu en çok ziyaret eden M. Sait Yakut’tu. Hatta neredeyse Sait de ceza evinde onunla birlikte yattı sayılır. Çünkü altı ay boyunca zamanının çoğu cezaevi yolunda geçiyordu.

Hakan Albayrak’ı ziyaret etmek isteyen birçok insan Sait’i arardı, çünkü yolu, yordamı en iyi kendisi öğrenmişti. Rehberlik yapmanın yanında aracı olmayanlar için de araç temin ediyordu. Hakan Albayrak’ın yazdığı gibi çok sık bir araya geliyorlardı.

M. Sait Yakut hakkında,  Salih Tuna çok güzel bir yazı kaleme aldı. Sait tam da onun anlattığı gibi biriydi.

Yazının başlığı Kayıtlara geçsin işte! ve şöyle diyordu:

“Bir entelektüel bu kadar yakışıklı olur mu, dedirtecek kadar yakışıklıydı. Kelimeleri mitralyöz gibi kullanıyordu. Bu delifişek çocuk nerden buluyordu bu kadar kelimeyi? Hem muzip, hem samimi… Hem zeki, hem delişmen… Hem öfkesiz “fikirleri” yerden yere vuran bir muharrir, hem romantik fikirlere anlam katan bir şair”.

Televizyonlarda gazetelerde vs. o kadar çok trafik kazası haberi veriliyor ki, insan kendi canı yanmayınca artık bu kazaları da sadece sıradan birer haber olarak algılıyor. Bu Trafik Canavarı’na bir türlü dur diyemiyoruz. Çok acı bir durum daha var. M. Sait Yakut un ölümüne neden olan yol kazadan bir hafta sonra kapatıldı ve otoban açıldı. Daha sonra öğrendik ki kazanın olduğu yerde, daha önce çok sayıda kaza olmuş ve çok insan hayatını kaybetmiş. Bu insanlardan biri de M. Sait Yakut oldu ve o yolda, o yerde sanırım son ölüm.

Sık sık Sait için açılan internet sayfasını ziyaret ediyorum. Ailesi akrabaları, dostları, arkadaşları ve okuyucularının yazdıklarını okuyorum. Yazılanlarla, paylaşılan anılarla, ayrılık ve özlem acısı biraz olsun dinmiştir diye düşünüyorum ve Sait unutulmadığı, unutulmayacağı, hep böyle dualarla anılacağı için rabbime şükrediyorum.

Kaza olduğu gün bana akşamüstü haber verildi, M. Sait Yakut’un eşine haber verilmeliydi ama cesaret eden yok. En sonunda bir iki arkadaş daha cesaretli oldu ve hem haber verdiler hem de Sevda hanımı çocuklarıyla beraber Urfa’ya götürdüler.

Sait’in cenazesini hastaneden alma görevi babasına düştü. Allah hiç bir anne ve babaya böyle acı bir görev nasip etmesin. Rabim öyle bir kuvvet verdi ki yöresinde çok sevilen âlim babasına, herkes onu teselli edeceğine, oğlunun bütün dostlarını o teselli etti. Bir insan bu kadar mı imanlı olur, bu kadar mı Rabbini sever ve O’ndan geldiğimize ve O’na döneceğimize inanır.

Sait de hayatını tam böyle bir babanın oğlu gibi yaşadı ve hiçbir zaman “O’ndan geldiğimizi ve O’na döneceğimizi” unutmadı. Zaten yakından tanımanıza gerek yok bunu anlamak için. Bütün şiirlerinden ve yazılarından fark edebilirsiniz, ne hayattan korkardı ne de ölümden.

Ben ilk duyduğumda M. Sait Yakut’un vefatını, kızmıştım. Çok saçma bir duygu ama birkaç gün sürdü ona kızgınlığım. Sevda’sını bıraktığı için, dünya tatlısı çocukları Hiram ve Sena’yı bıraktığı için. Sena’ya söz verdiği bebeği getirmeden kendisi gittiği için. Bütün ailesini ve destek verdiği bütün gençleri yüzüstü bıraktığı için. Sıtkı Caney kardeşsiz kaldığı için. İnanın ki bu kızgınlık yüzünden onun hakkındaki anılarımı unutmuş gibi oldum.

Bir sabah uyandım, kızımın odasını temizliyordum, elbise dolabına bir şey asmak isterken askılardan birinde bir kıyafet dikkatimi çekti. Kızıma artık olmuyordu ama orada duruyordu. Çıkarttım baktım, meğer Sait amcasının aldığı bir kıyafet ve hala duruyordu. Çok kötü oldum, bende adeta bir şok etkisi yaptı ama kısa bir süre sonra bir sürü anı aklıma geldi onunla ilgili. Kızgınlığım geçti,  hatta o vefat ettiğinden beri o gün galiba ilk defa gülümsedim. Mutfağa gittim, gözüme çok karışık geldi ama çok komik, yine Sait aklıma geldi.

Galiba bir başka yazımda yazmıştım, benim evime birkaç kişi aynı anda gelirse kafam karışıyor diye. İşte böyle bir günde evimize bir kaç tane arkadaş gelmişti, içlerinde Sait de vardı. Yemekten sonra bütün misafirler sabırsızlanıyordu çay için ve oğlum durmuyordu, daha bebekti o zamanlar. Bir kolumda bebek vardı diğer kolumla çay vermeye çalışıyordum misafirlere. Bir yandan da mutfağı toparlamaya çalışıyordum. Bebek kimsede durmadığı için benim yanımdaydı ve hiç fark etmemiştim ki Sait geldi mutfağa ve bana: Sen git otur, dinlen biraz ben toparlarım mutfağı, dedi. İnanın ki ilk anda bana şaka yaptığını sandım. Çünkü beni kızdırmayı çok severdi ama baktım ki ciddi ve her zamanki gibi ben ondan daha inatçı çıktım.

Sait sıkılırdı, diğer beyler gibi her şeyin önüne gelmesinden hoşlanan biri değildi, illa ki girecek mutfağa, bir şeylere yardım edecek. Çok güzel yemek yapardı ve arkadaşlarına yedirmekten büyük zevk alırdı.

Çok çabuk kırılıyordu bazen tam bir çocuk gibi davranıyordu. Diğerlerine bilmem ama bize, Sıtkı abisine çok sık küserdi. Bir bakıyorduk ki Çin’den arıyordu, bir bakıyorduk ki Yunanistan’dan arıyordu. Hep: Ağabey keşke sen de burada olsaydın, şimdi beraber çay içerdik, şiir okurduk, diyordu. Bir telefonuna cevap vermedi mi bir kaç gün küs kalırdı, çünkü o anda Sıtkı abisi ile mutluluğunu veya üzüntüsünü paylaşamamış diye.

Yazımın başlarında da dedim ya: Çok güzel, hızlı bir kalemi vardı. Kendisi gibi heyecanlı ve yeri gelince çok agresif.

Hiç kimse kimsenin yerini dolduramaz biliyorum, ama bir kaç gün önce M. Sait Yakut’un kardeşi Halil Yakut’un bir yerel internet gazetesinde yazısına rastladım, Halil Yakut aynı zamanda şiir de yazıyor.

Yazılarından ve şiirlerinden gördüğüm kadarıyla Halil Yakut,  bu alanda ağabeyinden hiç de geri kalmayacak gibi.

M. Sait Yakut’un aramızdan ayrılmasıyla yazı dünyası önemli bir kalemini kaybetti, daha çok yazacakları vardı. Ancak buna karşın Halil Yakut da inşallah tesellimiz olur ve yazı dünyası yeni bir kalem kazanır.

Ben hep çalakalem yazıyorum ama bu yazı çok daha fazla çalakalem oldu galiba, kırık, dökük ve savruk. Zaten en başta dedim: Benim için Mehmet Sait Yakut hakkında yazmak çok zor.  Ama bütün zorluğuna rağmen yazabildiğim kadarıyla yazmak istiyordum ve bu kadar yazabildim.

Ben sadece duygularımı paylaşmak istedim burada, onu yazılarıyla şiirleriyle çok iyi tanıyan siz Timeturk okuyucularıyla.

Tabii ki benim bu yazdıklarımla tanıyacak değilsiniz “hüznün ve isyanın o çılgın yazarını, derviş ve devrimci o yürekli şairi.”

Evet böyle demişlerdi arkadaşları vefatının ardından gazeteye verdikleri ilanda hatırladığım kadarıyla: “Hüzün ve isyan yazarı, derviş ve devrimci şair Mehmet Sait Yakut’u çok özlüyoruz. Onu hiç unutmayacağız.”

Çok deli dolu biriydi. Yerinde duramazdı. Sanki hayatın bütün rüzgârlarını toplar, önüne katar, sürüklerdi. Güçlü bir fırtına gibiydi.

“Adam”dı en önemlisi ve insandı sonuçta hepimiz gibi, hataları ile sevapları ile geldi, gitti.

Allah rahmet eylesin, mekânı cennet olsun.

Gitti ve Sıtkı Caney’in onun için yazdığı şiirde dediği gibi:

“Fırtına dindi”

Hüseyin Öğretici

27 Haziran 2009

Hüseyin Öğretici
27 Haziran 2009, 14:33
Mehmet Sait Yakut”un Trafik kazası sonucu yaşamını kaybettiğini yeni öğrendim.Gerçekten çok düzgün bir insandı.Allah rahmet eylesin.ailesine başsağlığı diliyorum.Mehmet Sait Yakut,benim memleketten arkadaşımdı ve gerçekten çok çok düzgün bir insandı…Çok üzüldüm.

Mehmet Lütfü Özdemir (Ve şairlerin ölümlerini önceden yazdığına da şahit oldum.)

05 Nisan 2009

05.04.2009
Ve şairlerin ölümlerini önceden yazdığına da şahit oldum. Sonsuzluğun sahibine kavuşmadan önce yazdıkları ile beni kendilerine bir kez daha hayran bıraktılar.

Geçtiğimiz aylarda elim bir trafik kazasında kaybettiğim canım ağabeyim Mehmet Sait Yakut’un kaleme aldığı bir şiiri.

Ne Var ki Ölmüşüm

… ve katarlar geçiyor uzaklardan
görebildiğim
götürdüğü ne varsa benden başka
klaksonlar, siren sesleri sonra
izlediğim levhalardan
vardığım yere baktım
ne var ki ölmüşüm oracıkta…

Mehmet Sait Yakut

Evet. Hayat, ölmektir. Ölmeden önce ölünüz..

Lâ ilâhe illallah..
Lâ ilâhe illallah..

Mehmet Lütfü Özdemir